Cumartesi 7 Aralık 2019
Edebi medeniyet 
Ebedi Medeniyet
Şiir 1Öz ve biçim (içerik ve form), şiir tarihinin hemen hemen her döneminde çok konuşulmuş, çok tartışılmış kavramlardır. Terry Eagleton Şiir Nasıl Okunur adlı kitabında içeriği bir şiirin söylediği şeye gönderme yapan, formu ise bir şiirin nasıl söylendiğine gönderme yapan kavramlar olarak niteler ve şiiri form ile içeriğin birbirlerine çok yakından dokunmaları olarak tanımlar (Eagleton 2007: 106). Şiirin edebi bir tür olarak tanımının dahi öz ve biçim üzerinden yapılıyor olması, şiir tartışmalarında bu iki kavramı, tartışma konusu olarak her dönemde ön plana çıkarmıştır. 1950-1970 yılları arasında edebiyat ve sanat dergilerine baktığımızda da öz ve biçim üzerine birçok tartışmanın yapılmış olduğunu görürüz.
Bu tartışmalar en çok, bir şiirde özün mü yoksa biçimin mi daha önemli olduğu, özü ön plana alan şiir anlayışı ile biçimi ön plana alan şiir anlayışı arasındaki farklılıklar ve bazı şairleri biçimcilikle suçlayıp eleştirme gibi konular etrafında şekillenir.
Öz ve Biçim Tanımı:
1950-1970 yılları arasındaki edebiyat ve sanat dergilerindeki şiir tartışmalarında öz ve biçim önemli bir yer tutmasına rağmen, öz derken neyin, biçim derken neyin kastedildiği üzerine çok az yazı görülür. Bu konudaki birkaç yazıda da, tanım eksikliğinin şiir üzerine yürütülen tartışmalarda önemli bir sorun yarattığı belirtilir. Kronolojik olarak baktığımızda yazılardan ilki, Yenilik dergisinde çıkmış olan Halit Eskişar’ın “Anlam, Biçim, Öz” adlı, 1954 tarihli yazısıdır. Eskişar, şiiri yalnızca özle sınırlayanlar ya da yalnızca biçimle sınırlayanlar arasındaki tartışmalardan bahsettikten sonra bir tanımlama çabasına girerek şöyle der:
[B]u tartışmalarda sözü edilen öz daha çok anlam gibi ortaya konuyor. Benim anladığım özü biçimden ayırmak mümkün değil. Çünkü öz anlama verilen biçimden doğuyor. […] Ne anlam, ne biçim, ikisi de var. Ama ikisi birleşince anlamdan daha geniş, daha başka bir şey ortaya çıkıyor. Buna öz diyeceğiz (Eskişar 1954: 70).
Kavramlar konusunda anlaşmaya varılamadığını dile getiren bir isim de Seyfettin Başçıllar’dır. Başçıllar, Yeditepe’de 1958 tarihli “Şiirimizde Değişimler” adlı yazısında; “[B]içim sözüyle ne demek istiyoruz, bu kavram üzerinde anlaşmıya varamamışız daha. Birimiz için doğru sayılacak bir yargı, ötekimiz için yanlış olabilir” (Başçıllar 1958: 4) diyerek soruna dikkat çeker; fakat Başçıllar sadece böyle bir sorunun varlığına dikkat çekmekle kalır, bir tanımlama çabasına girişmez. Yeni şiir anlayışını, şiirimizdeki değişimleri incelediği yazısında, özü ve biçimi tanımlamadan yalnızca, özün ve biçimin birbirlerinden ayrı düşünülemeyeceğini sonucuna varır: “Demek yeni şiir, salt biçimle kurulamıyor, bunun yanı sıra o düzene uymuş yeni özler de gereklidir” (Başçıllar 1958: 4).
Hüseyin Cöntürk de 1959 tarihinde Yeditepe dergisinde çıkan “Şiirin İçi Dışı” adlı yazısında, yukarıda değinilen yazısında Halit Eskişar’ın değindiği ikilikten bahsettikten ve öz ile biçim üzerine konuşulanların yeteri kadar açık olmadığını belirttikten sonra, özü çeşitlendirme yoluna giderek, oradan bir biçim tanımına varmaya çalışır: “Şiirden önce var olan şeye ‘ön-öz” diyorum, şiirle var olana ‘iç-öz’. Ön-öz, şiire girmeye aday olan, dil hariç, her türlü malzemeye verdiğim addır. İç-öze […] ‘muhteva’ da denilebilir” (Cöntürk 1959: 4). Cöntürk yazısının devamında, belirli, belirsiz, yarı belirli olmak üzere ön-özleri de üçe ayırıp biçimi de ön-özleri iç-özlere dönüştürüp şiirselliği sağlayan bir unsur olarak tanımlar. Cöntürk böylece, pek de tanıdık ve yaygın olmayan bir şekilde, özü ve biçimi kendine göre formüle eder.
1950’lerden 1960’lara geldiğimizde, öz ve biçimin tanımlanması konusunda hâlâ bir sıkıntı yaşandığını görürüz. Afşar Timuçin 1966’da Şiir Sanatı’nda çıkmış “Biçim Deyince” adlı yazısının başında öncelikle bu sıkıntıya dikkat çeker:
Şiir alanında bizi çevreleyen konularla baş edebilmek, görüşleri olabilmek, görüşlere karşı durabilmek için, şiir kuramına temel olan kavramlarla bir anlaşmaya varmak zorundayız. […] Bu arada yapılacak iş, kavramları katışıklarından ayırmak ve görece kalmamaları için onları çoğunluğun üstünde anlaştığı yapı taşları olarak içerikleriyle, sınırlarıyla belirlemektir. Ancak bundan sonra yapılacak tartışmalar dedikodu düzeyinden kurtulacak, karşılıklı şiir görüşleri kör döğüşünden öteye gidecektir (Timuçin 1966: 1).
Afşar Timuçin, böylelikle, yazısını kaleme aldığı 1966 yılında yani 1960’ların ikinci yarısında üzerinde konuşulmamış ve uzlaşılmamış kavramlarla şiir tartışmalarının yürütüldüğünü belirtmiş ve ortada bir kavram yorumu eksikliği varken, yıllardır yapılan özcülük, biçimcilik tartışmalarının sağlıksızlığının altını çizmiş olur. Timuçin, yazısının ilerleyen bölümlerinde, özü ve biçimi tanımlama çabasına girişir. İçerik olarak adlandırdığı özü şöyle tanımlar: “İçerik, şairin ha deyip yarattığı öznel bir bulgu değildir. İçerik dediğimiz doğanın bütünüdür, tarihinden buraya gelmiş bütün insan’ın değerleri toplamıdır. İçerik bir olusun, bir çağın, bir tarihin malıdır” (Timuçin 1966: 2). Biçimi ise şöyle tanımlar:
Öteden beri, şiirde biçim denince, şiirin dış görünüşü anlaşılmıştır hep. Divan şiiri konu edilince, biçim adına hemen beyit’den, müseddes’den, muhammes’den, murabba’dan söz açılıyor. Orhan Veli şiirinin biçimi söz konusu olduğunda, çabucak “serbest!” deyip çıkıverirlerdi eskiden. […] Oysa şiirde biçim dış görünüşleri karşılamaz, içeriği dışlaştıran özellikleri karşılar. Biçim, bir dışlaştırma yöntemidir (Timuçin 1966: 2).
Bu tanımlamalara göre, bir şiirin varlığından söz edebilmek için, içeriğin biçim tarafından dışlaştırılması gerekir. Yani şair olmak, biçimci olmayı gerektirir hatta zorunlu kılar. Afşar Timuçin böylelikle, tartışmalarda kimi şairleri biçimcilikle suçlayanların kullandıkları terimler üzerine düşünmeleri, terimleri iyi seçmeleri ve tartışmaların sağlam bir şekilde yapılabilmesi için öncelikle kavram kargaşasının ortadan kaldırılması gerektiğini belirtmiş olur.
1960’ların sonunda, öz ve biçim tanımlamalarının hâlâ bir sorun olarak varlığını hissettirdiği görülür. Mehmet Doğan Papirüs dergisinde 1969’da kaleme aldığı “Şiirde Biçim Üzerine” adlı yazısında Afşar Timuçin’le benzer sorunlardan bahseder. Kalıplaşmış, üzerine düşünülmeyen terimlerle tartışmaların yapılmasını ve özellikle kimi şairlerin sırf bu kavram yorumu eksikliğinden biçimcilikle suçlanmasını eleştirir. “[B]içim denince çoğu zaman birbirinden çok ayrı, bazan da yanlış şeyler anlaşıldığın[a]” (Doğan 1969a: 6) dikkat çeken Doğan, bu yanlış anlamanın şiir sanatına bir şey kazandırmadığını şu sözlerle belirtir: “[B]u yanlışın sanat değerlendirmelerini, doğal olarak, tam karşı kutba ittiğini: sanat eserlerini salt özleriyle, yansıttıkları gerçekliklerle değerlendirme yönteminin gitgide geçerlik kazanarak resmileştiğini de görmemezlik etmeyelim” (Doğan 1969a: 6). Yanlış ya da eksik tanımlanması nedeniyle
haksız ve tek taraflı bir eleştiri ortamını doğuran terimlerden biri olan biçimi ise şöyle tanımlar: [Ş]iirde biçim derken anlaşılması gereken şey, salt bir dış yapı ya da dil değişikliği değil, bunlarla birlikte zamanla değişen gerçekliğin, bilincin zorladığı bir iç yapıdır, bir kuruluştur” (Doğan 1969a: 13). Doğan, öz derken de zamanla değişen toplumsal ve kişisel gerçekliği kasteder.
Ortak noktaları kavram yorumu eksikliğine dikkat çekmek olan bu yazılar, 1950’lerden 1960’ların sonlarına gelindiğinde, hâlâ, bu eksikliğin varlığını göstermeleri bakımından önemlidir. Gerçekten de, 1950-1970 yılları arasındaki edebiyat ve sanat dergilerindeki öz ve biçim hakkında yapılan yorumların, biçimcilik üzerine yürütülen tartışmaların, kimi zaman yorumlarda ve tartışmalarda aynı fikir dile getirilse dahi, bir tanımlama çabası içermediği görülür.
Öz ve biçim kavramlarında uzlaşılmasa bile, bu kavramlar üzerine yapılan yorumlarda aynı fikrin dile getirildiği konulardan biri, öz ve biçim birlikteliğidir. Birçok şair ve eleştirmen, öz ve biçimin ayrı olarak düşünülemeyeceği konusunda uzlaşır.
Edip Cansever, Yeditepe dergisinin 1954’te kendisine yönelttiği “Öz ile biçim arasındaki münasebet üzerine neler düşünüyorsunuz?” sorusuna “Şiirde özle biçim iki ayrı kavram gibi düşünülemez. Her şiir tamamlanmış bir sanat eseridir” (1954a: 4) cevabını verir. Şair, öz ve biçimin birbirine bağlılığı hakkındaki düşüncesinin değişmediğini 1966 yılında Papirüs’te çıkan “En Genç Şairlerle” adlı yazısındaki yaklaşımıyla da kanıtlar. Dönemin yeni şiir anlayışındaki öz ve biçim ilişkisini anlatırken, yine bu kavramların birbirleriyle olan sıkı ilişkisine değinir: “Bu yeni anlayış şudur: şiirin içeriği, aynı zamanda şiirin hareketini belirlemekte; ayrıca hareket de özü koşullandırmakta, onu kalkındırıcı bir rol oynamaktadır. Bu çakışık durumsa ne biçimdir artık, ne de içerik, olsa olsa şiirin kendisidir” (Cansever 1966: 4).
Behçet Necatigil de öz ve biçimin birlikteliği üzerinde duran şairlerdendir. Yeditepe dergisinde Akmet Köksal’ın hazırladığı “On Şaire Dört Soru” anketinde sorulara cevap veren Necatigil, bu birlikteliği şöyle dile getirir: “Şiirde öz ve biçim eşit değerde
önemlidirler; […] özle biçim birbirine öylesine bağlı şeylerdir ki, her biri ötekinin özgürlüğünü sınırlamaya çalışır” (Köksal 1961a: 9).
Şiiri teknik bakımdan inceleyen yazılarda da, şiirin iki önemli öğesi olan öz ve biçim değerlendirilmeye çalışılırken, bu iki öğenin birlikteliği üzerinde durulur. Bozkurt Kemal Yüce, “Temel Öğe Sorunu” adlı, Evrim dergisinde çıkmış olan yazı dizisinde öz ve biçim üzerine şunları söyler: [H]iç bir sanat eseri aslında sınırları belirtilebilecek bir ‘biçim-öz’ ayrımını yansıtmaz. Birbiri içine geçişmiş, kaynaşmış, etkilerin sonucu oluşmuş tek bir bütün vardır ortada” (Yüce 1963: 4).
Şiiri teknik bakımdan inceleyen Mehmet Doğan da, Şiir Sanatı’ndaki “Şiirde Teknik ve Toplumsal Öğe” adlı yazısında, toplumsal öğe olarak adlandırdığı özün ve teknik öğe olarak adlandırdığı biçimin birbiriyle ayrılmaz ilişkisini; “toplumsal öğe ile teknik öğenin, ya da öz ile biçimin, en dengeli şekilde kaynaştığı, birlikte yürüdüğü devirler, sanatların mutlu gelişmelere tanık olduğu devirlerdir” (Doğan 1966: 2) sözleriyle dile getirir. Doğan, yukarıda tanımlama sorunu kapsamında ele aldığımız “Şiirde Biçim Üzerine” adlı yazısında da öz ve biçim birlikteliğini benzer biçimde ifade eder:
Sanat eserlerinin ne iç ve dış dünyalardan kopmuş, yalıtılmış boş bir kalıp, ne de bu dünyaların, toplumsal ve kişisel gerçekliklerin ta kendileri olmadığı; bunların sanatçı yaratılışla yeniden kuruldukları düşünülürse; en biçimci sayılan bir sanat eserinin bile bir toplumsal ya da kişisel gerçekliği dışlaştırdığı, buna karşılık o ünlü deyimiyle en gerçekçi sayılan bir sanat eserininde bunu etkili bir şekilde yapabilmek için bir biçim kaygısı taşıdığı hatırlanırsa öz ile biçim’in birbirinden ayrılmaz kategoriler olduğu kendiliğinden ortaya çıkacaktır (Doğan 1969a: 6-7).
“Şiirin İçi Dışı” yazısında Hüseyin Cöntürk aynı zamanda öz ve biçim birlikteliği üzerinde de durur ve şu sonuca varır:
Gerek öz gerek biçim, kendilerine hayrı olmıyan unsurlardır. Öz biçimin, biçim özün hizmetinde olduğu müddetçe hayırlı olurlar. Kaba bir şekilde de olsa, böylece formüle ettiğim bu görüş doğru ise, gerek “özcülerin” gerekse “biçimcilerin” ereklerine varmak için tuttukları yolların isabetsizliği, hattâ tersliği kendiliğinden meydana çıkmış olur: Bir özcü biçime, bir biçimci öze önem verdiği oranda ereğine yaklaşmış olur (Cöntürk 1959: 5).
Cöntürk böylece, bir tanım getirme çabasıyla ele aldığı öz ve biçimin birbirinden ayrılmaz unsurlar olduğu, buradan hareketle de ‘özcü’ ve ‘biçimci’ sınıflandırmalarının anlamsızlığı sonucuna varmış olur.
Özün Biçimi Belirlemesi:
Öz ve biçim üzerine yapılan yorumlarda aynı fikrin dile getirildiği konulardan biri de bir şiirdeki özün, o şiirin biçimini belirleyeceği; özlerin biçimleri getireceği konusudur. Şair ve eleştirmenlerin, öz ve biçimin birbirinden ayrı ayrı değerlendirilemeyeceği, ikisinin de bir bütünün parçaları olduğu konusundaki görüşleri gibi bu konu hakkında da bir uzlaşı içinde oldukları görülür. Zaten bir şiirde özün biçimi belirlemesi, özün beraberinde kendine uygun biçimi getirmesi, bir anlamda öz ile biçimin ayrı ayrı değerlendirilemeyeceği sonucunu da doğurur. Dolayısıyla, üzerinde uzlaşılan bu iki konu birbiriyle yakından ilişkilidir.
Erdal Öz’ün dergisinde kendisiyle yaptığı konuşmada Turgut Uyar özün kendine uygun biçimi getirmesi hakkında şunları söyler:
Söyleyeceklerinin yeni olduğunu sezen, bilen bir ozan, […] yeni biçimler kurmak zorundadır. Aslında bunlar birbirine bağlı. Yeni özler kendi biçimlerini birlikte getirirler. Zaten her soylu sanat ürünü kendi biçimini birlikte getirir ya. Bu, yeni özün, yeni biçimleri getirmesi kendiliğinden olur (Öz 1956b: 7).
Melih Cevdet Anday da, Fethi Naci’nin Dost dergisinde kendisiyle yaptığı konuşmada bu konuyla ilgili; “Yeni biçim, ortaya koymak istediğimiz bir özün arayıp bulduğu bir biçimdir” (Naci 1961: 14) diyerek, Turgut Uyar ile aynı görüşü paylaşmış olur. Anday, Şükran Kurdakul’un Ataç dergisinde, “Kolları Bağlı Odysseus” adlı şiir kitabı üzerine kendisiyle yaptığı konuşmada yine bu konuya değinir. Öz ve şiir anlayışı üzerine yöneltilen soruya şu sözlerle cevap verir: “Ozan belli bir düşün üzerinde araştırmalar yaparken güzel biçimleri yakalar. […] [B]u kitaptaki biçimi ben seçmedim, onu bana konum getirdi” (Kurdakul 1963: 6).
İlhan Berk, Yeditepe dergisinde Fahir Aksoy’un kendisiyle yaptığı konuşmada, kendisine yeni çıkan kitabı Otağ’daki yeni biçim denemeleri sorulduğunda; “Şiirin
biçimini, bende, çoğu anlatmak istediğim nedenler getiriyor” (Aksoy 1962: 8) diyerek, bir şiirde özün biçimi getirdiğini düşünenlerin arasına dâhil olmuş olur.
Nevzat Üstün ise Yeditepe dergisinde Ahmet Köksal’ın hazırladığı “On Şaire Dört Soru” anketinin sorularını yanıtlarken, örneklendirerek özün biçimi getirdiğine inandığını söyler:
Şair dış dünyadan aldığı izlenimleri kendi iç yapı açısından verir. Belli bir konu, belli bir tem, öz ortaya koyar. Bu özün ele aldığı konudan başlayarak kendince getirdiği bir biçimi oluyor. Örnek olarak bir kavga şiirindeki biçim, bu biçimin araçları olan kelimeler o şiirin konusu içinde bir anlam taşıyor. Bir sevi şiirinde ise aynı kelimeler bir başka anlamı getiriyor. Demek ki biçim doğrudan doğruya şairin aldığı izlenimleri bir öz olarak verme işinde en uygun olanaktır (Köksal 1961b: 9).
Öz ve biçim arasındaki ilişki, özün biçimi getirdiğine, belirlediğine dair yaygın düşünce, şiir değerlendirmelerinde de dikkate alınır. Memduh Balaban’ın 15 Mayıs 1959’da Varlık’ta çıkan “Şiiri Anlamak” adlı yazısı, eleştiri anlayışını açıklarken öz ve biçim arasındaki ilişkiye ısrarla değinmesi açısından önemlidir. Balaban yazısında, bir şiiri eleştirirken objektif bir değerlendirme yapabilmek için öz ve biçim arasındaki bağlantının iyi saptanmış olması gerektiğini söyler. Bunun için de, “öz biçimi getirir” düşüncesinden hareketle, öncelikle özün belirlenmesinin doğru olduğunu şu sözlerle dile getirir:
Bir sanat eserini yorumlar, ona bir anlam kazandırmaya çalışırken […] yapılacak ilk iş, önce salt sanatçının anlatmak istediği özü bulup çıkarmaktır. Biçim dediğimiz nedir? […] Biçim, özün süsüdür, ama gerekli bir süsüdür; yani iğreti değildir; özle içleşmiştir. Çağlara göre biçimlerde değişiklikler oluyorsa, özde de değişiklikler oluyor da onun için. […] Bir şiiri değerlendirirken onu biçimiyle birlikte özüne göre değerlendirmek zorundayız. […] Bir şiire kendi gerçekçilik, düşçülük anlayışımıza göre anlam verip de o şiiri severek ya da sevmiyerek değerlendirmek başka; şairin anlatmak istediğini ne biçimde verebilmiş olduğuna göre değerlendirmek başkadır. Eleştirmede önemli olan salt işin bu ikinci yanıdır, değil mi? (Balaban 1959: 11).
Celâl Sılay da bir başka tartışma konusu olan şiirin çevrilip çevrilemeyeceği meselesi üzerine Yeni İnsan dergisinde “Şiir Üstüne I” adlı yazısında fikirlerini dile getirirken, öz ve biçim arasındaki ilişkiye değinir. Şiirin bir başka dile çevrilemeyeceğini savunurken, Sılay’ın esas aldığı nokta, şiirdeki öz ve biçimin ayrılmazlığıdır: “Şiirin, başka dile çevrilememesinin nedeni budur. Şiir öz-biçim birliği içinde kurulur” (Sılay 1963: 14).
Sılay, salt biçim üzerine şiirini kurmuş olanları ise, biçimi özün getirdiği düşüncesinden hareketle eleştirir: “Derinleşilememiş bir özün biçimi üzerinde yapma değiştiricilik oyunları sanatı bozar; bu tür oyunlar modanın oyuncağı olur. […] Öz içinde derine gidemiyenin biçimde yapmak istediği şaşırtmacılık, gereksiz bir inkârcılıktır” (Sılay 1963: 14). Sılay Doğu ve Batı’da çıkmış olan “Şiirin Dar Kapısı” adlı yazısında da, şiirde yeniliği salt biçim denemelerinde yenilik olarak algılamış olanları benzer ifadelerle eleştirir:
Şiirin mayası olan ‘öz’e gelince, bunun, duygusunda biçiminde gizli olduğunu kavramaları için gereken sanatçı gücüne ermedikleri için öz ile biçimi ayrı anlamlarda aradılar, öyle duygudan, ya da düşünceden gelsin, bir şiirin biçim kuruluşu, önce özün, sanatçının yaratıcı gücü içinde formunu bulacağını bilemediler (Sılay 1956: 5).
Çağıltı dergisinde, “Şiir’de Öz ve 1950 Kuşağı” adlı yazısında Ümit Ölmez de özü dikkate almadan yapılan biçim denemelerini, özün biçimi getirdiği düşüncesine dayanarak eleştirir:
Sanat ve güzel yazında devrim, yenilik deyince biçimci (formaliste) bir düşünceye varışımız aynadaki herhangi bir görüntü kadar aldatıcı bir imgeye ulaşmamıza ve o görüntüden apayrı bir şey olan asıl gerçeği tanımamıza engel oluyor. Çünkü biz sanat ürünlerimizde öze değer vermesini bilmiyoruz. […] [E]ski biçimi yıkıyor, yerine yeni bir biçim, serbest, yahut biçimsiz bir şekil getirip artık yenileştiğimizi, bir devrim başardığımızı kurguluyoruz. […] Bence, biçimdeki devrim de özdeki yenilik kadar önemlidir. Ama, yalnız başına büyük bir değer taşımaz. Yeni bir özle birlikte yeni biçimler denenebilir (Ölmez 1955: 12).
Celâl Sılay’ın ve Ümit Ölmez’in yaptığı gibi, “biçimci” denilen şairleri eleştirirken özün biçimi getirdiği düşüncesinden hareket etmek, beraberinde kimi zaman özü birinci plana almayı da getirir. Yapılan bazı eleştirilerde, şiirin öz ve biçim birlikteliğinden oluştuğu kabul edilmekle birlikte, bu birliktelikte öze daha fazla önem verildiği ve biçimcilerin, şiirde biçimden önce gelen öze sırt çevirdikleri için eleştirildikleri görülür.
Attilâ İlhan, Çağıltı dergisinin 1955’teki “Şiir ve hikâyemizde Yeni Gerçek Anlayışı” adlı soruşturmasında, yeni özlerin yeni biçimleri getirdiği çalışmaları yenilik olarak kabul edebileceğini şöyle ifade eder: “Yenileme çabası bir biçim değiştirme çabası olmaktan çok bir öz değiştirme çabasıdır. Çünkü, alışılmış bir biçim eskitilmiş bir özün
görünüşüdür. Öz ve tutum değişecek ki biçim de değişsin” (Soruşturma 1955: 1). İlhan özü ön plana alan kendi şiir anlayışından hareketle de biçimcileri eleştirir:
Formalistler san’at eserini özünden ayrı bir biçim, san’atçılığı bir biçim ustalığı sayarlar. Bu bakımdan san’at eserinde özün ve özün öğelerini yapan duygu, düşünce, imge (imaj) ve benzeri şeylerin, duyarlığın ağır basmaması, gerilerde, arkalarda kalması gerektiğine inanırlar. […] Biz, özcü bir görüşe yattığımız için özü, ve giderek, özün öğeleri olan duyarlığı, duyguyu, imajı, düşünceyi ön plâna alıyoruz. Biçimi bunları ifade etmek için kullanıyoruz (Soruşturma 1955: 1).
Attilâ İlhan, İlhan Berk’in Günaydın Yeryüzü adlı şiir kitabını incelediği Kaynak’taki “ ‘Günaydın Yeryüzü’ne Dair veya Şiir’de Telifçilik” adlı yazısında ise, doğrudan, özü arka plana attığını, salt biçimsel denemelere giriştiğini iddia ettiği İlhan Berk’i eleştirir: “İlhan Berk, yeni kitabında, muhteva bakımından yine dairesi içinde kaldığı halde formunu bir adım daha öteye götürmüş; formu muhtevanın tayin ettiği çocuklarca bile malûm olduğu cihetle, bu gayret İlhan’ın aleyhine bir netice vermiş” (İlhan 1953: 11).
Şiirde özü ön plana alan isimlerden biri olarak Günel Altıntaş, Soyut’taki “Sanatçının Karar Verme Zamanı” adlı yazısına “Sanatın temel öğesi nedir?” sorusuyla başlar ve bu soruya ‘öz’ karşılığını vererek salt biçim denemeleri yapanları eleştirir:
Sanatın temel öğesinin ne olduğu sorusuna böyle karşılık verilince, biçimin önemi ikinci plâna atılmış oluyor. Yine, böyle bir karşılık, edebiyatın okurdan niçin koptuğu sorusunun da karşılığı oluyor. Giderek, biçim denemeleri olarak özetlenebilecek bir edebiyatın iyi şiirler (rastgeledir bu iyi şiirler) verip de, büyük ozanlar vermemesinin de açıklaması oluyor (Altıntaş 1966a: 2).
Bu sözleriyle Altıntaş, biçimcileri eleştirirken bir başka noktaya daha temas etmiş olur. Sanatta temel öğe olarak kabul ettiği öze önem vermeyen biçimcilerin, Türk şiirini olumsuz etkilediklerini, aynı zamanda okuru da edebiyattan uzaklaştırdıklarını vurgular.
Şiirde Biçimcilik:
Biçimci olarak tabir edilen şairlere karşı yapılan eleştiriler sürüp giderken, bu eleştirilere en kapsamlı yanıt, Cemal Süreya’dan gelir. Süreya “Biçimi Anlamak”
başlığını taşıyan Pazar Postası’ndaki yazısında öncelikle eleştirilerin hangi nedenlere dayandırıldığını özetler:
[Ş]airlerin çoğu şiirin mutlaka bir şey söylemesini, daha doğrusu fayda getirecek bir şey söylemesini istiyorlar. Buna kimsenin itirazı yok. Onlarla aynı fikirde birleşiyoruz. Çağımızın isterleri bunu gerektiriyor. Yalnız bu arkadaşlar işi ileri daha ileri götürüyorlar. Şiirin asıl niteliğini buna bağlıyorlar. Biçime önem vermeyi biçimcilik olarak anlıyorlar. Kendilerinin ve kendi beğendikleri şairlerin en biçimci şairler olduklarını akla getirmeden, canlarının istedikleri şairleri “formalist”likle, bir nevi “masturbasyon artistik”le suçluyorlar (Süreya 1957b: 6).
Cemal Süreya yazısının ilerleyen bölümlerinde kendi şiir anlayışında biçimin yerini, biçimden ne anlaşılması gerektiğini belirterek hem getirilen eleştirilere yanıt verir hem de eleştirenleri özcü tutumlarından dolayı kendisi eleştirir:
Özün, yani böylesi yazarların anladığı şekilde bir özün bir başına bir şiiri kurtardığı görülmemiştir. Ama biçimin bir başına böyle bir işi başarmaya çok kere gücü yetebilmiştir. […] [Ş]iirde öz, biçim diye bir ayırma yapan arkadaşlar bu ayırmayı nereden yapacaklarını bilemiyorlar ve özü savunurken çıkmaza düşüyorlar. […] Yine biçimin imkânları gelecek bu şairleri kurtaracak. Çünkü bir şiiri şiir eden o şairin genel fikir eğilimi değil, onun kişiliğinden ayrı olmayan özel perspektifidir. Yani biçim (Süreya 1957b: 6).
Cemal Süreya’nın bu yazısına yanıt, çok geçmeden Attilâ İlhan’dan gelir. İlhan, Dost dergisinde “ ‘Biçimi Anlamak’ Üzerine Yahut Şiir Anlamamak” adlı yazısında öncelikle, biçimi özün belirlediği düşüncesini bir çıkış noktası kabul ederek Cemal Süreya’nın şiirde biçimi ön plana alan anlayışını eleştirir:
[Ş]airin şiirini kılmak ve hele kendi kişiliğine ait subjektif bir estetik sentez kılmak için özüne en uygun gelen biçimi aranacağını, buna hakkı olduğunu; zaten her başarılı sanat eserinin özle biçim arasında bir denge, bir uygunluk kurulması gerektiğini bilir. Cemal Süreya özcülerin dediğini ya anlamamış ya anlatamıyor. Özcülerin, biçime göre öze verdikleri öncelik sırası aslında şirin oluşmasında gerçekten özün biçimden önce gelmesi ve biçimi tayin etmesi gerçeğine dayanıyor (İlhan 1958: 45).
Attilâ İlhan, yazısının devamında, Cemal Süreya’yı ve onun gibi şiirde biçimi ön plana alanları yine biçimci/formalist ifadesini kullanarak, şiir estetiğini bilmemekle suçlar. Salt biçimci bir anlayışla çağı yakalayabilecek şiirlerin yazılamayacağının altını çizer:
Şiiri yaşatan ana özellik biçim’dir dendi mi artık bütün özcü görüşlerin dışındayız; şiiri, kelimeleri anlamlarından bağımsız olarak bir oyun estetiğine sokmaya çalışan soyut ve formaliste bir davranışın içine giriyoruz. Bu davranış ise “çağının isterlerine” sırtını çevirmiştir. İlgilenmez. Hattâ sanatla toplumsal gidişler arasında bir ilinti görmez. Süreya ve benzerleri eğer bir çağ şiiri yapacaklarsa biçimcilik “dümenlerini” bırakıp öze ve öz estetiğine yaslanacaklar (İlhan 1958: 46-47).
Cemal Süreya ve Attilâ İlhan’ın yazıları, o dönemde öz ve biçim tartışmalarındaki kutuplaşmayı göstermesi bakımından son derece önemlidir. Biçimi ön plana alan şiir anlayışla biçimcilikle suçlanan Cemal Süreya, özcüleri eleştirir; özü ön plana alan şiir anlayışıyla Attilâ İlhan da biçimcileri eleştirir. 1950-1970 yılları arasında dergilerde bu konuyla ilgili çıkmış yazılara baktığımızda; biçimciliğe yönelik eleştirileri yazılarıyla, bu eleştirilere karşı bir savunma niteliği taşıyan yazılar karşılaştırıldığında, savunma yazılarının yok denecek kadar az olduğu görülür. Cemal Süreya, bu dönemde, biçimcilik suçlamalarına cevap veren şairler arasında en dikkat çeken isimdir. Buna karşılık, 1950’lerden başlayarak 1960’ların sonuna dek, biçimcilere yönelik eleştirilerin dergilerde çokça yer aldığı görülür. Başlarda biçimci/formalist denilerek yapılan bu eleştiriler, sonraları bu ifadelerin yanına İkinci Yeni eklenerek şiir tartışmalarında ağırlını hissettirmeye devam eder. Doğrudan İkinci Yeni’yi hedef alan yazılarda öz ve biçim meselesi öncelikli tartışma konularından birisidir. “İkinci Yeniler” ya da “İkinci Yeniciler” olarak tabir edilen şairler, öze önem vermemekle ve şiiri salt biçim olarak görmekle suçlanırlar.
İkinci Yeni’yi birçok yönden eleştirmesiyle dikkat çeken Asım Bezirci, Yeditepe dergisinin “İkinci Yeni ve Eleştirmeciler” adı altında yürüttüğü soruşturmada, İkinci Yeni’nin öz ve biçim konusundaki tavrını şu sözlerle ifade eder: “İkinci Yeni de çokluk biçime dayanıyor. Çokluk özü önemsemiyor, özden (geniş anlamıyla, ‘birey-doğa- toplum’ gerçeğinden, yaşamdan) uzaklaşıyor. Daha çok biçimle uğraşıyor” (Aksoy 1960f: 11).
Halûk Aker Devinim 60’taki “Şiirimizin Eksiği” adlı yazısında, İkinci Yeni şiirini kastederek “Bu şiir daha çok biçimle oynamış, yalın öz’e karşı çıkmıştır. Çok yerde biçim adına öz görmezliğe gelinmiştir” (Aker 1965: 1) diyerek İkinci Yeni’yi eleştirdikten sonra şiirde önce özün dikkate alınması gerektiğine dair düşüncesini şu sözlerle dile getirir: “Şiiri ilkin bir öz işi olarak görmek istiyorum. Biçim denemelerinin
yararını yadsımıyorum ama bu getirilen olanakların ancak öz’ü güçlü şairlerin işini yarayacaklarını ancak onların ekmeğini yağlayacaklarını söylemek istiyorum” (Aker 1965: 1).
İkinci Yeni’yi özü görmezden geldiği için eleştiren Ahmet Köksal, Yaşamak dergisinde “Şiirimiz Çıkmazda mı?” başlıklı yazısında, ancak toplumun sözcüleri olan şairleri gerçek şair olarak gördüğünü belirttikten sonra, İkinci Yeni şairlerinin toplum sorunlarından uzaklaşarak ve salt biçime ağırlık vererek Türk şiirini çıkmaza soktukları için eleştirir:
İkinci Yeni serüveni de göstermiştir ki, ussal nedenlere, kökü kendi ulusal ve düşünsel yaşama koşullarımızın gelişme temeline dayanmıyan yenilik çabaları ömürsüz kamlıya hükümlüdür. Salt sözcüklere yaslanmak, alışılmamış görüntüler avcılığı ardında yeni biçim oyunlarına girişmek, hele öze, anlama, yaşamaya sırt çevirmek kendi yaşama olanağını yok etmekten, gerçek bir çıkmaza girmekten öteye geçemiyor (Köksal 1964: 24).
Mehmet Yaşar Bilen de Ilgaz’da “Bu Kaçıncı Yeni” başlıklı yazısında tıpkı Ahmet Köksal gibi, toplum gerçeklerine, öze sırtını dönen İkinci Yeni şairlerinin şiiri bir çıkmaza sürüklediklerini düşünür:
Gelenekle, çevreyle, gerçekle ilgisi kesilmiş, okurlar nemegerek olmuş, daha da aşırısı şiirdeki özden, anlamdan uzaklaşmış biçim oyunlarıyla çıkmaza, anlamsızlığa girmiş bir şiir. Oysa kendilerine ikinci yeni adını veren bu ozanlar, şiirimize getirdikleri yeni deyiş ve biçim olanaklarını özle birleştirebilselerdi hiçte çıkmaza ve anlamsızlığa girmezlerdi (Bilen 1969: 21).
İkinci Yeni’nin Türk şiir tarihinde varlık gösterip bir süre sonra devrini tamamlamasının ardından, şiir tartışmalarında hâlâ İkinci Yeni’nin biçimci şiir anlayışı hedef alınarak eleştirilmeye devam edildiği görülür. Aydın Hatipoğlu Soyut’ta çıkmış olan “Yeni Gerçekçilik yeni Biçimcilik” adlı yazısında, İkinci Yeni’yi, Türk şiirine miras olarak biçimciliği bıraktığı için suçlar:
Edebiyatımız İkinci Yeni ‘illetine’ tutulduktan bu yana bir modadaır sürüp gidiyor genç ozanlar arasında: Biçimcilik. […] [Ş]akaydı modaydı derken bir çok kabiliyetin başını yiyen İkinci yeni tutkusu da “türlü çeşitli” etkiler ve sonuçlar getirerek gününü doldurdu. Doldurdu ama biçimcilik miçimcilik diye hâlâ sürüp giden yan etkilerinden yazınımızı kurtarma çabası da dayılara düştü (Hatipoğlu 1967: 14)
Hemen hemen her dönemde İkinci Yeni’yi birçok yönden eleştiren isimlerden biri olan Asım Bezirci de, Papirüs’teki “Bir Bitmeyen Ölüm” adlı yazısında, İkinci Yeni’nin şiir tartışmalarında hâlâ bitmeyen varlığına dikkat çekerek, İkinci Yeni’nin biçimci tavrını şu sözlerle eleştirir:
İkinci Yeni […] genellikle biçimci bir şiirdir: Tabiat-insan-toplum gerçeğiyle yani özle, yani anlamla, yani ideolojiyle bağlarını iyice gevşetmiş ya da koparmıştır. Bunun sonucu, belirli bir içeriği dışlaştırmayan biçimsel değiştirimler ile belirli bir özü kucaklamayan soyut imgeler çokluk şiirin amacı haline gelmiştir. Çevreyle, tarihle, kütleyle, düşünceyle, gerçekle ilişkilerin seyrelmesi ya da kesilmesi çokluk şiiri biçimciliğe götürmüştür (Bezirci 1968: 21).
1950-1970 yılları arasında çıkmış olan edebiyat ve sanat dergilerindeki yazılara baktığımızda, öz ve biçim meselesinin, üzerinde çokça durulan meselelerden biri olduğu görülür. Yeditepe’den Çağıltı’ya, Papirüs’ten Şiir Sanatı’na, Pazar Postası’ndan Yeni İnsan’a kadar birçok derginin sayfalarını bu meselenin tartışıldığı yazılara açması bu durumu kanıtlar niteliktedir. Özellikle o dönemde salt biçimsel denemeler yapan ve öze sırtını dönen şairlerin biçimcilikle suçlandığı yazıların çokluğu dikkat çeker. İkinci Yeni’nin gündeme gelmesiyle biçimcilik suçlamaları, tartışmaların odak noktası hâline gelir. İkinci Yeni, etkisini yitirdikten sonra dahi, bu suçlamaların devam ettiği görülür. Özü ön plana alan ve biçimi ön plana alan şiir anlayışlarının özcü ve biçimci olmak üzere kutuplaşmaya neden olduğu şiir dünyasında, getirdikleri eleştiriler ve yaptıkları suçlamalarla özcülerin baskın taraf olduğu söylenebilir. Dergi sayfalarında özcü anlayışla kaleme alınan yazılara karşılık, biçimci tarafın kendilerini savunan ya da özcüleri eleştiren yazılarının azlığı bu görüşü doğrular niteliktedir. Bu durum aynı zamanda, bu kadar büyük bir tartışma konusu olduğuna göre, o dönemde biçimci anlayışla çok fazla şiir yazıldığı, biçimciliğin yaygınlaşan bir anlayış hâline geldiği ve bundan fazlasıyla rahatsızlık duyulduğu sonucunu da doğurur. Tartışmalar yıllarca sürer. 1960’ların sonuna gelindiğinde hâlâ biçimciliği eleştiren yazılara rastlanır. Yıllarca süren tartışmaların bir sonuca bağlanamamasının bir nedeni de, öz ve biçim kavramlarında bir uzlaşmaya varılamayışıdır. Kavram yorumu getiren, tanımlama çabasına girişen çok az yazıya rastlanır. Bu yazılarda da tartışmalarda karşı kutupların tartışırken kullandıkları kavramlar üzerinde anlaşmaya varılamamış olmasına dikkat çekilir. 1960’ların ikinci yarısında hâlâ kavram yorumu ve tanımlama eksikliğine dikkat
çeken yazıların olması, bu eksikliğin giderilememiş olduğunu gösterir. Üzerine konuşulan kavramlarda uzlaşamayan tarafların, konuşulan konularda da uzlaşamadığı görülür. Öz ve biçim meselesinde neredeyse her şair ve eleştirmenin uzlaştığı düşünce; öz ve biçim arasında sıkı bir ilişki, ayrılmaz bir bağ olduğu düşüncesidir. Fakat bu ilişkide öz ve biçimden birine verilen ağırlık, özcülük ve biçimcilik tartışmalarını da beraberinde getirir.

H a n d e   K A R A P I N A R

Bu yazarın diğer makaleleri

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile