Welcome to Edebi Medeniyet : Ebedi Medeniyet   Hoparlörü tıklayıp seçtiğiniz alanı dinleyebilirsiniz Welcome to Edebi Medeniyet : Ebedi Medeniyet Powered By GSpeech
Edebi Medeniyet 
Ebedi Medeniyet
(Okuma süresi: 4 - 7 dakika)
Bunu okudun 0%

oguz gocu

oguz gocu
 Tarih bazen anlatılmalı, bazen gerçeklerin içine gitmemiz gerekiyor yoksa geleceğin ne olacağını kestiremiyoruz. Biz sadece Orta Asya’yı demiyoruz, Türkiye dâhil Osmanlı’nın dağılmaya başladığından beri 300 yıldır tarihimizi kaybetme ve erime dönemini gözden geçiriyoruz. Ve bu hâlâ devam ediyor, çünkü 300 yıllık bir kayıp kolay kolay toparlanamaz.

Hele Sovyetler Birliği’nde tarihî düşüncenin ve tarihî kültürün ne olduğunu anlamadan geçmişi, geleceği ve bugünü biz yaşamıştık. Özellikle Sovyetler Birliği 70 yıllık döneminde bizim elimizden atalarımızı, dedelerimizi, mirasımızı, ninnilerimizi almıştı. 1953’te Dede Korkut’u yazanlar idam cezasına çarptırıldı, olacak şey mi? Dede Korkut onların değil de kimin! Sadece destan o! Destan çarpıtılıyorsa gerçekten bizim tarihî gerçeğimiz nerede? İnanın ki, 18-19. Yüzyıla kadar bizim geçmişimiz vardı. Onun da fazlasına, derinine gitmek yok. Onlarda hep proleter, işçi edebiyatının tenkitinden geçmiş bir edebiyat. Sovyetler Birliği bununla ne yapmak istiyordu? Bir toplumu bitirmek istiyordu. Yani tarihî romanın gerçekliği ne zaman gerekiyor? Hanımefendi yaşanmışlık diye çok güzel bir şey söyledi. Yaşanmışlık iyi bir şeydir.

Şimdi benim konuma girmeden romanlardan bahsetmek istiyorum. 5 romandan bahsediyorum, ikisi burada yayınlandı, belki okumuşsunuzdur. Birisi ‘Oğuz Yurdu’, diğeri ‘Büyük Göç’. Ben hiçbir zaman kendimi tarih yazan biri diye nitelemedim. Hiçbir zaman bir yazarı şairden, şairi de yazardan, romanı da tarihten, yazardan ayrı nitelemem. Bunlar bir bütündür, makale de yazsa, şiirde yazsa. Şimdi bir gerçeği söyleyeyim. 1981 senesi, Aşkabat’ın ortasına bir taş diktiler. O taşın ortasına 1881’de Türkmenistan-Sovyetler Birliğiyle gönüllü birleşti yazıyordu. O taşı diktirmemek için 1981’de çok uğraşıldı. Gece çalındı falan. Yine getirdiler. 100 sene önce 1981 den önce. Bizim anne babalarımız o Göktepe kalesi, Aşkabat’tan 40 kilometre uzakta Ruslarla en büyük çatışma olan yer orası. Orta Asya’nın zaferi diye ilan ettiler ve Ruslar bunu 1917 senesine kadar kutladılar. Lenin’den sonra değişti bu. Göktepe kalesinin içinde bizim dedelerimiz 50.000 kişi bırakıyorlar ve geri kalanları kadın, çocuklar dışarıda kuyulara kaçırıyorlar, oraya gelmezler diye. Benim de annem babam o dışarıya çıkarılanlardan. Hep göçe mâruz kaldılar. Sonra o Ruslar gitti. Sonra da Stalin zamanında da bunlar çok zenginler, İran’a kaçabilirler diye bizi Afganistan sınırına göçürdüler. Orada boşlukta kalan Türkmen-ler ise, Tokat’a getirildiler. Zaten Türkmenlerin başında Alparslan’dan beri göç var. Benim annem öyle bir anlatırdı ki; ben bu dünyadan giderken kendi topraklarımda gömülmezsem razı değilim diye. Bu benim kafama öyle bir yazılmış ki, sonraki hayatımda hep göçü yazdım. Ama iyi ki annemi razı olduğu Göktepe topraklarına getirdik. Bu tüm Türkmen, Kazak, Kırgız hepsinin hayatında göç vardır. Şimdi biz bu gerçekleri anlamayalım diye bizi 18. Yüzyıldan öteye geçirmediler. Burada bir şey yok diye, ama biz bilmiyorduk Türkmenlerin 70’den fazla devlet kurduğunu, öyle bir yıkım olmuştu ki, 1930’lu yıllarda biz bilmiyorduk Harzemşahlar’ın başkentini, Sultan Sencer’in türbesini. Hepsini traktörlerle yıkmışlardı.

Şimdi tarihi, benliği elinden alınan yazan çizen bir insanın aklına ne gelir? Ben Petersburg’da okudum, 22-23 yaşlarında devlet üniversitesinde. Rusya’nın en büyük üniversitesidir. Mahtumkulu’yu okuyorum. Yunus Emre’miz. Okuyorum, anlamıyorum, derken Mahtumkulu hakkında bir roman yazmaya kalktım. Bir gün rüyama Mahtumkulu’nun babası Devlet Mehmet Azadi geldi. Oğlum Mahtumkulu hakkında değil, bu erenler hakkında yaz diye. Devlet Mehmet Azadi eserlerini Farsça yazmış, onun oğlu Türkmence yazıyor, Yunus gibi su gibi Türk dilinde. İnanılmaz bir devrim var, babası Farsça yazıyor, kendisi Türkmence. Bir Türk’ün Fars edebiyatından doğuşunu bilmek için köklerini bilmek gerekiyor. Bu aynı zaman da benim de bir tarih kimliğimin oluşmasıydı. Derinlere gittim. Petersburg’un arşivinden 100 tane kitap buldum. İnanılmaz tarihimiz Petersburg’da yatıyor. Türkoloji öğrenmek isteyenler için bunlar yeterli. Bunun sayesinde ben hayatımda ilk defa 18-19-20. Yüzyılda tüm Türkmenistan’daki dervişlerin resimlerini gördüm. Ben o zaman dedim ki,ömrüm yetinceye kadar bu tarihi milletime anlatacağım.

Şimdi sıra geldi bağımsız olma meselesine. Böyle bir şey yok tarihte, hep tarihin korkusu padişahlar ve siyaset olmuştur. Tarih hiçbir zaman kendi haline bırakılmamıştır. Aynı zamanda sanat da. Gelin tarihimizi kendi gerçeklerine bırakalım. Her zaman siyasî güçler tarihten güç alıyor. Güç alırken kendine alıyor, o güç herkese olsun. Hiçbir zaman Sovyetler bize kendi tarihimizi vermedi.

Neden Oğuz Yurdu, Büyük Göç? Öncelikle kendi halkımıza, kendi toprağımızın kendimizin olduğunu anlatmamız gerekirdi. Hudud-el Âlem’de, 982. yılda yazılan “başka bir çöl doğdu Ceyhun’a kadar giden bölgede, bu yerler Oğuz yurdudur.” diye yazıyor. Ama hâlâ Horasan bölgesinde hududlar ve topraklar tartışılmaktadır. Bunu Ruslar da İranlılar da biliyor ama tarihimizi iyi öğrenmezsek sadece kendimizi değil, topraklarımızı da kaybederiz. Şimdi Oğuz Han’ı nasıl 5.000 yıldan sonra getiririz? Çok kolay bir şey değil. Ben uzun zamandır tarihî kitaplar ve destanları okuduğum için özellikle Köroğlu’nun sekiz cildini yazdım. Burada Dede Korkut ve diğerlerini okurken biryandan bunları yazdım. Bir taşla iki kuşta denilebilir. Dede Korkut Masalı ile Uygur Oğuz Kağan destanında ki altın yay ve üç gümüş okla hareket ettim. Ve burada Doğu’ya gidenler Oğuz Han’ın 3 oğlu, onlar altın yayı getiriyor. Kuzeye gidenler de 3 oku getiriyorlar. Ama bende öyle değildi. Oğuz Han kendisi altın yayı fırlatmak için bir yere gidiyor. Ve orada kimseye söylemeden oku her tarafa fırlatıyor. Bunun çok güzel bir tiyatrosu da yapıldı. Bir ok Oğuz Yabgu Devleti, bir ok Selçuklu Devleti, bir ok da Osmanlı Devleti. Altın yay hala bulunamadı. Altın yay tüm bu oğulların birleşmesidir. İnşallah bir gün bu altın yayı bulursunuz, o zaman ama bu bir edebi gerçektir.

Selçuk Bey tarihte hakkında çok az bilgi olan bir şahsiyettir. Oğuz Yabgu Devleti’nde komutan olduğu bilinir. Bir de onun oğlu var Mikail, savaşta öldü. Onun iki oğlu var: Tuğrul ve Çağrı Beyler. Devletin mafyalaştığı bir zamanda orayı terk eder. Gök Tanrı dinine inanır Oğuz Yabgu. Öbür taraftan da o zaman Orta Asya’ya Müslümanlar gelmiştir. Müslümanlığın etkisi Selçuk Bey’e çok büyük olmuştur. 5-8 yaşlarındaki iki çocuğuna, Tuğrul ve Çağrı Bey’e terbiye vermek için Cend şehrine gider ve orada bunları ve geleceğin devletini şekillendirir. Selçuk Bey’in rolü olmasaydı Orta Asya’dan Karamanlılarla beraber Müslümanlık buralara gelmezdi. Hele Tuğrul Bey’in Irak’a gelerek kendinden 50 yaş küçük Seyyide Hanım’a âşık olması, o aşk Allah’a, Hz.Muhammed’e aşık olmaktır. Ama o romanda hiçbir zaman kendi kahramanlarına, milletine küsmek yoktur. Bazı yazarlar özellikle Batı’da daha çok olur milletini dinini göre küçümserler. Hâlbuki kendi çocuğun söz konusu, dinin ne olursa olsun birine iyi birine kötü der misin? Tarafsız olması gerekir. Seyyide Hanım, Tuğrul Beyi istemez. Tuğrul Bey de onu Hz. Muhammed’in soyundan olduğu için ister. Tuğrul Beyin eşi Duruncan ölmeden önce bir şey rica ediyor. Ben ölürsem Seyyide Hanımla evlen, bu tüm dünya Müslümanlarını kucaklamanı sağlar. Halifelik sana gelir. Gerçekten onların evlenmesiyle Müslümanlık, Türklere geçiyor. Hâlâ bugün Müslümanlığı en temiz tutanlardan biri de Selçuklardan gelen Türklerdir.

Son olarak bu beş roman içinde farklı unsurlar vardır. Ben Selçuk Bey’i görmedim. Siz de başkaları da görmedi. Mesele bu değil. Mesele ben kahramanlarımın yanına Türk tarihi olduğu için atı, köpeğini, şaman geleneklerini, Müslüman geleneklerini ve kutsal ne varsa ondan bir adam doğacak bir şekilde birbirine yaklaştırdım.

Büyük Göç romanında da Alparslan’ın Anadolu’ya gelişi söz konususur. Daha sonra bir başka eseri “Önde Deniz Var”. Osmanlı’nın geriye gidişinin romanı. “Önde Deniz Var”ın ismi de biraz komik oldu. Ben Oran Sitesinde sabahları dolaşırdım, elçilikte çalışırken. Hep önümden Deniz Baykal giderdi koşarak. Bende bu ismi koydum. Aslında mesele Osmanlı’nın denizi geçememesiydi. Ve inşallah biz denizi geçelim ve tarihî bilincimizi çok iyi taşıyalım. Tabi 10-15 dakikada bir yazar çok iyi anlatamaz. Ama önemli olan bu tarihi bilinçle bir şeyler yapılıyor olması. Biz de, siz de bugün varlığımızı arıyoruz. Siz burada biz orda yarım kaldık. Tarihî bütünlüğün olması lazım. Sizin tarihiniz Orta Asya olmadan olmaz. Bizim tarihimiz de Türkiye’yi bilmeden olmaz. Ve unutulan tarihimizi dünya arşivlerinden aramaya devam. Teşekkür ederim.

Comments powered by CComment

Uygur Devleti, İslamiyet’ten önceki Türk imparatorluklarının sonuncusudur. M. VIII. aşıra kadar Dokuz Oğuz boylarıyla birlikte Moğolistan’ın şimalinde yaşayan On Uygurlar,...
Oğuzların atası Oğuz Han ve oğullarının destanını anlatan başlıca iki kaynak vardır. Bunlardan birincisi Paris Milli Kütüphanesi’nde bulunan Uygur yazısıyla yazılmış, eksik tek...
Mehmet Âkif’in Ailesi Mehmed Âkif, ana tarafından Buhâralı bir aileye mensuptur; şeceresini, bir buçuk – iki asır önce, Buhâra’dan Anadolu'ya göç eden Hekim Hacı Baba'ya kadar...
Günümüzde geçmişte hiçbir zaman olmadığı kadar fazla insan tarih yazmanın, aynı şekilde hiçbir zaman olmadığı kadar insan da geçmişe dair bilgi edinmenin peşindedir. Bu...
Türk dünyası edebiyatlarının önemli bir parçasını teşkil eden Özbek edebiyatı, Özbekistan’ın bağımsızlığa kavuşmasıyla birlikte, kendine özgü metotlar geliştirerek dünya...
“Tarihî çeşmeler zamanın gözleridir. Geçmişten geleceğe bakarlar. Hiç ummadığınız bir köşe başında bile tarihin şahitleri olarak karşınıza dikilirler. Siz önünden geçip...
Türk illeri dünyanın en eski illerinden olarak, dört bin yıla yakın keçmişl a rind a Asya, Afrika ve Avrupa qitelerine yayılmışlar ve oralarda büyük millet ve devletler...
Filizlenmeye başlarken bir ‘toplumsal durum’, vücut kazandıktan sonra da bir ‘insanlık durumu’ olan uygarlık, tesadüfi bir yapılanma değildir ve bağlantısız unsurların bir araya...
Ömer Seyfettin, “11 Mart 1884 günü -Rûmî takvimle 28 Şubat 1299- Balıkesir’in Gönen ilçesinde doğdu.”[2]Ömer Seyfettin’in ilerleyen yaşlarında Gönen özlemini ve çocukluk...
Ahlak ve hukuk, insan-insan ilişkisinden doğar. Sağlıklı her ilişki biçimi bir değeri gerçekleştirmeye yöneliktir. İnsanın, bütün anlamlı eylemleri de değerlerden kaynaklanır.
Kâinatın yaratılışında, âdeta sonsuz, sayısız olan varlıkların nizam ve intizamında görülen sayısız hikmetler, gözetilen sayısız gayeler vardır Bu amaçların başında, hiç şüphesiz...
1865 yılında Fatih’in Sarıgüzel Mahallesi’nde doğdu. Babası Menteşeoğulları’ndan Bahaeddin Efendi, annesi zengin bir ailenin yanında evlatlık olarak yetişen Nevber Hanım’dır....
“Ben ki, sultanlar sultanı, hakanlar hakanı, hükümdarlara taç giydiren, Allah’ın yeryüzündeki gölgesi ve atalarımın fethettiği Akdeniz’in, Karadeniz’in, Rumeli’nin, Anadolu’nun,...
Odlar Yurdu, Azerbaycan Bakü'de doğdu. Liseden beri edebi ve sanatsal etkinliklerle ilgilendi. Türk ve Irak Türkmen edebiyatının gazete, dergi, şiir koleksiyonları, dergileri ve...
(1873 - 1936) 1 Mehmed Âkif Ersoy, şair, fikir adamı, veteriner, eğitimci, vaiz, hafız, milletvekili, İstiklal Marşı‘nın şairi, millî şair, vatan şairi. 1873‘te İstanbul‘da Fatih...
Hoparlörü tıklayıp seçtiğiniz alanı dinleyebilirsiniz Powered By GSpeech