Pazartesi 1 Haziran 2020
Edebi medeniyet 
Ebedi Medeniyet
(Okuma süresi: 3 - 5 dakika)
Bunu okudun 0%
yckarahanKadrinoserya'nın gündüzü gecesinden pek farklı değildir.
Kadrinoserya.. Buraya, yani gözümün önünde -ve muhtemelen arkasında da- uzayıp açılan bu karanlık yere ben verdim bu ismi. Doğrusu bu yaptığım, isimlendirmenin klasik sebeplerinden herhangi birine hizmet etmediği      için, pek bir anlam ifade etmiyordu. Görünürde bir başkasına bu yerden bahsetmem imkânsızdı, zira ne         etrafımdaki parlak cisimlerin kaba ve allak bullak seslerinden bir anlam çıkarabiliyor, ne de ilk yapmış olduğum gibi sesimi birilerine duyurabilmek, apansız içine düştüğüm muhitin dikkatini çekmek için konuşmaya              çalışmanın işe yarayacağını ümit ediyordum.
Buraya nereden geldiğimi bilmiyorum. Zihnimde, gözlerimi ilk açtığım andan öncesine ait bir hatıra         bulunmaksızın, ezeli karanlıktan bir başka karanlığa, bir Kadrinoserya gecesine yuvarlandım. Burasıyla ilgili     hiçbir bilgiye sahip olmamakla beraber, içimde iflah olmaz bir merak ve hareket etme arzusu vardı. Gelgelelim hareket etmek için giriştiğim bütün çabalar boşunaydı. Bir milim kıpırdayamıyordum. Sanki kafamdan bir yere çivilenmiştim.Bu kapkaranlık yer neresiydi ve buraya neden, niçin gelmiştim? Bunlar, hep cevapsız kalacak ilk sorularımdı.
Neden sonra, gözlerimi açtığım andan beri dinmeyen, ama buranın bir özelliği olduğunu tahmin ettiğim         uğultunun derinliklerinden, gittikçe artarak ayyuka çıkan ezgili bir ses geldi ve bir müddet sonra da hava biraz   açıldı. Bu, aydınlanma değil de karanlığın daha açık bir tona evrilmesiydi sadece. İşte cümbüş, bu esnada         başladı. Etrafımda birer ikişer peyda olan parlak ve iki boyutlu cisimler...  Gittikçe kalabalıklaşıp, daha yakınıma, neredeyse dibime kadar sokulanlarla birlikte, eni boyundan daha uzun, diğerlerinden biraz daha         parlak ve çok daha hızlı cisimler... Zifiri karanlıkta daha sabit ve pek ayırt edilemeyen uğultu, farklı cisimlerden yükselen ve birleşip çok daha şiddetli bir hale gelen başka bir uğultuya bırakmıştı yerini.  gelip geçen ya da karşımda duran cisimler, birbirlerine yabancı ve acayip seslerle hitap ediyorlardı. İyice kulak kabartmama rağmen dillerini anlayamıyordum. Bir, iki... Yok. İçinden çıkılmaz bir dildi bu.
Bu keşmekeşin enikonu dayanılmaz hale geldiği saatlerde hava tekrar kapandı. Fakat birer levhadan farkları      olmayan parlak cisimler henüz çıktıkları yerlere çekilmediklerinden ortalık o kadar da karanlık sayılmazdı   henüz. Uzun bir süre sonra, tek tük dolaşanlar dışında, ortada hiç parlak levha kalmadı.
Buraya düştüğüm andan beri üzerinde durduğum soruları bir tarafa bıraktım. İlgilendiğim tek şey, bir şekilde     alakamın bulunduğu bu yerdeki durumumdu. Buraya yine böyle göz gözü görmeyen bir zamanda gelmiş ve yine öyle bir zamana kadar burada bulunmuştum. Başta etrafımı anlamaya yönelik olan merakım, şimdi kendime,    buradaki konumuma yönelmişti. Neye benzediğimi ve nerede durduğumu -kahretsin sadece duruyordum- bilseydim, bu soruna karşı ortaya koyacağım şey, tahmini aşan bir şey olabilirdi. Ancak şu durumda sadece        hislerime ve mantık yürütmelerime bağlı kalarak bir tahmin ortaya koyabilirdim. Çevremde dönüp duran parlak levhaların dikkatini üzerime çekemediğime ve onlarla bir şekilde muhatap olamadığıma göre, ben ancak parlamayan, hareket edemeyen ve konuşamayan bir levha olabilirdim. Şimdi biraz daha rahattım ve kapandı      kapanacak gözlerimi yumabilirdim.
Birbirinden hiç farkı olmayan açık karanlık zamanlar ve koyu karanlık -gözlerim kapalı olduğu için bu zamana  rahatlıkla uyabiliyordum- zamanlar geçti. Islandığım, hızla akan hava yüzünden bir tarafım sabit,savrulup     durduğum zamanlar geçti. Ona ancak bir isim vererek, Kadrinoserya diyerek yakınlık kurmaya çalıştığım bu yere olan yabancılığım hiç azalmadı. Ayaklarımı yerden kesen, beni oradan oraya savuran havanın başka bir      noktaya atmasını çok istedim.
Nihayet çok arzu ettiğim değişiklik bir gün gerçekleşti. Gelgelelim büyük bir acıya mal oldu bu. Geniş ve kısa   parlak levhalardan hızla üzerime doğru geldi ve... Yamulmuş, acı içinde kıvranıyordum. Neyse ki bu sayede yönüm biraz değişmiş, farklı bir tarafa, öncekinden hiç farkı olmayan, yine dik yavaş parlak levhaların ve yatay hızlı parlak levhaların fır döndüğü bir başka tarafa dönmüştüm. Merakım biraz azalmıştı, fakat her tarafım sancı içindeydi.
Birkaç açık karanlık ve koyu uzun karanlık zaman sonra, bir koyu uzun karanlık zamanı imdadıma yetişip beni  eski halime döndüren eli, gözlerim kapalı olduğu için göremedim. O şefkatli ele karşı minnettarım. Belki      yüzsüzlük olarak görülebilir ama aynı elin sahibinin beni başka bir yere, en azından geldiğim yere götürmesini de çok isterdim. Yine de yaptığı bu iyilik için olsun çok teşekkür ediyorum.
Bu olaydan sonra da kayda değer bir değişiklik olmadı. Hep aynı zamanlar. Hep aynı parlak levhalar. Ama bir   gün, uzaktan bulunduğum tarafa doğru gelen parlak bir cisim dikkatimi çekti. Dikkatimi çekti. Çünkü bu cisim hem diğerlerinden çok daha parlak, hem de iki değil üç boyutluydu. Yaklaştıkça parlaklığı artıyordu. Bu, parlak değil, düpedüz ışıklıydı. Yoksa. Galiba. Bu cisim, Türk edebiyatının klasikleşmiş eserlerinin değişmezlerinden Aydın Tipi olmalıydı.
Karşımda durdu. Ona acınacak bir çehreyle bakıyor olmalıydım ki, yüzünde merhamet çizgileri parıldadı.          Parmağını kaldırdı. Önce yukarıyı, sonra yeri işaret etti. Bana dikkat ettiğine göre, benimle konuşabileceğini de ümit ettiğim bu cisim, daha ağzımı açmadan uzaklaştı yanımdan. Önce yukarı kaldırdım bakışlarımı, sonra aşağı çevirdim. Yer de gök de karanlıktı. Kadrinoserya'nın göğü, yerinden pek farklı değildi.

Y.C. KARAHAN

More articles from this author

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile