Edebi medeniyet 
Ebedi Medeniyet
(Okuma süresi: 3 - 5 dakika)
Yıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değil
 
Bunu okudun 0%
nasreddinhocaFıkraları sevmeyen var mıdır, sanmam. Çünkü fıkralarda her insana hitap eden bir taraf mutlaka bulunur. Kimini güldürür fıkralar, neşelendirir; kimini hüzünlendirir, uyarır, eleştirir, düşündürür. Herkes nasibine düşeni alır latifeden/nükteden. Mutluyken okuduğumuz bir fıkra, mutsuzken ayrı bir renk ve şekle bürünür gözümüzde. Anlam dünyası, bakanın ruh haline göre değişir anlayacağınız. Ben, bütün fıkralar içinde en çok Nasrettin Hoca fıkralarını severim. Hoca’nın fıkraları, içinde barındırdığı incelik ve güzelliklerin yanı sıra, bir olguyu daha özünde-mayasında saklı tutar ki o da kimseyi incitmeme-ötekileştirmeme özenidir, empatisidir. İşte bu dikkat Hoca’yı olgun-kâmil insan yapar veya bir başka ifadeyle eşref-i mahlukat. Biraz da bu yüzden Hoca’yı bu milletin dünyaya (evrensele) açılan gülen yüzü, aydınlık penceresi olarak görmüşümdür hep.
Nereden çıktı fıkra bahsi ve dahi Nasrettin Hoca konusu diye merak edenleri fazla bekletmeyelim.
Değişiklik yapmak iyidir. Hele hele bu değişiklik yapma isteği dıştan değil içten gelen doğal-samimi bir duygu kıpırdanışının sonucu olarak ortaya çıktıysa, böyle durumlarda bu istek daha anlamlı hale gelir, çünkü yeni ve farklı ufuklara açılma cesaretini kuşanmaktır bu, şaşırmak ve şaşırtmaktır aynı zamanda. Farklı bir yoldan mı işe gitmek istiyorsunuz, gidin. Farklı bir yemeği mi yemek mi istiyorsunuz, yiyin. Farklı bir kitabı mı okumak istiyorsunuz, okuyun. Hatta farklı bir yazı yazmak mı istiyorsunuz, yazın. Yazın efendim, elinizi tutan mı var? Öyle de yazılır böyle de; öyle de denir böyle de.
Bunlardan sonuncusu yani farklı bir yazı yazmak geldi bugün içimden. Daha önce çok da ilgimi çekmeyen bakir bir konuyu sizinle paylaşmaya karar verdim. Bahsin özünü bir Nasrettin Hoca fıkrası ile bu fıkranın zihnimde, gönlümde ve hayal dünyamda oluşturduğu anlam temrinleri oluşturuyor. Orijinal bir yazı çıkmayacak belki ortaya ama kim bilir belki de  katkılarınızla yazı büyüyecek, olgunlaşacak, geleceğe taşacak.
Yazının ortaya çıkışının temel gerekçesini yazmasam olmaz.
Annemin hayatıma soktuğu, başka dinlerde, kültürlerde çok da karşılığının olduğunu sanmadığım bir kelime-bir kavram var: “İnşallah”. Rahmetli babaannem de, babam da çok kullanırlardı bu kelimeyi. İşin merkezinde elbette önce inanç dünyamızın bize sunduğu bir ana zemin var, fakat hayat bu kavramı dinî anlamının yanı sıra çok farklı mecralara da taşımış, hatta çok ayrı renklerde de parlatmış. Bunun en çarpıcı örneği, bu kavramın, bir Nasrettin Hoca fıkrasına başlık olması-ilham vermesi gerçeği. Her insana, her kelimeye, her kavrama, her olaya bir fıkranın içinde sonsuza kanat çırpmayı nasip etmez kader. Evet, Hoca bu kavrama sihirli elleriyle bir kere daha dokunmuş ve onu bu dokunuşuyla halk nezdinde bir kere daha evrenselleştirmiş. Kendisine anlattığım her hayalimden sonra annemin “İnşallah de oğlum inşallah de!” sesi, ikazı kulaklarımdan hiç gitmez. Bu yüzden bu kelime (bu kavram) bana ne çok şey anlatır, çok şey çağrıştırır bilemezsiniz. Annemin yüzündeki çizgilerin hepsinde “inşallah”ın tevekkülle harmanlanmış ve kadere boyun eğmiş nabzı atar. “İnşallah” önce annemin, sonra benim, göğün maviliğine uçurduğumuz uhrevi birer suskunluktur. Kayıtsız ve şüphesiz birer boyun eğiştir. Ve “inşallah” öyledir.
Şimdi Hoca’dan bir fıkra dinleyip daha sonra bu fıkra üzerinde düşünme zamanı.
Bir fıkra:
Bir akşam Hoca karısına:
-Yarın hava yağmurlu olursa oduna, açık olursa çift sürmeye gideceğim, demiş.
-İnşallah de Efendi, demiş karısı.
Hoca kızmış:
-Niçin inşallah diyeyimYa o olacak, ya öteki
Ertesi gün yağmur yağmış. Hoca da ormana gitmek üzere erkenden evinden çıkmış.
Kısa bir süre sonra yolda bir sipahiye (Osmanlı’da atlı asker) rastlamış. Sipahi sormuş:
-Filân köye nereden gidilir?
-Bilmem, deyip ormanın yolunu tutmuş Hoca.
Sipahi, Hoca’ya kamçısıyla vurarak:
-Çabuk önüme düş! Beni o köye sen götüreceksin!
Hoca istemeye istemeye yolunu değiştirip sipahiyi, pek de yakın olmayan bu köye kadar götürmek zorunda kalmış. Evine de ancak gece yarısı dönebilmiş. Kapıyı çaldığında ve karısı, “Kim o?” diye seslenince:
-Aç hanım aç, demiş, inşallah ben geldim.
Fıkradan çıkarılabilecek dersler:
Önce, tebessüm denen güzellikler ülkesinin kapısını aralar bu fıkra, ama bununla bitmez fıkranın söyledikleri uzun uzun düşündürür de bizi. Bazen Hoca’nın yerine geçeriz hayal dünyamızda bazen karısının. Bazen eli kırbaçlı sipahi olur gücümüzü hissettiririz elinde kırbacı olmayanlara. Bazen haddimize geri döner bazen haddimizi aşarız. Çünkü fıkra bizi anlatır, içinde yaşadığımız dünyayı anlatır, her ne kadar bazı kelimeler bugün eskise de.
O halde buyrun, zihnimizden ve gönlümüzden geçenleri okumaya:
· Bu fıkrada ilk dikkatimizi çeken normal bir Anadolu ailesidir. Erkek söylediğinde diretir, eleştiri kabul etmez; kadın ise onu temkinli olmaya, itidale çağırır.
· Daha sonra fıkrada; “inşallah” kelimesi dikkatimizi çeker. Bu kelime; “Allah isterse, Allah nasip ederse” anlamlarına gelir. Hem dinî hem de sosyal yönü bulunan bu ifade, kültürümüzün en yaygın ve önemli ibarelerinden biridir. Dolayısıyla bu kelime/kavram, medeniyetimizdeki devamlılığı göstermesi bakımından önemlidir.
· Geleceği veya gelecekte olacakları hiç kimse tam olarak bilemez. Biz elimizden gelenleri yaparız, bir şeyleri ister veyaistemeyiz, ama sonucu belirlemek bazen irademizin, gücümüzün dışında olabilir, kalabilir.
· Büyük ve kesin konuşmak bizi zor durumda bırakabilir, mahcup edebilir.
· Elimizdekilerin değerini ancak onları kaybedince anlarız.
· “İnşallah ben geldim.” ifadesinde “biraz tedirginlik, biraz kızgınlık, biraz şaşkınlık, biraz da mahcubiyet” sezilir. Şu an kapıdayım ama hâlâ beklenmeyen ve istenmeyen bir şeyler olabilir demektir bu.
· Bu ifadede, düştüğü durumla eğlenen bir insan tavrı sezilir. Bu da Hoca’nın “komplekssiz, kendi kendisiyle barışık bir insan” olduğunu gösterir.
· Yine bu fıkrada dikkati çeken bir başka nokta halk ile yöneticiler arasındaki mesafedir. Sipahi emreder, Hoca (yani halk) da bu emri yerine getirir veya yerine getirmek zorunda kalır.
Fıkra deyip geçmemek lazım. Bazen küçük bir fıkrada bir milletin genetik özelliklerinin hatırı sayılır bir kısmı saklı olabilir ki Nasrettin Hoca’nın fıkraları genelde böyledir. Bu nedenle Hoca, Türk milletinin gözünde “bir halk filozofu”, “bir halk bilgesi”dir. Hoca’nın sevilmesi ve bugüne ulaşması-taşınması bundandır.
Ben sustum, sıra sizde…

More articles from this author

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

15 Temmuz 1943'te Gümüşhane'ye bağlı Kelkit ilçesinin Dayısı köyünde doğdu. Ailesinin Kırıkkale'ye göçmesi üzerine ilkokulu orada tamamladı. Ortaokulu Merzifon ve Mersin askeri...
Yavuz Bülent Bâkiler 23 Nisan 1936 , Sivas ’ta doğdu. Şair, yazar , gazeteci, yönetici, avukat. Aslen Azerbaycan göçmeni ailenin çocuğu olan Yavuz Bülent Bâkiler ilk ve orta...
Bu Vatan Toprağın Kara Bağrında Sıra Dağlar Gibi Duranlarındır ORHAN ŞAÎK GÖKYAY Türk edebiyatının en usta şairlerinden biri olan ve edebiyatımızda daha çok "Bu Vatan Kimin?"...
(d. 16 Nisan 1916, İstanbul - ö. 13 Aralık 1979, İstanbul), Türk şair, öğretmen, çevirmen. Modern Türk şiirinin önde gelen şairlerindendir. Herhangi bir edebi akıma katılmamış;...
1955 yılında Yalvaç (ISPARTA) ’ ta doğdu. İlk ve orta öğrenimini memleketinde yaptı. Yüksek öğrenimini de Kırşehir ve İstanbul’da tamamladı. Çeşitli gazete ve dergilerde (Bizim...
Şiiri, kristal bir menşurdan geçip binbir renge dönüşen sesli ışıklara benzeten Goethe: "Hayatın da, ölümün de sırrına erip, rûha gömülen bir hazine ve batmayan bir güneşle kucak...
Ahmet Yılmaz Soyyer’in Şiir Dünyası Yılmaz Soyer, ya da şiir dışındaki çalışmalarıyla A. Yılmaz Soyyer, 1960 yılında Konya’nın Ereğli ilçesinde doğdu. Annesi ve babası o henüz...
1932 yılında Hasankale’nin Alvar köyünde doğan Reyhanî’nin asıl adı Yaşar Yılmaz'dır. İran'dan göçen babası önce Kars’a, daha sonra Erzurum'a yerleşir. Okuma yazmayı okula...
Nigar Rafibeyli (Azerice: Nigar Rəfibəyli, d. 23 Haziran 1913, Gence - ö. 10 Temmuz 1981, Bakü), Türk yazar ve şair. Roman ve kısa öykü yazarı olan Anar Rızayev'in annesi ve ünlü...
Necmettin Halil Onan (1902, Çatalca, Kocaeli - 17 Ağustos 1968, İstanbul), Türk şair, öğretmen, akademisyen, edebiyat tarihçisi. Türk edebiyatının artık klasikleşmiş eseri olan...
Abdullah SATOĞLU Öyle bir insan tasavvur ediniz ki, hayatında şöhretten, şehvetten, kinden, alayıştan, mevkiden ve paradan hoşlanmamış; hiçbirşeye sadakada sarılmamış, istediği...
1976 yılında Tarsus’ta doğdu. 2002 yılında Niğde Üniversitesi’nden mezûn oldu. Töre, Kurgan Edebiyat, Siyah-Beyaz Kültür, İnziva, Herfene, Yeni Düşünce, Başarı Edebiyat,...
Adını Türk edebiyatına “Destan Şairi” olarak yazdırmış bir büyük ismi: Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu’nu, 21 Ağustos 1992 günü kaybetmiştik. Çok yetenekli bir şair, çok kıymetli...
Ömer Lütfi METE Şair, yazar, gazeteci ve senarist. 1950 yılında Rize’nin İyidere ilçesi -eski ismi Aspet diyede bilinen- Fıçıtaşı mahallesinde doğdu. İlk ve orta öğrenimini...
1936 yılında Balıkesir, Gönen İlçesi Paşaçiftlik Köyü’nde doğdu. İlkokulu köyünde, ortaokulu Bandırma’da bitirdi 1955 de Hv. Asb. Tek. Okulu’na girdi. 1957 de Türk Hava...