Edebi medeniyet 
Ebedi Medeniyet

ankaralıarabaciBatı Cephesinden yeni dönmüştü. İşler iyiye gitmiyor canı sıkkındı. Akşamları dostları ile eski Ziraat Mektebinin binasında toplanıyorlar bazen sabahlara kadar konuşuyorlardı. Meclis tartışmaları da onu çok yoruyor, sağlığı da kötüye gidiyordu. Halide Edip, paşanın bazı günler şehrin karşı tarafına gittiğini görüyordu. Herkes de bunun farkında idi, fakat soramıyorlardı. Halide Edip, arkadaşlarına “Mustafa Kemal adeta manastır hayatı yaşıyordu. Fakat bazı akşamlar öbür taraftaki bir eve gider, başka bir muhitte bulunurdu[1]” derdi. Onun arabacı İsmail’e gittiği günlerdi bunlar, kaçamaklarıydı. Herkes kendine göre yorumladı. Mahrem günlerini Arabacının dizinde huzur bularak dinlendiriyordu. Bütün sıkıntılarını üzerinden alıyordu bu ihtiyar adam. Bir gün “baba” dedi “Balkanlarda duyduklarımı tazelediniz, adeta zihin ve gönül ağacıma yeniden aşı yaptınız” “üstelik sohbetleriniz onlarla aynı denizin dalgaları” “hikmeti ne ola ki” dedi. “Oğul” dedi koca çınar “araba da, arabacı da aynı” yolcular dinleniyor, dinliyor farklı menzillerde anladın değil mi?” “Hakikat bir nokta, onu biz çoğalttık her ne söylüyorsak noktacıdan geliyor”.

“bütün sohbetler noktacının sohbetleridir, sakın ha biz de bir şey görme” Paşa düşünüyordu “arabacıda derya noktaya saklanmış, noktacı deryayı şerh ediyordu”. Bizden değildir bu sözler “nokta var nokta içre noktacı var noktacı içre” diyerek ayanın beyanını gizliyordu. Buna ister Anadolu’da “araba, arabacı” densin, Balkan da “nokta, noktacı[2]” ne çıkardı. Yiğit genç paşanın gözleri nokta nokta güldü. Ve Üsküp, Usturumca, Manastır göründü kah veli kah deli gönlüne, dolaştı arabacının arabasında. Nasıl bir mekandı bu gönül? İçine nokta girse sonsuz oluyordu. O zaman Ankara, İstanbul hülasa “top yekun vatan” arabacının arabasına biniyor, şahlanan bir küheylanın toynaklarının taşlarda çıkardığı ateşten kıvılcımlarının[3] birinin üstünde düşmanın içine dalıyor Balkan’da, Afrika’da, Çanakkale’de Filistin’de kıvılcımlar alevlere dönüveriyordu. Şimdi bu alevler Anadolu’da idi. Alev “istersen nar” “dilersen nur” olur evlat! sesi ile irkildi birden. Baktı arabacı mangalın altındaki küçücük kömürleri nasırlı parmakları arasına almış nefesi ile harlandırıyordu. “Nefes vardır narlandırır paşam nefes vardır nurlandırır” Güldü koca ihtiyar “Birazdan kahveleri içeriz” dedi. “Dert etme, göreceksin; Allah nurunu tamamlayacaktır” “Ağızlarıyla Allah'ın nurunu söndürmek istiyorlar. Halbuki kâfirler istemese de Allah nurunu tamamlayacaktır”.(Saf suresi/ 8.Ayet)

Arkasındaki derme çatma raftan bir Kuran’ı Kerim’i eline aldı ve Mustafa Kemal’e verdi. “Oğul, şüphesiz sende var ilahî kitabımızdan, lâkin bunu bizim hediyemiz olarak saklarsın” Arabacı rızkından artırdığı paralarla çok kişiye Kuran hediye etmişti. Hediye ettikleri hayatlarının ileri dönemlerinde Kuran-ı Kerim’in hakikatine ersinler diye. Paşa’nın ise hayat boyu “hakikat boyası” içinde büyüdüğünü anlıyor ve biliyordu. “Paşam” dedi, kadifeden yumuşak yalçın tepelerden görkemli sesi ile “diğer kitaplara bir çızıktırır, imza atardım hediye ederken; fakat ilahî hitabın –Kur’an-ın üzerine asla atılmaz” dedi. Mustafa “Yarabbi nasıl bir latiflik, incelik, gösterişten kaçınma” diye düşündü. Mustafa Kemal’de hayatının çeşitli dönemlerde nefis “sülüs ve nesih” yazılı Kuran-ı Kerim’ler hediye edecekti dostlarına. Sadece bir beşer Hakk Kitabın üzerine imza atamaz diye “arabacı İsmail” gibi düşünürdü. Bu sebepten hiç birini imzalamamıştı[4]. Üstelik Türkçe meal üzerine araştırmalar yapardı. Karahanlılar’dan (840-1212) itibaren Kuran’ın Türkçe meali çalışmalarının yapıldığını da bilirdi. Türkistan Medeniyetinin muhteşem telif ve tercüme faaliyetlerini; Selçuklu ve Osmanlı’dan sonra yeniden “elimizde kalacak” ve “hasret duyacağımız” vatan toprakları için düşünürdü. Arabacı’da “Kemaleddin Abdürrezzak Kaşaniyyü’s-Semerkandî’nin”, Te’vîlât-ı Kâşâniyye’sine başlamamış mıydı? Millî mücadelenin mayası Türk’ün İslâmiyeti yaşama üslubu olan “Semerkant medeniyeti, Horasan takva (tasavvuf) mayası” ile karılıyordu. Mustafa Kemal zihninden “Kuran ve Resuller Resulü Fahri Kainat Efendimiz Muhammed Mustafa’nın ahlâk ve hakikatini (Ona, Ashab-ı Güzine, Ehl-i Beyti’ne selam olsun) arabacı İsmail gibi anlamalıyız” diye geçirdi. Onun artık bir Ahi piri olduğunu biliyordu. Ahi Evran, Hoca Ahmet Yesevî’den gelen “Yesevilik” ırmağı, Balkanlar’daki muallim ve komutanlarından dinledikleri ile “Noktacı”nın noktasında sonsuzlukla buluşuyordu.

Dip Notları

[1] Halide Edip Adıvar, Türk’ün Ateşle İmtihanı, İstiklâl Savaşı hatıraları, 13. Baskı, Can Yayınları, İstanbul, 2016,s.171., Lord Kinross, Atatürk Bir Milletin Yeniden Doğuşu, Sander Yayınları, İstanbul, 1972, s. 338.

[2] Leitmotiv: Edebiyatta, özellikle roman sanatında kullanılan teknik bir unsurdur. Romanın değişik bölümlerinde, çeşitli nedenlerle- vesilelerle tekrarlanan ifade kalıbıdır. Müzikteki nakarat’a benzer. Burada “nokta, noktacı”

[3] “Soluk soluğa süratle koşan, (koşarken ayaklarını) vurarak tırnaklarıyla kıvılcımlar saçan, sabah erkenden baskın yapan ve orada tozu dumana katarak düşman topluluğunun içine dalan atlara andolsun ki”(Âdiyât suresi /1, 2, 3, 4, 5. ayetler)

[4] Dr. Alaaddin Yavaşca bir konuşmasında Atatürk’ün bu hassasiyetinden bahsetmiştir.

Yazar Hakkında

Prof.DR.Hilmi ÖZDEN

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile