Edebi medeniyet 
Ebedi Medeniyet

 q muharremdayancMehmet Akif, çok yönlü ve aktif kişiliği ile hiç kuşkusuz hem II. Meşrutiyet hem de Cumhuriyet dönemi Türk edebiyatının önde gelen simalarından birisidir. Akif, her şeyden önce içinde yaşadığı dönemi doğru anlaması; hayatın ve edebiyatın her alanında yazılı veya sözlü olarak sürekli bir çaba içinde olması; ömrü boyunca sergilediği örnek tavır ve orijinal düşünceleri ile her zaman dikkatleri üzerine çekmeyi başarmıştır.

                 Akif, öncelikle bir şairdir, fakat bu ana kimliğinin yanı sıra onun veterinerlik, devlet adamlığı, bilim insanlığı, Teşkilat-ı Mahsusa adına görev yapmak gibi resmî yönleri de vardır. Bu durum, Akif’in, halkla iç içe olmasına hiçbir zaman engel olmamış ve o, her hâlükârda sivil kişiliği ile öne çıkmıştır.

         

        Akif, halkının sıkıntılarını yüreğinde hisseden içli bir insan ve merhametli bir bireydir de. O, bütün bilgi ve birikimini içinden çıktığı ve kendisini de ayrılmaz bir parçası olarak gördüğü halkı için kullanmıştır. Bu yüzden onu bazen bir cami kürsüsünde insanları aydınlatırken, bazen at sırtında bir cepheden başka bir cepheye giderken, bazen de elinde kalem sabahlara kadar yazı/şiir yazarken görürüz.

         

        Bütün bu nitelikleriyle birlikte onun asla ihmal edilmemesi gereken bir başka yönü de hayatıdır. Çünkü; “Mehmet Akif’in hayatı, eserlerinden çok daha muhteşem bir şiirdir”.[1] Bu nedenle, onun hayatına, dışarıdan, olgun bir edebî esere hayranlıkla bakar gibi de yaklaşabilir; kusursuz bir edebî eserin ince noktalarını ortaya çıkarmayı amaçlayan içeriden/tahlilî bir gözle de bakabiliriz.

         

        Ahmet Hamdi Tanpınar, “dua şiirin en yüksek merhalesidir, ruh kâinatla duada birleşir” dedikten sonra ekler; “bir kahramanın en büyük kudreti, her hissi ve düşünceyi âlemşümul bir dua haline getirebilmesidir”.[2] Bu yaklaşımıyla o, âdeta Akif’i ve şiirlerini tarif eder. Çünkü Akif, hayatı gibi şiirlerini de bir milletin kurtuluş macerasının “ortak bir duası” hâline dönüştürmüştür. Bu dua, öylesine kendine mahsus ve samimi bir duadır ki, tazarru yanında, yer yer bir ucu isyana varan sitem de kendisine refakat eder.[3]

       

        Ana Çizgileriyle Akif’in Hayatı

         

        Mehmet Akif, 1873 yılının Kasım veya Aralık ayında İstanbul Fatih’te Sarıgüzel civarındaki Sarı Nasuh sokağındaki evlerinde dünyaya gelir. Akif’in annesi aslen Buharalı (Doğu) olup Tokat’a yerleşmiş bir ailenin kızı olan Emine Şerife Hanım; babası Arnavutluk’un (Batı) İpek Kasabasına bağlı Şuşisa Köyü’nden[4] Tahir Efendi’dir. Akif’in hem babası hem de hocası olan Tahir Efendi, Fatih dersiamlarındandır. Dikkatle bakıldığında Akif’in ailesinin Doğu ile Batı’nın imtizacından meydana geldiği görülür. Bu durum şairin kişiliğinin özünü oluşturur. Çünkü Akif’in mistik yönünün arka planında daha çok annesi/Doğu; gerçekçi yanının arkasında ise babası/Batı vardır.

         

        Okula dört yaşında Fatih Muvakkithanesinin yanındaki İptidai mektepte başlayan Akif, iki yıl sonra Emir Buharî mektebine geçer. Daha sonra Fatih Merkez Rüştiyesine devam eder. Burada hayatı boyunca karşılaşacağı en önemli insanlardan birisi olan Kadri Efendi’nin öğrencisi olur.[5] Hoca Kadri Efendi, Abdülhamid döneminin hürriyetperver şahsiyetlerinden biridir. İlmen ve ahlâken çok yüksek bir zat olan Kadri Efendi, aslen Hersekli olup; Arapça, Farsça ve Fransızcayı çok iyi derecede bilen bir insandır. Bu zat, her yönüyle olduğu gibi özellikle yabancı dil öğrenme konusunda da Akif üzerinde büyük bir tesiri olmuş ve onu bu mecraya taşımıştır. Bu etki gerçek hayatta da yerini bulmuş ve Akif, Hoca Kadri Efendi’nin yönlendirmeleriyle bu üç dili çok iyi derecede öğrenmiştir. Akif’in istibdada karşı takındığı tutum ve hürriyet sevgisinde de bu zatın büyük bir tesiri vardır.

         

        Akif, daha sonra Mülkiye İdadisi’ne girer. Bu mektebin üç yıllık ilk devresini bitirip yüksek kısmına geçtikten sonra hayatındaki aksilikler peş peşe gelmeye başlar. Önce babası vefat eder (1888), daha sonra Fatih yangınında Sarıgüzel’deki evleri yanar. Bütün bunlar onun, o yıl açılan Baytar Mektebine yatılı olarak geçmesine sebep olur(1889). Baytar Mektebi’ni birincilikle bitiren Akif, başta Edirne ve Adana olmak üzere Anadolu, Rumeli ve Arabistan’ın çeşitli bölgelerinde çalışır ve bu dönemde köylü kesimini yakından tanıma fırsatını bulur.

         

        Darülfûnun’da bir ara hocalık da yapan Akif, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin Şehzadebaşı’ndaki İlmiye Mahfeli’nde Arapça dersi vermiş ve aynı zamanda Recaizade Mahmut Ekrem, Abdülhak Hamit, Süleyman Nazif ve Cenap Şahabettin ile birlikte Müdafaa-i Milliye Heyeti Neşriyat Şubesi’nde çalışmıştır. 1913 yılında en son görev yaptığı Umûr-ı Baytariye Müdür Muavinliği’ndeki görevinden daha sonra değineceğimiz malum sebepten dolayı ayrılır. Artık onu daha önemli ve hayatî görevler beklemektedir.

         

        Bu zaman diliminde Teşkilat-ı Mahsusa’ya giren Akif, bu teşkilatın verdiği görevlerle 1914 yılında Berlin’e,[6] 1917 yılında da Arabistan’a gönderilir.

         

        1920 yılında ‘Dârü’l-Hikmeti’l-İslâmiye’ üyeliğine seçilir. İzmir’in işgalinden sonra Millî Mücadele’ye destek vermek için Balıkesir’e gittiği için bu kurumla ilişkisi kesilir. Nisan ayının son haftasında Ankara’ya gelir ve 9 Mayıs 1920’de TBMM’ye Burdur milletvekili olarak katılır. Konya’daki isyanın bastırılması için buraya gelen Akif, buradan Kastamonu’ya geçer. Akif, bu zaman diliminde, bu iki yer dışında; Eskişehir, Burdur, Sandıklı, Dinar, Afyon ve Antalya gibi şehirlerde halka ve değişik cephelerde düşmana karşı savaşan askerlere Millî Mücadele’yi teşvik edici konuşmalar yapar. Daha sonra tekrar Ankara’ya gelen Akif, Taceddin Dergâhı’na yerleşir ve bu sırada yazdığı şiir, “İstiklâl Marşı” olarak kabul edilir (12 Mart 1921).

         

        Ekim 1923’te Mısır’a giden Akif, ilk iki yıl kışları Mısır’da geçirip yazları Türkiye’ye gelir, fakat 1925 yılının sonundan itibaren uzun müddet Türkiye’ye dönmez.

         

        1935 yılında karaciğerlerinden rahatsızlanan şair, Mısır’da ölmekten korktuğu için 1936 yazında Türkiye’ye döner. 27 Aralık 1936 gecesi ikamet ettiği Beyoğlu’ndaki Mısır apartmanında vefat eder.

        

        Şahsiyetinin Kaynakları

         

        Mehmet Akif’in hayatını bu şekilde kısaca özetledikten sonra şahsiyetini oluşturan temel faktörler üzerinde de durmak gerekir. Akif’in karakterinin kaynaklarını daha anlaşılır kılmak için Mithat Cemal’den ödünç aldığımız üç temel unsur üzerinden hareket etmek isteriz:

         

        -Kur’anlı ev

        -Pehlivanlı mahalle

        -Rasathaneli mektep 

        

        Kur’anlı Ev: Bir insanın şahsiyetinin oluşumunda ilk akla gelen yer şüphesiz ailedir. Genel anlamda düşünürsek aile kavramı içinde; bir bireyin şahsiyetinin oluşumunda etkili olan genetik, biyolojik, fizyolojik özellikler gibi maddî unsurlarla manevî unsurları birlikte düşünebiliriz. Taş atma (gülle), yüzme ve güreş gibi sporlarla ilgilenen ve fiziksel olarak sağlam bir bünyeye sahip olan Akif’in hayatında etkili olmuş en önemli -ilk- şahsiyetler hiç şüphesiz annesi ve babasıdır. Akif’in, “Benim hem babam, hem hocamdır. Ne biliyorsam kendisinden öğrendim.” diyerek hayatındaki yerini özetlediği babası Tahir Efendi devrin önde gelen müderrislerinden/âlimlerinden birisidir. “Temiz Tahir Efendi” diye de anılan bu şahıs aile içinde de aktiftir. Erkenden kalkar, çocuklarını kendi elleriyle yıkar, kızının (Nuriye) saçlarını tarar ve daha sonra da saleplerini içirerek onları okula gönderir. Bu nahif baba, çocukluğunda çok yaramaz olan Akif’i bazen sükûtiyle bazen de gözleriyle korkutur ve terbiye eder.

         

        Hayatın hemen hemen bütün çilelerini kendi şahsında yaşayarak büyüyen Akif’in annesi Emine Şerife Hanımın babası aslen Buharalıdır. Bir rivayete göre bu insan, Buhara’dan hacca giderken uğradığı Amasya’da vefat eder. Bu esnada burada evkaf müdürlüğü yapan Şirvani Rüştü Efendi (sonra Paşa), Emine Şerife Hanımı yanına alır, kendisiyle birlikte İstanbul’a getirerek konağından birisiyle evlendirir. Evlendikten kısa süre sonra eşini ve ailesini kaybeden bu talihsiz kadın, daha sonra 40’lı yaşlarda bulunan –evlendiğinde 40 yaşında olduğunu rivayet edenler olduğu gibi 45 yaşında olduğunu iddia edenler de vardır- Tahir Efendi ile evlendirilir. Ailenin Fatih’te ailece oturduğu ev –ki daha sonra yanmıştır- Emine Şerife Hanımın ilk kocasından kalmıştır. Beş vakit namazın kazaya bırakılmadan düzenli bir şekilde kılındığı bu evde Akif, annesinin tatlı sesiyle okuduğu Kur’an sesleriyle büyür. Bu durum bize, Yahya Kemal ile annesi arasındaki dinî/manevi bağı çağrıştırdığı gibi, Ahmet Hikmet’in “Üzümcü” adlı hikâyesinde geçen; “Sana bu meziyetleri ninenin iri siyah bakışı, babanın kükreyen dik sesi, Kur’an’ın esrarengiz âhengi öğretmiş” şeklindeki ifadelerini de hatırlatır. II. Meşrutiyet Dönemi edebî metinlerine metinlerarasılık kuramı göz önünde bulundurularak bakıldığında geleneksel aileler arasında bu ve buna benzer durumlara sıkça rastlandığı görülür. Akif’in ailesi ise bu durumun, en çok bilinen somut örneklerinden biridir.

         

        Bu noktada, bir yönüyle Akif’in sıkılganlığını ve tevazusunu, bir yönüyle de annesinin bir halk bilgesi tavrı taşıyan kişiliğini gösteren bir anekdotu buraya almak isteriz:

         

        “Akif’in şiirlerine en güzel takrizi annesi söyledi. Oğlunun şair olduğunu, herkesten sonra duyan Emine Şerife hanım, bir gün, ona sordu:

        -Sen şairmişsin, öyle mi?

        Akif:

        -Eloğlu bu! Söylerler… İnanma anne! dedi ve ‘Mahalle Kahvesi’, ‘Küfe’ manzumelerinin lâkırdıdan ibaret olduğunu annesi görmesin diye bunları, ona, okumamak istedi. Fakat annesi ısrar edince ‘Kahve’yi okudu; ondan evvel davranmak için de, ilâve etti:

        -Dedim ya, lâf!

        Fakat annesi gözlüğünün üstünden oğluna uzun uzun baktı:

        -Hayır, dedi; lâf değil! İncesini ipe, kalınını sapa dizmişsin!”

         

        Pehlivanlı Mahalle: Daha önce de belirttiğimiz gibi Akif, sağlam, sağlıklı ve spora oldukça elverişli bir vücuda sahiptir. Onun bu özellikleri spor yapma hevesini kamçılar. Taş (gülle) atma ve yüzme ile birlikte uğraştığı bir diğer spor dalı da güreştir. Geleneksel ata sporumuz olan güreş, efendiliği ve dindarlığı öne çıkarması nedeniyle Akif’in mizacına en uygun olanıdır. Onun, Safahat’ın altıncı bölümünde gençlere model olarak takdim ettiği Asım da güreş tutar. Fakat bir gün güreştiği bir Türk gencini “Düşmanla bütün gün döğüşen bir genci yenmek olmaz” diyerek yenmek istemez. Bu durum onun insafını, yiğitliğini ve hak bilirliğini göstermesi bakımından önemlidir:

         

        “Hele anlat şu işin neyse hakîki rengi?

        ‘Yenemezmiş onu: Bir kerre değilmiş dengi,

        Bir de bîçâre adam pek müte’azzım şeymiş,

        Kahrolurmuş kederinden tutarak yenseymiş

        Sonra, lâyık mı imiş yerlere sermek şimdi,

        Böyle düşmanla bütün gün döğüşen bir yiğidi?’ ” 

         

        Pehlivanlar külhanbeylik yapmazlar, içki içmezler, fuhuş tanımazlar, dindar ve efendi insanlardır, fakat böyle olmasına rağmen dindar bir Türk kadını olan Emine Şerife Hanım, oğlunun güreşle meşgul olmasını -biraz da onu eğitimden alıkoyacağı düşüncesiyle- pek istemez.

         

        Akif; “Namık Kemal’in ümmisi” olarak nitelediği devrin önemli güreşçilerinden Kıyıcı Osman Pehlivan ile aynı mahallede oturmaktadır. Ona güreş sporunu sevdiren, iki rekât namaz kılmadan güreşe tutuşmayan bu Osman Pehlivan’dır. Dolayısıyla Akif’i ruhen olduğu kadar bedenen de besleyen ana mekânlardan biri, yetiştiği bu pehlivanlı mahalledir. Bir tren yolculuğunda yanında bulunan bir kâtiple yaptığı konuşma, Akif’in bu spora bakışı ve mahallesi hakkında önemli izler taşır. Konuşan Akif’tir:

         

        “-Ben ondört yaşından beri pehlivanlığa meraklıyım. Yalnız ben değil, bizim mahalle(deki) gençler de öyle idi. Güreşmeye başladığım gün eve gelmiştim, annem üstümü başımı zeytinyağlı görünce bana kızdı; pehlivanlığa heves ettiğime âdeta üzüldü, ama babama söylemedi.

         

        (Akif)Burada gülümsedi, sonra devam etti:

         

        -Besbelli beni döver korkusuyla… Pehlivanlar ne temiz, ne iyi insanlardır! Aralarında yaşamayanlar onları anlamazlar… İçki nedir, bilmezler. Fuhuş nedir, bilmezler! Bizim mahallede bir Osman Pehlivan vardı. On sene başa güreşti. Benim güreş hocam o… Mahallede yangın yerinde güreşirdim, bazen Yenibahçe’ye giderdik de orada güreşirdik. Bir gün Çatalca’ya yürüyerek gitmiştik; orada güreştim.”

        

        Rasathaneli Mektep:

         

        Mehmet Akif’in şahsiyetinin oluşmasındaki bir diğer önemli unsur Halkalı Baytar Mektebi’dir. Akif, “bu mektebin resmî olarak kılınan namazlarını nasıl hususî heyecanla eda etmişse, fen derslerini de aynı heyecanla takip etmiş ve bu dersleri sene sonunda birincilikle” geçmiştir.

         

        Akif’in ortaokulda Türkçe öğretmeni olan Hoca Kadri Efendi’den çok etkilendiğini ve şahsiyetinin oluşumunda bu insanın büyük bir rol oynadığını daha önce belirtmiştik. Başlangıçta annesi Emine Şerife Hanım oğlunun medreseye gidip sarık sarmasını ister. Fakat babası Tahir Efendi devreye girer ve medresede öğreneceği dersleri oğluna kendisinin okutabileceğini belirterek çocuğun Mülkiye Mektebi’ne kaydedilmesi konusunda eşini ikna eder (1885). Akif bu okulun üç yıllık ilk dönemini tamamladıktan sonra yüksek kısmının birinci sınıfına devam ederken babasını kaybeder (1888). Bütün bu menfi gelişmeler onu bir an önce hayata atılma gerçeği ile karşı karşıya bırakır ve bu nedenle yazar, o sırada yeni açılmış olan Mülkiye Baytar Mektebi’ne kayıt yaptırmak zorunda kalır (1889). Burada Paris’te Pastör’ün öğrencisi olmuş Rıfat Hüsamettin Paşa’dan (1862-1921) ders alır ve “deneysel bilimle” tanışır. Akif’in genç yaşta fen bilimleriyle yüz yüze gelmesi onun gerçekçi bir yazar/şair olmasında mühim bir rol oynamıştır. Çünkü fen bilimleri, mizacında bulunan mistik yönü dengede tutmuş ve onun hayata daha realist bakmasına –tıpkı babası gibi- kapı aralamıştır. Ayrıca baytarlık mesleği nedeniyle gezdiği yerler, yaptığı seyahatler, karşılaştığı insanlar ve bunların acıklı durumları onun halkı daha yakından tanımasını sağlamış; dolayısıyla daha sonra yazacağı millî ve destanî şiirlerinin de zeminini hazırlamıştır.

         

        Onun hayatının bir yönünü ciddi anlamda etkileyen Rıfat Hüsamettin Paşa’yı Akif’in bakışıyla ve Mithat Cemal’in cümleleri ile şöyle özetleyebiliriz:

         

        “Akif’in mektebe girdiği yıl, Paris’in, o sokağından (Dutot sokağı) Halkalı’ya bir Türk hekimi geldi: Rıfat Hüsamettin. Mektebe mikrop kültürünü getiriyordu; bu yeni ilmi Pasteur’ün kendisinden almış, eli onun eline değmişti.

         

        Akif bu muallimden Pasteur’ün yalnız ilmini öğrenmedi; büyük feragatini de dinliyordu. Ve Pasteur o Hıristiyandı ki Akif, onun adını söylerken, gözleri büyür, sesi değişirdi.

         

        Bana Pasteur’ün resmini gösterir:

        -Bu ne ilâhî yüzdür! der öperdi.

        Sonra acı acı gülümser ilave ederdi:

        -Mutekid de!

        …………………..

         

        Mübalağa sanılsa bile diyeceğim ki mektep, bazan, bir tek hocadır: insan, bazan, bir mektepten değil, bir muallimden çıkıyor. Akif de bu Rıfat Hüsamettin’den çıktı.” 

        

        Bu üç temel unsura bu şekilde ana hatlarıyla değindikten sonra, birkaç kaynaktan hareketle onun şahsiyeti, mizacı ve edebî kişiliği hakkında öne çıkan özelliklerini şöyle sıralayabiliriz:

      

  • Vefalı olması, cemiyeti için yaşaması, samimi, mütevazı ve sade olması, saf ve masum bir çocuk gibi her söylenene inanacak kadar temiz kalpli olması, vatansever olması.

         

  • Hoş sohbet, yakınlarıyla şakalaşmayı seven, musikiden ve nezih eğlenceden hoşlanan bir insan olması.

        

  • Söyledikleri ve anlattıkları toplumun yaşadıkları ile bütünleşen bir karakter; sadece camiyi şiire değil şiiri camiye sokan şair; ıstırabı, çileyi, yoksulluğu, kimsesizliği, fakirliği ve sıkıntıları gören, gördüklerinin acısını evvela kendi içinde hissedip daha sonra onları hem paylaşan hem anlatan şahsiyet; zaman zaman sivri, ironik bir dil kullanan; sevdiklerine sadık ve dürüst bir insan olması.

       

        Hangi kaynağa bakılırsa bakılsın Akif’in mutlaka vurgu yapılan temel nitelikleri; dindar, temiz kalpli, dürüst/ güvenilir, arkadaş canlısı ve en önemlisi samimi olmasıdır.

         

         

        Hatıralar ışığında Akif’in karakterine geçmeden önce, onun sanat hayatındaki iki önemli temayülüne, Orhan Okay’dan hareketle kısaca değinmek, onu daha doğru anlamakta bize ciddî anlamda katkı sağlayacaktır:

         

  • Fıtraten sanatkâr yaratılmış, çocukluğundan beri sanat çevresinde yaşamış, burada yetişmiş, dindar ve bu dindarlığını sanatıyla birleştirdiği zaman mistik bir karakter arz eden Mehmet Akif...

         

  • Milletinin yaşadığı karanlık günler sebebiyle, içindeki sanat zevkini ve hevesini susturmaya çalışan, kendisini Millî Mücadele’nin ve mensubu bulunduğu milletin bir askeri olarak telakki eden Mehmet Akif...

        

        Hatıraların Işığında Akif

         

        Şiirleri kendisi, kendisi de şiirleri kadar güzel bir insandır Akif. Bir karakter numunesi olan bu şairin temel özelliklerini hatıralar ışığında şöyle sıralayabiliriz:

       

        a)     Her Ne Pahasına Olursa Olsun Daima Doğrunun ve Haklının Yanındadır

         

        Akif’in temel karakteri doğruluktur. Haksızlık kime yapılırsa yapılsın onun yüreğinde büyük yaralar açar. Haksızlığı kim yaparsa yapsın ona gerekli olan sözlü ve fiili cevap mutlaka verilir. Hatta ne pahasına olursa olsun:

         

        “Meşrutiyet’te, Baytar Müdürü Umumisi Abdullah’ı, Ziraat Nazırı derecesini indirerek, başka yere kaldırdı: Akif onun muaviniydi; öfkeleniyordu: “Abdullah Bey Mon Pelye’de ziraat okumuştu. Ona karşı bu haksızlık revâ mıydı? Bu öfke o kadar şiddetliydi ki, anlıyordum, kendine ait olmayan bu haksızlıktan Akif kendi aleyhine bir netice çıkaracaktı. Nasıl ki, ertesi gün, Ziraat Nezareti’ndeki memuriyetinden istifa etti.” 

        

        İstifa dilekçesi şöyledir:

         

        “Orman, Maâdin ve Zirâat Nezâreti Celîlesine,

        Umûr-ı Baytariyye müdîri Abdullah Efendinin yerden göğe kadar haklı olduğu bekteriyolojihane meselesinden dolayı azli üzerine âcizleri de memuriyetimden sûret-i kat’iyyede istîfa ediyorum…

        Umûr-ı Baytariyye Müdîr Muâvini

        Mehmet Akif”

        

        b)    Verdiği Sözleri Mutlaka Yerine Getirir ve Kendisine Söz Verip Yerine Getirmeyenlerle İlişkisini Hemen Keser

         

        Söz verme hadisesi, onda samimiyetin en üst noktasındadır. Boş yere konuşmaz, konuşunca da söylediklerinin sonuna kadar arkasında durur. Onun için verilen sözlerin yapılmamasının tek mazereti olabilir: Ölüm

         

        “Baytar mektebindeyken, sınıf arkadaşı “Hasan Efendi” ile Akif o kadar dosttu ki, ileride çoluk çocuk sahibi olurlarsa, ölenin çocuklarına kalanın bakacağına dair birbirlerine söz vermişlerdir.

         

        Bunu bana anlattığı sıralarda Akif genç, Hasan Efendi yaşlı olmakla beraber dinçti ve baytar mektebindeki bu fazilet mukavelesinin tatbikine çok vakit vardı...

      

        (Aradan uzun bir zaman geçmiş ve Hasan Efendi ölmüştür. Akif’in maddî olarak çok sıkıntılı olduğu bir zamanda, beş çocuğuna üç çocuk daha eklenmiştir... Bundan sonrasını Mithat Cemal şöyle anlatır:)

         

        Fakat her Cuma sekiz çocukla sofada aynı kıyamet kopuyordu. Akif de buna katlanıyordu: Bu üç çocuğun gelişi, Akif’in çocuklarına da fazla hürriyet vermişti.

         

        Bir Cuma, sofada, çocuklardan birinin yanağını, hıncımdan çimdikler gibi sıkarak, Akif’e sordum:

         

        -Kim bu yavrular?

        Akif cevap vermedi.

        Odaya girince, bu üç ıztırabını, bu misafir çocuklarını Akif’e takılarak tebrik ettim. Akif’in yüzü değişti:

        -Misafir çocukları değil, benim çocuklarım! dedi.

        Üç beş haftada üç çocuğu nasıl olurdu?

        -Hasan Efendi öldü de...”

        

        Akif’in hayatında verilen söze sadakat ve samimiyet bahsinde bir örnek daha vardır ki, insan aklına durgunluk verecek kadar olağanüstüdür. Aşağıda vereceğimiz bu örnekte, kendi türlerinin prototipi olarak kabul edilebilecek iki insan tipi vardır: Mithat Cemal ve Akif. Mithat Cemal, değişen şartlara göre kendisini yeniden kurgulayan bir tip olarak karşımıza çıkarken; Akif, ölüm dışında hiçbir mazereti kabul etmeyen ve her ne pahasına olursa olsun verdiği sözün arkasında duran bir karakter abidesidir.

         

        “Meşrutiyetin ilk seneleri, bir Cuma, adam boyu kar yağdı. O gün Akif’in hazzetmediği şeyler işlemedi; araba, tramvay, şimendifer ve vapur… Çapa’daki bizim eve o gün sütçü, ekmekçi, gibi adamlar bile gelmediler. Öğle yemeğinden sonra biz hâlâ ekmekçiyi beklerken nihayet kapı çalındı; fakat… Akif Bey gelmişti! Bıyığının yarısı donmuştu. Şaşırdım. Nasıl geldiğine hayret ettim: ‘Beylerbeyi’nden nasılsa Beşiktaş’a bir vapur işlemişti’. ‘Bu kadar mı?’ dedim. Tabiî ki bu kadardı. Ve tabiî ki Beşiktaş’tan Çapa’ya işleyen bir şey yoktu; ancak bunu sormaya da lüzum yoktu; çünkü Beşiktaş’tan Çapa’ya bu havada insanlar yürüyerek de gelirlerdi. Bu karda, tipide yaya yürünülen mesafeye ben şaştıkça Akif de benim hayretime şaşıyordu:

         

        -Gelmemem için kar, tipi kâfi değil, vefat etmem lâzımdı. Çünkü geleceğim diye söz vermiştim.

         

        İnsanların birbirlerine verdikleri sözün bu kadar korkunç bir şey olması o gün beni ürküttü..

         

        -Akif, dedim; sen eğer verilen sözün mânâsını bu türlü anlıyorsan bana izin ver de ben bu türlü anlamayayım. Benim verdiğim sözün şiddetli bir lodosa bile tahammülü yoktur!

         

        -Ben böyleyim! dedi.

         

        -Ben de böyleyim! dedim.”

       

        a)     Övülmeyi asla sevmez

         

        Bütün bu güzel özellikleri şahsında toplayan Akif, övülmeyi asla sevmez. Durup dururken kendisini övenlere de onlarla bozuşmaya varacak kadar sert tavırlar takınır:

         

         

        “Hamid’in adını ne zaman ansam Akif onu göklere çıkaracaktı.

        -Hamit mi, oo!

        Bu öyle bir coşkunluktu ki Hamid’in adı dudaklarımda kalıyordu. Bir Çarşamba –çünkü bana Çarşambaları geliyordu- ondan evvel davrandım:

        -Onu o kadar uçurma; bence sen Hamid’den büyüksün, dedim.

        Fenalaştı. Yüzüme dik dik baktı:

        -Benimle istihza etmeyeceğini bilmesem, yani ahlâkına inanmasam bir daha yüzüne bakmazdım.”

        

        b)    Akif, inancı sağlam ve peygamber aşığı bir insandır.

         

        O, kendisini sevmeyenleri bile, hakkını teslime mecbur edecek derecede samimi ve “inanmış bir adamdır.” İnancı, hayatındaki her şeyden önce gelir. Peygamber sevgisi de eşi az görülen cinstendir. Dolayısıyla şahsına yönelen hakaretleri affeder, ama peygamberine yapılanları asla affetmez.

         

        Bu bahisle alâkalı Türk kültür tarihinin en çok iz bırakan tartışmalarından biri, onunla Tevfik Fikret arasında geçmiştir.Bu tartışmada Akif, Fikret’in dini ve peygamberi tahfif eden tavrını ağır bir dille eleştirir:

         

        “Bir gün Akif, Fikret’in aleyhinde şu mısraları yazdı:

        Bu gün Allah’a söver, sonra biraz bol para ver,

        Hiç utanmaz Protestanlara zangoçluk eder.

        Ve

        Herifte bandıralar çifte, tek de olsa direk

        Akif’e:

        -Bu mısralar sen değilsin, dedim; konuşurken bile kimsenin aleyhine söylemeyeceğin bu sözleri niçin yazdın?

        Akif:

        -“Tarih-i Kadîm” diye manzumesi var okumadın mı? diyor,

        Yırtılır ey kitab-ı köhne, yarın,

        Maktel-i fikr olan sahifelerin,

        Beytini okuyor,

        -Bu beyit beynimde aylarca öttü, diyerek teessürü vücudundan taşıyor,

        -Bu adam Peygamberime sövdü, babama sövse affederdim, fakat Peygamberime sövmek... Bunu ölürüm de hazzetmem...” 

        

        Aynı konuda bir örneğe daha yer vermek isteriz:

        “Hususî derslerini anlatırken Osmanlı İmparatorluğu’nun müşirlerinin birinin oğluna verdiği hususî dersini söylemedi ben sordum.

        -Onu bıraktım, dedi.

        “Müşirin oğlu bir gün Peygamberimizin aleyhinde ağzından bir lakırdı kaçırmıştı.”

        Biteviye yürüyorduk. Ortalık kararıyordu. Birden bire durdu; yüzüme dik dik baktı. Sesi değişti.

        -Mithat Bey dedi; isteyen güneşe tapar, isteyen ateşe... Ben kimsenin Allah’ına, Peygamberine karışmam. Fakat kimse de benimkine karışmamalı. Biri yüzüme karşı babama sövebilir mi? O halde Peygamberime nasıl söver? 

       

        c)     İnsanlarla İlişkilerinde Çok Dikkatlidir

         

        Şiirlerinde realist bir tavır takınan Akif, insanlarla ilişkilerinde de oldukça dikkatli ve ince eleyip sık dokuyan bir yapıya sahiptir. En küçük olumsuz hareket dikkatinden uzak olmadığı gibi, en küçük güzellik de nazarından kaçmaz:

         

        “Akif Fikret’le ilk defa Darülfünûn’da görüştü: Meşrutiyet’te ikisi de orada hocaydı.

        Akif’e:

        -Sende ne tesir yaptı Fikret? dedim.

        Akif:

        -Sevemedim bu adamı, dedi; sebebini anlattı:

        -Benim gibi ilk görüştüğü adama yirmi senelik arkadaşlarını çekiştirdi.”

      

        d)    Kendi Kendisi Olan Bir İnsandır

         

        Mehmet Akif, devamlı farklı ve orijinal olmanın da peşindedir. “Kendi kendisi olmak” durumu sanatına da yansır. Hatta “kendi kendisi olamadığı” mısralarını yine kendi eliyle gösterecek kadar da açık sözlüdür:

         

        “Emeli ‘kendi olmak’tır: Şahsiyet! Ve şahsiyetini bir taraftan yapmaya çalışıyordu, bir taraftan bozmamaya... Yapmak için ilk ve son vasıtası “üslûp”tu; birinin dediği gibi ‘Musa Peygamberden Flaubert’e kadar bütün muharrirlerin yapmak istedikleri üslûp!’ Bozmamak için de bulduğu klâsik vasıta her eseri okumamaktı; gazeteleri bile.

         

        -İnsan, kendi olmalı.

         

        Diyordu. Bunu bir taassup derecesine çıkarıyor, eline geçen manzumelerde, şairlerin kendi olmadıkları yerleri şahadet parmağını uzatarak gösteriyordu. Bir gün, ‘Birinci Safahat’ı açtı ve kendi manzumelerinde de kendi olmadığı yerleri, aynı parmakla göstererek:

         

        -İşte dedi, ‘Fatih Camii’ manzumesinin birinci kısmı Hamit, sade ikinci kısmı ben”

       

        e)     Türklüğüyle Gurur Duyan Bir İnsandır

         

        Bir yönüyle II. Meşrutiyet dönemi aydını olarak kabul edilen Akif, devrinde çok fazla örneği olmayan düşünce derinliğine ve genişliğine sahiptir. Batıcılığın, Osmanlıcılığın ve hatta yeni bir kıpırdanışla İslâmcılığın revaçta olduğu bir zaman diliminde, Türk olduğunu, kültür ve düşünce olarak bu millete mensup bulunduğunu şiirlerinde ve tavırlarında açıkça göstermesi önemlidir. Çünkü bu yıllar hâlâ; “Osmanlı” tabirinin “ince ve kibar”; Türk ibaresinin “kaba ve anlayışsız” anlamlarına gelmeye devam ettiği bir zaman dilimidir:

         

        “Bazı müstesnalarıyla, Türk edebiyatçısı Türk olmaktan korkar; öyle iken Akif, çetin bir sanat namusuyla yerlidir; ve karar vererek, azmederek, göğsü kabararak yerli.

        Bu, aczin neticesi olan yerlilik değil, şuurlu mahalliliktir; bu, yüzünün ilk çizgisidir. Çehresinden evvel, bu keskin hattı görürüz.

        Bu farikası, mevzularının memleket vakaları olması kadar ondaki yazı zevkinin Türk oluşundadır.”

         

         

        Ayrıca İstiklal Marşı’ndaki “Ebediyyen sana yok ırkıma yok izmihlal” mısrasıyla; “Ordunun Duası” şiirindeki:

        “Türk eriyiz, silsilemiz kahraman...

          Müslümanız Hakk’a tapan Müslüman.

          Putları Allah tanıyanlar, aman,

          Mescidimin boynuna çan asmasın.” 

       

        mısralarını da bu bahse örnek olarak gösterebiliriz. Yine bu dönemde; birçok metinde “Türk ve Müslüman” kelimeleri aynı anlamda kullanılmaya devam etmektedir.

      

        f)      Avrupa’nın Sadece “İlim, İrfan ve Sanatı”na Muhtaç Olduğumuzu Söyleyerek O Dönemin En Şuurlu ve En Doğru Batıcılık Anlayışını Ortaya Koymuştur

         

        “Mağluplar galipleri taklit eder” düsturunun hüküm sürdüğü II. Meşrutiyet yıllarında hemen herkesin ve her düşüncenin dümeni Avrupa’ya döner. Zihinler berrak değildir. Hemen hiç kimsede şuurlu bir hareket gözlenmez. İşte böyle bir zaman diliminde doğruyu gören ve söyleyen birkaç insandan biridir Akif. O, Batı karşısında asla aşağılık kompleksine kapılmamış ve oradan alınması gerekenleri de reddetmemiştir. Ama bir şeyi ısrarla muhafaza etmemizi istemiştir ki o da “mahiyet-i ruhiye”mizdir:

         

        “Şark’ı baştan başa yıllarca dolaştım, gezdim;

        Hem de oldukça görürdüm... Kafa gezdirmezdim!

        Bu Arapmış, bu Acemmiş, bu Tatarmış, demedim.

        Müslüman unsurunun hepsini gördüm kendim.

        Küçük âdetlerinin rûhunu tedkîk ettim.

        Büyük âdemlerinin fikrini ta’mik ettim.

        İstedim sonra, neden böyle Japonlar yüksek?

        Nedir esbâb-ı terakkisi? Yakından görmek.

        Bu uzun boylu mesai, bu uzun boylu sefer,

        Bir kanâat verecekmiş bana dünyada meğer.

        O kanâat da şudur: Sırr-ı terakkinizi siz,

        Başka yerlerde taharrîye heveslenmeyiniz.

        Onu kendinde bulur yükselecek bir millet;

        Çünkü her noktada taklîd ile sökmez hareket.

        Alınız ilmini Garb’ın, alınız san’atini;

        Veriniz hem de mesâ’inize son sür’atini.

        Çünkü kâbil değil artık yaşamak bunlarsız;

        Çünkü milliyyeti yok sanatın, ilmin yalnız.

        İyi hatırda tuttun ettiğim ihtarı demin:

        Bütün edvâr-ı terakkîyi yarıp geçmek için,

        Kendi “mahiyyet-i rûhiyye”niz olsun kılavuz.” 

       

        l.)    “Millî Mücadelinin Manevî Lideri” ve “İslâm Şairi Mehmet Akif Bey”

         

        Ankara’dan Heyet-i Temsiliyye adına gelen davet üzerine, 10 Nisan 1920 tarihinde, 12 yaşındaki büyük oğlu Mehmet Emin’i (1908-1967) de yanına alan ve Çengelköy’ündeki evinden yola çıkan Mehmet Akif, Üsküdar’da Ali Şükrü Bey ile buluşur. Bu üç kişilik kafile, İzmit’teki güzel karşılamadan sonra Geyve’ye ulaşır. Geyve Boğazı’na yakın bir köyde bir gece konaklayan kafile, burada Kuşçubaşı’nın oğlu Eşref Bey’le birleşir. Millî Mücadele yıllarında Geyve Boğazı, stratejik açıdan, Çanakkale Boğazı’ndan sonra en önemli ikinci boğazdır.[37] Son olarak; Binbaşı Şükrü Bey’in de katılımıyla beş kişiye ulaşan bu heyet, tren yolunu kullanarak bir dekoville önce Bilecik sonra Eskişehir’e ulaşır ve Büyük Millet Meclisi’nin açılışının ertesi günü olan 24 Nisan 1920’de Ankara’ya varır. Kendisine daha önce “Millî Mücadele’nin manevî lideri” sıfatı verilen Akif’in Ankara’ya varması “Hâkimiyet-i Milliye” gazetesinde şu başlıkla kendisine yer bulur: “İslâm Şairi Mehmet Akif Bey”.

         

        Bu başlık, aynı zamanda, bu dönemde şairin bir diğer sıfatıdır:

         

        “Pek hassas ve ulvî İslâm şairi Mehmet Akif Bey dahi İstanbul’dan çıkarak birkaç gün evvel Ankara’ya muvasalat eylemiştir. İlhâmât-ı şâirânesinin menba-ı asîli bilhassa hâkimiyet-i diniyye ve gayret-i vataniyyesinde olan bu güzide İslâm şairi bir şahsiyet-i mümtazdır da. Milletin giriştiği mücadele-i vatanperverâne İslâm şairi Mehmet Akif Bey’in himmet-i hamiyyetkârından pek çok feyiz ve kuvvet alacaktır. Şair-i hakîm-i İslâm’ın önümüzdeki Cuma günü halka mev’ize îrâd buyuracağını memnuniyetle haber aldık.”

     

        m.)  O Sadece Dertleri Söyleyen Değil Dermanı da Gösteren Bir İnsandır

         

        “Akif’in yaşadığı dönem Türk tarihinin en karanlık dönemidir. O Cihan İmparatorluğu’nun ihtişamını gördükten sonra, onun dağılışını da görmüş ve bunun ıztırabını ruhunda derinden hissetmiştir. Böylesine büyük bir zirveden düşmenin elbette önemli sebepleri vardır ve bunların başında şunlar gelmektedir: Tembellik, cahillik ve ilme karşı kayıtsızlık, genel manada sorumsuzluk, tedbirsizlik, inanç eksikliği, gelenek ve göreneklere itaatsizlik, ahlâkî zayıflık, Batı’yı yanlış anlamak/taklitçilik, birlik /dayanışma şuuru eksikliği, maziye itaatsizlik, aydınların yabancılaşması ve aile bağlarının zayıflaması...

         

        Bütün bunların çaresini bulacak model tip ise ‘Asım’dır. Asım fizik olarak son derece kuvvetli, dengeli, heybetli bir vücuda sahiptir. Pehlivan yapılıdır; düzgün ve görkemli fiziği ile ‘heykeller gibi’dir. Fakat Türk gençliğine asıl örnek gösterilen, Asım’ın iç dünyası, karakteridir. Asım o kadar kuvvetli olmasına rağmen kuvvetini haksız yere ve birtakım bencil maksatlarla kullanmaz. İnsaflı ve kadirbilir bir gençtir. Mesela, -daha önce de değindiğimiz gibi- bir güreşte, kolaylıkla yenebileceği bir genç ile -“düşmanla korkusuzca dövüşmüş bir genci yenmek olmaz”-, gururu kırılır diye güreşip yenmek istemez. Başka bir deyişle, insanların şahsiyetine, gurur ve haysiyetine saygılı bir gençtir.

         

        Asım konu komşusunun çektiği sıkıntılara tahammül edemez. Etrafta sayısız aç ve perişan insan varken içki içip âlem yapan kimseleri zorla dağıtır; millet evinde kandil yakamazken kumarhanede pırıl pırıl ışıkların yandığını görür; gaz yağını kumarbazların elinden alıp mahalle bakkalı vasıtasıyla, azar azar komşularına dağıtır; yine bir sürü insan açlık, ölüm, hastalık derdiyle kıvranırken, onların ıstıraplarına aldırış etmeyip ortalıkta nara atanları dayaktan geçirir; memleketin iyi idare edilmediği düşüncesiyle Babıâli’ye baskın yapmayı bile tasarlar...

         

        Bunlar delikanlı Asım’ın pervasız, fakat mertçe hareketleridir. Akif, böyle ölçüsüz ataklıktan hoşnut olmadığını, onun sadece hisleriyle hareket etmesinin fayda yerine zarar getireceğini, Köse İmam’ın ağzından şöyle ifade eder:

         

        “Bize Asım, ne şunun yumruğu lazım, ne bunun;

        Birinin pençesi ister yalnız: kânûnun.

        Ver bütün kudreti kânûna ki vahdet yürüsün,

        Yoksa millet değil, ancak dağınık bir sürüsün!..

        Memleket zaten, ayol, baksana; allak bullak,

        Sen de hissinle yürürsen batırırsın mutlak.”

        

        Asım, gayet tabii, tek kişiden ibaret değildir. Türk milletinin geleceğini kucaklayacak, onu kurtaracak olan neslin sembolüdür. Akif, ona izafe ettiği vasıfları Müslüman Türk gencinde yeşermiş olarak görmek ister.”

      

        Sonuç

             

        Çok yönlü yazarlığı, sporcu kişiliği, devlet adamlığı, düşünce insanı oluşu vb. birçok yönüyle kültür hayatımızın önde gelen simalarından birisi olan Akif’in; kişiliği, şahsiyeti ve bunların hayatına düşen gölgesi olan karakteri, edebiyat estetiğinin konusu olacak kadar kusursuz ve güzeldir. O, yazarlığında, titiz bir üslûp ustası; sporculuğunda, efendi ve bünyesi kuvvetli bir genç; devlet adamlığında, dürüst ve daima haklıdan yana tavır koyan bir insan/memur; düşünce dünyası olarak da Türklükle Müslümanlığı şahsında bir araya getiren, hem ülke içinde hem de ülke dışındaki gelişmeleri doğru anlayarak bütün gücüyle/birikimiyle halkını aydınlatmaya çalışan bir münevverdir.

         

        Sözlüklerde ve konuyla ilgili kitaplarda“birey”, “şahsiyet”, “karakter” gibi başlıklar altında özellikleri verilen, fakat somut olarak çok fazla da örneklendirilemeyen bir insan tipolojisinin, belli bir zamanda ve mekânda yaşamış çok az örneğinden biridir Mehmet Akif.

         

        Özelden genele gitmek gerekirse; ilk olarak tohumu ailede atılan, zor ve gerçek bir hayatın içinde filizlenen; nihayette de yakın çevresinde ve okulda karşısına çıkan bilgili insanlarla olgunlaşan/meyveye duran ilim ve irfan ağacıdır Akif. Bu noktada, Akif’in hayatında, ev, mahalle ve okul üçgeninin birbirini tamamlayıcı ve şairin eksiklerini giderici bir özelliğe sahip olduğunu da unutmamak gerekir.

         

        Böylesine önemli bir insanın arka planını dolduran ana şahsiyetlerin konumuzla ilgili olarak ilk akla gelenleri; annesi Emine Şerife Hanım, babası Mehmet Tahir Efendi, ortaokuldaki Türkçe öğretmeni Hoca Kadri Efendi, Kıyıcı Osman Pehlivan ve Halkalı Baytar Mektebi’nden hocası Rıfat Hüsamettin Paşa’dır.

         

        Hemen hemen bütün araştırmacıların, Akif’le ilgili olarak üstünde uzlaştıkları temel nitelik; “samimiyet”tir. Akif; sevgisinde, özleminde, övgüsünde, yergisinde, eleştirisinde, kızgınlığında, nefretinde, hâsılı taşıdığı olumlu/olumsuz bir fikir ve duygusunda “samimi”dir. Bu yüzden onu sevmeyenler bile onun güzel niteliklerini takdir etmekten kendilerini alamazlar. Samimiyetle birlikte akla gelen diğer özellikleri; dindar, temiz kalpli, dürüst, güvenilir ve arkadaş canlısı olmasıdır.

         

        Yine bazı anekdotlardan/hatıralardan yola çıkarak oluşturmaya çalıştığımız bu Akif portresinde, onun kişiliğinin köşe taşlarını oluşturan yönlerini; ne pahasına olursa olsun doğrunun yanında olan; verdiği sözü tutan fakat kendisine verdiği sözü tutmayanla dostluğunu/arkadaşlığını sürdürmeyen; övülmeyi sevmeyen; dinine bağlı ve peygamberine âşık; insanlarla ilişkisinde çok titiz; kendi kendisi olabilen; Türklüğüyle gurur duyan; Batı’nın olumsuz yönlerine karşı olan, ama olumlu yönlerini de takdir eden ve sadece dertleri sıralayan değil dermanı da gösteren insan olması şeklinde sıralayabiliriz.

         

        Sonuç olarak; Akif, günümüz toplumunun görmek istediği ve özlediği bir insandır, bir insan tipidir ve de öyle olmaya daha uzun süre devam edecektir.

         

         Türkyurdu/2012

        


                [1] Bu söz Hüseyin Cahit Yalçın’a aittir.

                [2] İnci Enginün, “Tanpınar’ın Bilinmeyen Hatıraları”, Dergâh, 1995, S. 63.

                [3] Mehmet Akif’in şairliği ve şiirleri hakkında geniş bilgi için bkz: (Fazıl Gökçek, Mehmet Akif’in Şiir Dünyası, Dergâh Yayınları, İstanbul 2005, 360 s).

                [4] Bölgenin bugünkü coğrafî adresi; “Kosova, Peja/Peć, Šušica”dır.

                [5] “İttihad ve Terakki’nin 1902 yılında yaptığı kongreye de katılan Hoca Kadri Efendi, gayrimüslim unsurların hürriyet için ve hasbî olarak değil, devleti yıkma gayesiyle hareket ettiklerini söyleyerek kararı protesto eden ve kongreyi terk eden bir kaç kişi arasındadır.” Orhan Okay, Mehmet Akif -Bir Karakter Heykelinin Anatomisi-, Akçağ Yayınları, Ankara 1989, s. 19.

                [6] Akif, Berlin’e, Almanya’da İngilizlerden alınan esirlerin kamplarını gezerek bunlar arasında bulunan Müslüman esirlere savaşın gerçek yüzünü anlatmak –ki burada yüz bine yakın esirin bulunduğu rivayet edilmektedir-, kime karşı savaştıklarının şuurunu vermek için gönderilmiştir. (Mithat Cemal, “İki Küçük Seyahati”, Ölümünün Ellinci Yılında Mehmet Akif, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Ankara 1986, s. 173). Akif, buraya giderken ya

Bu yazarın diğer makaleleri

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile