Perşembe 27 Şubat 2020
Edebi medeniyet 
Ebedi Medeniyet
(Okuma süresi: 5 - 9 dakika)
Daha önce okudunuz 0%

ahmet mithat efendiŞimdiye kadar pek çok hikâyeler okudum. Elbette siz de okumuşsunuzdur.Ben hem birçok hikâyeler okudum hem birkaç tanesini yazdım. İhtimal ki siz de yazmışsınızdır.Sanki siz de hikâye okumuş yazmış, iseniz ben daha ziyade memnun olurum. Zira o hâlde meramı daha güzel anlarsınız. “Hikâye okur” ve bahusus [özellikle] yazar iken meselenin suret–i cereyanına [oluş biçimine] dikkat ettiğiniz var mıdır? Dikkat etmiş iseniz görmüşsünüzdür ki hikâyeye en evvel en sade cihetinden [yönünden] başlanır. Gitgide bazı entrikalar filânlar katılır. Daha sonra meseleye bir kat daha ehemmiyetler verilir. Meselâ âşık ile âşıkadan bahsolunur ise bunların ıstırabı o dereceye vardırılır ki artık hayatlarından yeis [umutsuzluk] getirilir. Nihayet hikâyenin neticesi olmak üzere bunlara feda-yı can ettirilir. Yahut muharririn [yazarın] mürüvvet [insani] tarafına rast gelmiş ise nagehanî [birdenbire] bir ümit kapısı açarak âşık ile âşıkayı içeriye sokar.

Hikâyeyi bu suretle tanzim etmek bayağı bir usul hükmüne girmiştir. Bir vak’anın tarihini yazar iken nasıl ki mukaddematıyla [başlangıçlarıyla] filânıyla yazarlar ise hikâyeyi de o suretle yazmaya her muharrir kendisini mecbur bilmiştir. Bu da bir nev’i esaret değil midir? Esaret ise terakki [ilerleme] için ayak bağı sayılmaz mı? Ölüm Allah’ın Emri serlevhasıyla [başlığıyla] bu hikâyeyi tasvir eylediğim zaman en evvel hatırıma gelen şey tahrir [yazma] ve tasvir usulünü bu esaret belâsından
kurtarmak sureti oldu.
“Nasıl kurtaracaksın,” mı dediniz?
Nasıl kurtaracağım! Öyle hikâyeye mukaddime [giriş] yaparak badehu [ondan sonra] erbab-ı mütalâayı [yorum ustalarını] “Aman bakalım daha ne olacak, alt tarafından ne çıkacak?” diye intizarlarda [bekleyişte] bırakmayacağım. Alt tarafından çıkacak olan neticeyi en evvel söyleyeceğim.

Ama diyeceksiniz ki bu hâlde hikâyeden hiçbir lezzet çıkmaz.
Maşallah, niçin çıkmasın? Hikâyeye lezzeti muharrir verecek değil mi? Bakınız ben lezzet vereyim de çıkar mı çıkmaz mı? Bir hikâyeyi okuduğunuz vakit “Aman alt tarafı ne imiş, neticesi nereye varacak?” diye intizarda kalmaya bedel “Aman bunun evveli ne imiş, bu netice neden çıkmış?” diye işin evveliyatını arayacaksınız. Bazıları diyorlar ki İstanbul’da roman, yani imkân dâhilînde hikâye tasvir ve tahririne ben başlamışım. Bu hüsn-i zanna [güzel düşünceye] teşekkür ederim. Öyle ise mukaddimeden evvel neticeyi gösterip de erbab-ı mütalâaya mukaddimatı aratmak yolunu dahi –hem de bihakkın [hakkıyla]– ben açmış olayım. Alınız hikâyenin neticesini....

Ahmet Mithat Efendi (1844 -1912)

Tanzimat edebiyatının Paşa ve Beyleri arasında. Efendi rütbesinde kalmış birkaç yazarından Ahmet Mithat, 1844'de İstanbul’da doğar.

Esnaf çocuğudur ve memurluk hayatına kapı açan öğrenim olanaklarına kavuşmadan önce de Mısır çarşısında çıraklık yapar.

Küçük yaşta babasını kaybeder, üvey ağabeyinin yanında (1853), Vidin ve İstanbul’daki ilköğreniminden sonra, Mithat Paşa'nın çevresinde görev alan ağabeyinin ardı sıra Niş'e gider.

1863'te Niş rüştiyesini bitirir, Rusçuk vilâyet memurları arasına girer. Bu yıllarda cami dersleriyle doğu kültürünü, ileri gelen bazı memurlardan Fransızca öğrenerek batıya açılan yolların anahtarını elde etmeye çalışır.

Bölge basınımızın ilk örneği — vilâyet merkezi Rusçuk'ta 3 mart İ865'te yayına başlayan —

«Tuna» gazetesine yazılar vermeye başlar.

Bu zaman, vali Mithat Paşa'nın, emeğini ve çabasını beğendiği gence adını verdiği ve onu yüreklendirip esirgediği yıllardır.

1869'da Mithat Paşa’nın yanında Bağdat'a gider; vilâyetin Zevra gazetesini yönetir; Fransızca’sını ve Farsça’sını ilerletir; yeni açılan mekteb-i sanaayi için ders kitapları hazırlar

Ağabeyinin ölümü üzerine aile yükünü yürütmek için İstanbul'a gelir (1871);

«Ceride-i Askeriye» nin başyazarlığı yanı sıra evinde kurduğu basımevinde kitaplarını dizer, basar, dağıtır

Dağarcık'ta. çıkan bir yazısından dolayı "Yeni Osmanlılar"ın toplu sürgünleri sırasında Rodos adasına sürüldü (1873)

Rodos'ta ilk romanlarını ve piyeslerini yazdı, bunları İstanbul'a gönderip süt kardeşi Mehmet Cevdet'in adıyla bastırdı;

Abdülâziz tahttan indirilince, o da, affedilen siyasî mahkûmlarla birlikte İstanbul’a döndü (1876).

Meşrutiyet yılı onun da umutlu kurtuluşu, basın hayatına yeniden niyetlenişi, Abdülhamit'in dikkatini çekip maaş memurluklarıyla doymaya başlayışıdır (Takvim-i Vekayi gazetesiyle Matbaa-yı Âmire'ye müdür olur,1877)

1878'de Tercüman-ı Hakikat gazetesini kurar ve padişahtan gördüğü para desteğiyle beslenerek

  1. Meşrutiyete kadar sürdürür.

1908'den sonra yazarlığı ve gazeteciliği bırakır; çeşitli kurumlarda öğretmenlik yapar;

Darüşşafaka'da ücretsiz öğretmenliğinin gece nöbetlerinden birinde kalp durmasından ölür;

(28 Aralık 1912);

mezarı Fatih’tedir.

Öteki Tanzimatçıların çoğuna karşılık Ahmet Mithat, tam bir halk çocuğu, çarşı eğitiminden geçen, yalnız emeği ve çalışkanlığıyla göze girebilen desteksiz ve mirassız bir başlangıçtadır.

Bütün ömrünce devlete hizmet yolundan ayrılmaz; ekmek yediği bu yolu yazarlığında da sürdürür. Yalnız emeğiyle kazanabileceği için her zaman çalışkan olmaya mecburdur.

Bütün özlemi bağımsız bir ticaret yolu bulmak, emeğini sömürtmemektir. Buna imkân bulamayınca -suya sabuna dokunmadan - padişah hizmetinde bulunmaya; zararsız yayınları yanı sıra maaş rahatlığını yitirmemeye bakar.

Ölümünde konak, yalı, çiftlik sahibi, zenginlik birikimine kavuşmuş bir rahatlıktadır.

Kendi kendini yetiştiren bir kişi olarak başkalarını yetiştirmeyi ilke edinir. Kendisi hangi yollardan geçmişse okuyucularını da aynı yollardan eğitmeye çalışır.

Eserlerindeki halkçı kolaylık, mümkün mertebe geniş yığınlarca okunmayı özleyen özentisiz rahatlık, hayatının ve dünya görüşünün doğal bir sonucudur.

Bu amaçla ansiklopedik bir insan olmaya çalışır; halka dönük bir dil ve anlatımı sürdürerek - yetişmesinden gelen koşulların itişiyle - dilde Türkçeci olur.

Doğu hikâyesinin alışkanlığıyla yetişmiş halka batı romanını, romantik düşler ve rastlantılarla besleyerek bir masal -hikâye kılığında sunar.

Böylece Ahmet Mithat, bütün özellikleriyle, yalnızca bir çağın adamı olur; o çağ geçince de önemini ve değerini kaybeder, unutulur gider.

 - Yapıtları

Hikâye:

l - Kıssadan Hisse

2 - Letâif-iRivâyât

3 - Durûb-i Emsâi-i Osmaniyye Hikemiyâtının Ahkâmını Tasvir

Ahmet Mithat Efendi - Yapıtları

ROMANLAR

Ahmet Mithat ilk romanını Rodos'ta sürgünken yazmıştır (1874). O tarihten sonra en çok bu yolda eser vermiştir.

Romancılığının özellikleri şunlardır:

1- Her tarzda roman yazmıştır:

  1. Alexandre Dumas pere yolunda macera romanı: Hasan Mellâh, Hüseyin Fellâh, Süleyman Musulî, Dünyaya ikinci Geliş v.b.
  2. Jules Verne yolunda gezi ve fen romanı: Acaib-i Âlem, Ahmet Metin ve Şirzad.
  3. Tarihsel roman : Arnavutlar - Solyotlar, v.b.
  4. Harika romanı (cinler, periler, hortlaklar gibi doğaüstü kuvvetlerden söz eden romanlar): Çengi.
  5. Duygusal roman : Yeryüzünde Bir Melek.
  6. Realist roman : Henüz On Yedi Yaşında.
  7. Natüralist roman: Müşâhedât, Taaffüf.

2- Kendisi, romanda yaptıklarının şunlar olduğunu söylemektedir:

«Seyahat-i fikriyye yaptırmak; İstanbul’da köşelerde bucaklarda dolaştırmak; alaturka âlemlerde gezdirmek; alafranga âlemlerde eğlendirmek; beşeriyetin hiçbir yerde ve hiçbir zaman yakasını kurtaramadığı felâketleri gösterip rikkat-i kalbiyyeyi davet etmek; yine beşeriyetin hiçbir zaman ve hiçbir yerde kendisini kurtaramadığı türlü türlü gariplikleri gösterip kahkahalarla güldürmek...»

3- Eserleri, genellikle, tek bir kişinin macerası üzerine değil; çeşitli kişilerin birbiri içine giren maceraları üzerine kurulmuştur.

4 - Eserde kendi kişiliğini gizlemez:

Ne o? Şaştınız mı? Hey kardeşim hey! içinizde Rakım halinde büyümüş adam varsa düşünsün baksın, sa'y-i dest olarak ilk kazandığı paraya ne kadar sevinmiştir, hatırlasın. (Felâtun Bey ile Rakım Efendi)

Karı niçin Müslüman oldu bilir misiniz ? Bilmek değil, ihtimal ki bir mâna bile vermezsiniz. Size biz söyleyelim:

(Dünyaya ikinci Geliş)

Tuhaf şey! Şimdi hatırımıza geldi, bari kaarilerimize dahi arzedelim.

(Karnaval)

Kimi zaman kendi kendisine dahi seslenir:

Vay muharrir efendi, yalnız bu kadar mı oldu ?

(Felâtun Bey ile Rakım Efendi)

Kimi zaman hikâyesini anlattığı kişilere kendisi de kızar ya da acır, yapılan hareketi beğenir ya da beğenmez ve böylece olayın akışına sık sık karışır:

Vay habis vay! Ama artık bizim de kızacağımız geldi.

(Hasan Mellâh)

Aferin Peyker! Yine zekâvetli kız imiş be! (Taaffüf)

5- Okuyucuların genel bilgisini genişletmek amacını güder; bunun için de, çoğu zaman, yolunu bularak vaka dışına çıkar ve birtakım bilgiler vermeye başlar.

6 - Her eserin sonunda bir kıssadan hisse çıkarır

7 - Eserlerin sonunda iyileri mutluluğa kavuşturur (çoğu zaman sevgilisiyle evlendirir), kötüleri cezalandırır (çoğu zaman öldürür).

8 - Pek çok eser yazmış olmakla birlikte hiçbir zaman tekrara düşmemiştir.

9 - Batı romanları arasında pek hoşuna gidenler olmuşsa, hemen kendisi de onlara benzer birer roman yazmıştır (Monte-Cristo'ya. karşı Hasan Mellâh; Don Kişot'a karşı Çengi; Jules Verne'in romanlarına karşı Ahmet Metin ve Şirzad).

10 - Kahramanların bir kısmı hayattan alınmış tabiî tiplerdir (Felâtun Bey ile Rakım Efendi, Henüz On Yedi Yaşında), fakat bir kısım kahramanlar da olağanüstüdür, tabiî bir insanın yapamayacağı işleri yaparlar (Hasan Mellâh, Dünyaya İkinci Geliş, Dürdane Hanım, v.b.)

11 - İlk romanlarında tamamıyla romantizm akımının etkisi vardır. Sonraları Realizm (Henüz On Yedi Yasında), hattâ Natüralizm (Müşâhedât, Taaffüf) etkisi altında kalmış, fakat romantizm'den de büsbütün kurtulabilmiş değildir.

12 - Üslûp kaygısı yoktur ve genellikle «meddah ağzı» ile yazar, bu yüzden bütün eserlerinde laubali bir eda vardır:

13 - Halk tabakasına seslenir, bunun için de onların anlayacağı bir dil (sade dil) ile yazar.

Dil üzerine düşünceleri şunlardır:

Biz diyoruz ki, arabi sarf ve nahvinden izafetler ile sıfatlar ve müzekkerler ve müennesler ve müfredler ve cemiler, Osmanlı sarf ve nahvine sokulmasa. Hani ya demek istiyoruz ki, Osmanlı Usanınca bunlara ihtiyaç gösterilmese, lisanımız, Şinasi merhumun sadeleştire sadeleştire vardırmış olduğu derecenin yukarısına mutlaka varır. Bununla beraber bir kelimenin Türkçesi ve fakat maruf olan Türkçesi varsa, onun yerine Arapça ve Acemce bir söz kullanılmasa, lisanımızın sadeliği bir kat daha artar.

...Hele Türkçe «güvercin» ve «örümcek» gibi lügatler durup dururken «kebûter» ve «ankebûd» gibi Arapça ve Farsça lügatler koyarak halkı Ferhenk ve Kamus'ta baş patlatmağa mecbur etmezdik. (Dağarcık: Osmanlıcanın Islahı)

  1. Eser, Avrupa uygarlığı çevresine girmeğe başlayan Türkiye'de bu yeni uygarlığı hazmedemeyerek türemeğe başlayan züppe tipini anlatmaktadır.

Felâtun Bey Avrupa uygarlığının yalnız kabuğunu görmüş, Avrupalının yalnız süs ve giyiniş tarafını taklit etmiştir.

  1. Yazar, bu tipi daha iyi canlandırabilmek için, Felâtun Bey’in karşısına, Avrupa uygarlığının kültür yanını hazmetmiş olan Rakım Efendi tipini çıkarmıştır.

[Mustafa Meraki Efendi alafrangalık meraklısıdır. Biri kız, biri erkek iki çocuğu vardır. Şunları çok şık giydirir, fakat öğrenimlerine o kadar önem vermez.

Oğlu Felatun Bey büyüyünce kalemlerden birine memur olur, fakat iğe gidecek yerde vaktinin çoğunu eğlence yerlerinde, ahbapları ziyaretle filân geçirir.

Babası ölünce payına on altı bin liralık bir miras düşer. Polini adlı bir aktrise âşık olur. Sonunda âşık olduğu aktris uğrunda bütün servetim tükettiği gibi, bin beş yüz lira da borca girer,

tanıdıklarından birinin yardımıyla Akdeniz adalarından birinde bir mutasarrıflık elde ederek İstanbul’dan uzaklaşır.

Rakım Efendi ise eski Tophane kavaslarından birinin oğludur. Daha bir yaşında iken babası ölmüştür.

Annesiyle Arap dadısı Fadayi'nin çalışmaları sayesinde öğrenimini tamamlar; hariciye kalemlerinden Fransızca öğrenir, bir matbaacıya kitap çevirir, yabancılara Türkçe dersi verir, böylece epey para kazanır ve Canan adlı küçük bir cariyeyi satın alarak onu okutup yazdırır, piyano dersi aldırır. Sonunda, iyice yetişmiş bulunan Canan ile evlenir.]

Bu yazarın diğer makaleleri

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile