Welcome to Edebi Medeniyet : Ebedi Medeniyet   Hoparlörü tıklayıp seçtiğiniz alanı dinleyebilirsiniz Welcome to Edebi Medeniyet : Ebedi Medeniyet Powered By GSpeech
Edebi Medeniyet 
Ebedi Medeniyet
(Okuma süresi: 31 - 62 dakika)
Bunu okudun 0%

turk kahve2108

turk kahve2108
Kaynaklarda genellikle menşe ve doğuş yeri Yemen olarak gösterilen kahve, XVI. asırda Osmanlı’nın sosyal hayatında varlık göstermeye başlamıştır. İmparatorluğun başkentinde pek çok tartışmaya yol açan kahve, birçok âlime göre mükeyyifat içinde değerlendirilmiş; kimilerince haram, kimilerince helal olarak telakki edilmiştir. Klâsik şiir de bu tartışmalardan nasibini almıştır. Kahve aleyhtarları tarafından “kara su” olarak gösterilen ancak tiryaki şairler tarafından müdafaa edilen kahvenin, zaman içinde meşruiyet kazandığı görülmektedir. Kahvenin macerası, günümüz araştırmacılarının dikkatlerini çekmeyi başarmıştır. Akademik yayınların yanı sıra popüler tarzda kaleme alınan yazılarda da kahvenin üretimi, tarihi ve kültürümüze etkileri hakkında birçok bilgiye ulaşmak mümkündür.

Bu yazıda, kahve hakkında genel bilgiler verildikten sonra; muhtelif şairlere ait şiirler ışığında Klâsik Türk şiirinde kahvenin nasıl ele alındığı belirtilecek. Sonra İstanbul Araştırmaları Enstitüsü Şevket Rado yazmaları ŞR_000475/01 numarada kayıtlı bulunan “Hikâye-i Îcâd-ı Kahve-i Yemen” adlı eserin tam metni verilecektir.

  • 1. Kahvenin Lügat Anlamı

Kahve kelimesi, menşei tartışmalı Arapça bir kelime olarak karşımıza çıkar. Fakat pek çok araştırmacı kahvenin anavatanı olarak Habeşistan’ın “Kaffa” isimli bölgesini işaret etmektedir.3 Bu münasebete dayanarak “Kaffa” ve “kahve” kelimeleri arasındaki fonetik benzerlikten yola çıkarak yapılan etimolojik açıklamalar ise yetersiz kalmıştır.4 Kelimenin menşeindeki bu muğlak durum haricinde, kelimenin imlası noktasında dahi iki farklı şeklin mevcudiyeti dikkat çekmektedir. Osmanlı coğrafyasında yazılmış bazı yazmalarda kelime )=^( şeklinde h harfiyle yazılırken5 pek çok yazma ve matbu eserde ekseriyetle )6j^( şeklinde h harfiyle yazıldığı görülür. Buna karşılık lügatlerde kahve kelimesi birden fazla anlama sahiptir. Fakat temel anlam itibariyle “şarap”7 yahut “hamr”6 yani içki manasında kullanılmıştır. Bu anlamı kazanmasında, içen kişinin iştihasını kesme özelliği önemli bir yer tutar.8

Kahve kelimesi aynı zamanda “halis süt, gereği gibi tokluk ve rayiha (güzel ve hoşa giden koku)” anlamlarına da gelir.9 Ayrıca kahve, hem kahve ağacını hem meyvasını ifade etmek için de kullanılır.10 Kahve, taneleri kavrularak içilen bir sıcak içecek anlamını ancak 14. asırdan sonra elde edebilmiştir.11 Kahvenin bir içecek olarak Osmanlı kültür coğrafyasına girerek Türk diline kazandırdığı yeni terkipleri, tabirleri ve deyimleri göz ardı etmemek gerekir.

  • 2. Kahvenin Ortaya Çıkışı İle İlgili Rivayetler

Kahvenin bir içecek olarak ortaya çıkışı noktasında, muhtelif rivayetlerin mevcudiyeti ve buna mukabil tarihi vesikaların azlığı ve yetersizliği, araştırmacıların nihai ve kati bir neticeye ulaşmasına mani olmuştur. Elbetteki vesikaların ve belgelerin olmadığı yerde, efsane ve rivayetlerin nazar-ı itibara alınarak bir neticeye varılmak istenmesi gayet tabiidir.

Kahvenin zuhuru noktasında belli başlı rivayet ve yorumları şöyle sıralamak mümkündür:

İlk rivayete göre Yemen’deki bir manastırın çobanı, sürüdeki hayvanların geceleri uyumadığını ve sürekli hareket halinde olduklarını, dinç bir şekilde oradan oraya zıpladıklarını manastırdaki keşişlere anlatır. Manastırın idarecisi bu durumu çözmek için hayvanların yediği bitkilerin neler olduğunu öğrenmeleri maksadıyla, iki keşişi çobanla birlikte sürünün otlandığı yere gönderir. Keşişler ve çoban, gittikleri yerde kahve ağacını bulurlar. Ağaçtan topladıkları meyveleri suda kaynatıp içerler. Hayvanlarda olduğu gibi kendileri de bütün geceyi uyumadan ve herhangi bir yorgunluk hissine duçar olmadan geçirirler. Bu durumu manastırın idarecesine anlatırlar ve kahve ağacının bu özelliği sayesinde gece ibadetlerini kolaylıkla yerine getirmek ve gece nöbetlerinde uykusuzluk çekmemek için kahve içmeyi bir adet haline getirirler. Bu içecek zamanla tüccarlar tarafından “bir kez daha keşfedilerek” çevredeki bölgelere satılmaya başlanır. Böylelikle bütün dünyaya yayıldığı söylenir. Bu rivayetin sufi çevreler için dahi uyarlanmış şekilleri mevcuttur. Ancak burada, -ileride anlatılanlarla daha iyi anlaşılacak bir hususa dikkat çekmek gerekir ki-kahvenin çıkışının dinî bir zemine oturtulduğu açıkça görülmektedir. 12

İkinci rivayet ise Osmanlı’da daha geniş bir kabul görmüş ve kahve aleyhtarlarına karşı bir müdafaa vasıtası olarak kullanılmıştır. Bu rivayette, Şâzilî tarikatının kurucusu Şeyh Hasan El-Şâzilî (ölm. 656-1258) ile Şeyh Ali b. Ömer El-Şâzilî’nin (ölm. 821-1418) karıştırılarak bir anakronizmin meydana geldiği açık bir şekilde görülmektedir.13 Bu rivayete göre, Mağripten hacca gitmek için yola çıkan Şeyh Şâzilî, gemisinin fırtınaya yakalanması sebebiyle Yemen’de Muha (^) isimli yere yerleşmek zorunda kalır. Buradaki salgın hastalığı bir keramet eseri olarak yazdığı şifa ayetleri ve dualar sayesinde iyileştiren Şeyh Şâzilî’den Muha emirinin kızını da tedavi etmesi istenir. Emirin kızını birkaç gün yanında alıkoyan Şeyh Şâzilî ve genç kız hakkında çıkan dedikodular, zamanla halk arasında yayılmaya başlar. Vaziyet emire aksedince Şeyh Şâzilî’nin Evsab Dağına nefyine karar verilir. Şeyh ve dervişleri burada kahve ağacının meyvesini yiyip çekirdeğini suda kaynatarak içerler. Hayatları bu minval üzere devam ederken Muha’da uyuz salgını başlar. Halktan bazı kimseler bu hastalığın sebebini Şeyh Şâzilî’ye atılan iftiraya bağlayarak hem özür dilemek hem de şifa bulmak için dua almak niyetiyle Şeyh’i ziyarete giderler. Kendilerine kahve ikram edilir ve akabinde hastalığın bertaraf olduğunu müşahede ederler. Haber hızla Muha halkı arasında yayılıp emire ulaşır. Muha emiri de Şeyh’ten özür dileyerek hastalıktan kurtulmak maksadıyla dua talep eder. Böylece kahve vesilesiyle bu hastalık ortadan kalkar. Şeyh kahve pişirirken kahvenin taşarak etrafa dökülmesini, kahvenin bütün dünyaya yayılacağı şeklinde yorumlamıştır.14 Görüldüğü gibi bu rivayet de kahvenin zuhurunu dinî bir zemine oturtmaktadır. Yukarıda temas edildiği gibi daha sonra Osmanlı dünyasında dahi ziyadesiyle kabul gören bu menkıbe kahvecilerin piri olarak Şeyh Şâzilî’nin gösterilmesine sebep olmuştur.15 Yalnız kastedilen Şeyh’in Şeyh Hasan El-Şâzilî olduğunu unutmamak gerekir.

Bu rivayeti, Kâtip Çelebi’nin (1609-1657) Cihân-nümâ’sından mülhem bir şekilde özetleyen bir risaleyi de bildiri metnimize dâhil etmeyi uygun gördük.16 Her ne kadar bu risale M. Sabri Koz17 tarafından yayımlanmış olsa da hem metnin, rivayet için teferruatlı bir anlatıma sahip olması hem de o dönemde yaşayan kahve taraftarlarının ve aleyhtarlarının halinden bahsetmesi hasebiyle önemli olduğu kanaatindeyiz. İstanbul Araştırmaları Ensititüsü Şevket Rado Yazmaları arasında bulunan risale ŞR_000475/01 demirbaş numarası ile kayıtlıdır. 1250-1834/1835 tarihleri arasında yazılan metni günümüz Türkçesine yakınlaştırarak tekrar okuduk. Ayıca metinde yer alan, Arap yarımadasını ve Yemen’i gösteren harita ise hadisenin cereyan ettiği toprakları gözler önüne sermektedir.

Üçüncü rivayete göre ise Hz. Muhammed, amansız bir hastalığa yakalanmıştır. Bu hastalıktan kurtulabilmesi için vahiy meleği Hz. Cebrail kendisine sıcak bir içecek olarak kahveyi getirir. Hz. Muhammed bu sıcak mayi sayesinde tekrar sağlığına kavuşur. Bundan sonra da kahve Müslümanlar arasında yayılmaya başlar.18 Bu rivayete benzer bir başka rivayet daha vardır. Her iki rivayetin de bir peygambere istinad etmesi dolayısı ile aynı maddede ele alınmışlardır. Hz. Süleyman bir sefer esnasında rastladığı şehir ahalisinin salgın bir hastalığa yakalandığını görür. Hz. Cebrail’in tevcihiyle kahve çekirdeklerini kavurarak halka içirir ve böylece hastalık sona erer. Ancak bu içecek zamanla unutulup gitmiştir.19 Her iki rivayetin kronolojik olarak farklılığı bariz iken her iki anlatının da bir peygambere dayanması ve “şifa verici” özelliğinin vurgulanması dikkat çekicidir.

Dördüncü rivayette iki isim ele alınacaktır. Bunlardan ilki Şâzilîlerden Ebu Bekir b. Abdullah El-Aydarûs (ölm.990-1582)’tur. El-Aydarûs bir seyahat esnasında tanıma fırsatı bulduğu bu içeceği çok sevmiş ve müritlerine dahi tavsiye etmiştir. Bu suretle kahvenin yaygınlaştığı düşünülmektedir. İkinci isim ise Fakîh Muhammed b. Saîd El-Zebhânî (ölm. 875-1470-1471)’dir. Kahve’nin El-Zebhânî vasıtasıyla Aden’e getirilmiş olduğu böylece Yemenliler tarafından tanındığına dair bir rivayet de mevcuttur.20

Beşinci rivayet ise Eser-i Şevket olarak bilinen bir lügatte yer almaktadır.21 Lügatteki kahve maddesinde geçen bu hikâyeye dikkatleri ilk defa çeken muhtemelen Halil Erdoğan Cengiz’dir.22 Lügatteki maddede anlatılanlar aslında Mehmed Şevket Efendi’nin “manzûru” olmuştur. Kayda göre Yemen’de yaşayan iffetsiz bir kadın pek çok kimselerin nasihatlerine kulak asmayıp zinadan vazgeçmez. Bu hal üzere ölen kadının naaşı, ne Müslümanlar tarafından ne de Hristiyanlar tarafından kabul görmüştür. Nihayetinde bir yere atılıp bırakılan cesedi bir şeyh tarafından keşf olunup dergâha getirtilmiş ve usulünce techiz edilip defn edilmiştir. Bu kadının ferci üzerinde bir ağaç zuhur eder ve bu ağacın meyvelerini kaynatarak içen Şeyh, bir gün bu işi dervişlerinden birine tevdi eder. Fakat derviş şeyhinin tenbihlerine rağmen meyveleri kaynatırken taşırır. Şeyh ise bu hadiseyi bütün insanların kahveye müptela olacağı şeklinde yorumlar. Burada kahvenin taşması ile şöhretinin ve tesirinin bütün dünyaya yayılacağı hususu, bildiri metnine de dâhil ettiğimiz rivayette de aynı şekilde geçmektedir. Şeyh Şâzilî de kahveyi pişirirken taşıp dökülmesini “işbu kahve cümle etrâfa şâyi‘ olmağa delâletdir.”23 şeklinde açıklamıştır. Bu iki yorum arasındaki benzerlik dikkat çekicidir.

Bu bölümde ele alınan rivayetler, kahvenin menşei ve zuhurunu izah etmek için asırlar içerisinde meydana gelmiştir. Elbetteki tarih ilmi nokta-i nazarından sıhhatleri tartışmalı olsa da kahvenin kültür tarihine ışık tuttuğundan ve halkın inanışlarını yansıttığından şüphe edilemez.

  • 3. Kahvenin Dünya Sahnesine Çıkışı ve Osmanlı’da Uyandırdığı Akisler

Kahve, 14. asırda Yemen’de bir içecek olarak ortaya çıktıktan sonra zamanla Mekke ve Medine ahalisinin de tercih ettiği bir içecek olmuştur. Yemenli talebelerin Mısır’daki El-Ezher Üniversitesi’ndeki tahsilleri sırasında kahve içmeleri vesilesiyle 16. asrın başlarında kahve tüketiminin Mısır’da yaygınlaşmaya başladığı görülür. Lâkin kahve İslam dünyası için yeni bir içecektir ve lügat anlamındaki “hamr ve şarab” manaları, bu yeni lezzete şüpheyle bakılmasına sebep olmuştur. Dindar Müslümanlar tarafından hoş karşılanmayan kahve henüz ulema tarafından açık bir şekilde haram edilmediğinden “beytü’l-kahve” adı verilen mekânlarda satılıp içilmekteydi. Ancak Mekke muhtesibi Hayır Bey’in bir gece vakti cami kenarında toplanıp kahve içenleri görmesi üzerine kahvenin aleyhine ilk hareketler başlamış oldu. Mekke’deki ulemanın da desteğiyle içilmesi yasaklanmasına rağmen kahve tiryakileri, Memlûk Sultânı’nın fermanındaki muğlak ifade sayesinde bir nebze nefes alabilmiştir.24

Mısırda cereyan eden olaylar yüzünden kahvehane sahipleri ve kahve muhipleri hayli mağdur olmuşlardır. Bu hadiseler, Çivizâde Mehmed Muhyiddin Efendi (ölm. 1547) Mısır Kadısı olduğu sırada Şihâbüddin ibn Abdi’l-Hak es-Sinbâtî’nin (ölm. 1586/1587) kahvenin haram olduğu yönündeki açıklamaları ve bir grup mutaassıbın kahvehanelere zarar vermeleri ve içindeki insanları hırpalaması üzerine çıkmıştır. Fakat Çivizâde’nin kahve lehinde verdiği fetva bir süreliğine de olsa kahve tiryakilerini rahatlatmıştır.25

Kahve’nin güneyden kuzeye doğru süren yolculuğunun İstanbul’a ne zaman ulaştığı noktasında kesin bir tarihten söz etmek mümkün değildir. Çünkü kaynakların verdiği tarihlerin birbirini tutmadığı açık bir şekilde görülür. Kâtip Çelebi (1609-1657), Mîzânu’l-Hak fî İhtiyâri’l-Ehakk isimli eserinde 1543 yılında İstanbul’a gelen kahve yüklü gemilerin batırıldığından bahseder.26 Hafız Hüseyin Ayvansarâyî’nin Mecmû‘a-i Tevârîh adlı eserinde “Kahvehane-mahall-i eğlence” (959) mısraı ise İstanbul’daki ilk kahvehanenin açılış tarihini 1551/1552 olarak göstermektedir.27 Peçevî İbrahim Efendi ise kahvenin 1554 tarihinde İstanbul’a geldiğinden bahseder.28 Bir başka kayda göre ise kahve, 1543 yıllarında Habeşistan valisi Özdemir Paşa tarafından Yemen yoluyla İstanbul’a getirilmiştir.29 Bütün bu tarihlerden yola çıkarak kahvenin, Kanuni Sultan Süleyman’ın (1494-1566) saltanatı esnasında İstanbul’a geldiği ve yaygınlaştığı anlaşılır.

Halepli Hakem ve Şamlı Şems’in açtığı kahvehanelerle tanışan İstanbul halkı kısa sürede bu karasuya müptelâ olmuştur. Fakat Kanûnî Dönemi’nin en önemli ulemasından olan Şeyhülislam Ebûssuûd Efendi (1490-1574) kahvenin hurmetine ve kahvehanelere gidenlerin fasıklığına dair fetvalar vermiştir.30 Ebussuûd Efendi’nin kahvenin aleyhinde olduğuna işaret eden bir diğer hadise ise İstanbul’a kahve getiren gemilerin batırılması için emir vermesidir.31 Kahvenin XVII. asrın sonlarına kadar bazen yasaklanıp bazen de müsaade edilerek hayatına devam ettiğine şahit oluyoruz. Yukarıda da temas ettiğimiz gibi Şeyhülislam fetvasıyla yasaklanan kahve zamanla ilmiye sınıfı içerisinde de taraftarlar bulmaya muvaffak olmuştur. Şeyhülislâm Bostan-zâde Mehmed Efendi’nin kahvenin helal olduğuna dair verdiği manzum fetva dikkatleri çekmektedir.32 Bu fetvanın akabinde kahvenin istihlâkindeki serbestî artmış oldu. Daha sonra I. Ahmet’in saltanatı döneminde de (1603-1617) kahvenin yasaklanması mevzubahis olmuşsa da yasak devam ettiril(e)memiş ve kahve bütün memâlik-i Osmâniye’de halkın mergub tuttuğu bir içecek olmuştur. Bu esnada XVII. asrın başlarında İngilizlerin vasıtasıyla Osmanlı pazarlarına giren “tütün”, kahve ile birlikte tüketilir olmuştu. Bu yüzden kahvehaneler tütün dumanıyla dolmuş ve göz gözü görmez hale gelmişti. Aslında bazı hastalıklara şifa olur gayreti ve niyeti ile satılmaya başlanan bu bitki, zamanla ehl-i keyfi kendine tiryaki etmiştir. Kahve ve tütünün halk tarafından gördüğü bu rağbete rağmen, IV. Murat’ın saltanatı esnasında çıkan bir yangın (2 Eylül 1633) kahvenin tarihindeki en büyük yasağa sebebiyet verdi. Aslında başından beri kahvehaneler, devlet icraatlarının tenkit edildiği, hükûmetlerin aleyhinde birtakım planların ortaya atıldığı yerlerdi. Yönetim bundan haberdar olduğu için rahatsızlık duyuyor ve ilk fırsatta kapatılmaları için yasaklar ilan etmekteydi. IV. Murat Dönemi’nde de bu şekilde olmuş; yangın vesilesi ile devlet erkânının ihmalkârlığı hakkında kahvelerde dile getirilenler, yönetimi rahatsız etmiş olmalıdır. Ancak IV. Murat’ın bu yasakların icrası noktasında bütün ülkede tatbik ettiği sert siyaset halkı ciddi anlamda korkutmuş ve yıkılan kahvelerin yerine bekâr odaları, debbağlar ve nalbantlar inşa edilmiştir. Bu yasaklar şairlerin yazdığı hicviyeler ve halkın hoşnutsuzluğuna rağmen taviz verilmeksizin devam ettirilmiştir. Pek çok kişi yasağa uymadığı için idam yahut infaz edilmiştir. IV. Murat’ın akabinde tahta geçen Sultan İbrahim’in (16391648) saltanatı döneminde de devam eden yasaklar, IV. Mehmet (1648-1688) döneminde son bulmuştur. Bu tarihten sonra kahvenin tamamen serbest bırakıldığı görülmektedir. Zaten devlet erkânından halkın en fakir tabakasına kadar herkes tarafından tüketilen ve ikram edilen kahve, sosyal ve kültürel anlamda sarsılmaz bir mevki kazanmıştı.33

Avrupalılar bu ithalat maddesini ilk zamanlar Mısır’daki limanlardan temin etmekte idiler. Fakat Mısır’dan İstanbul’a gelen kahvenin miktarındaki düşüş fiyatları arttırdı. Osmanlı Devleti de buna mani olmak için Mısır limanlarından Avrupalı tüccarlara yapılan satışları menetti. Bunun üzerine Avrupalılar yüzlerini Yemen ve çevresine çevirdiler. Ancak Osmanlı Devleti buradan yapılacak satışların men’i noktasında da birtakım tedbirler almaktan geri durmadı.34 Avrupalıların sonraki yıllarda Brezilya’da üretmeye muvaffak olacağı kahve zamanla dünya çapında bir rağbete mazhar olacaktır.

Netice itibariyle Osmanlı topraklarında neşv ü nema bulan bu sıcak mayi, avam ve havasın zihninde hem maddi hem de manevi bir kültür taşı olarak yerini almayı başarmıştır. Bunu daha iyi görmek için dönemin yazılı kaynaklarını tetkik etmek yeterli olacaktır.

  • 4. Klasik Türk Şiirinde Kahve

Ortaya çıktığı ilk andan itibaren insan zihnini uyanık, canlı tutan küçük bir tanenin masumiyetine rağmen insanlar arasında bu kadar fırtınalar, fitneler koparacağını onların canlarına kastedeceğini, kelleler uçuracağını bununla birlikte el üstünde tutulacağını hiç kimse tahmin edemezdi.

Kahve, şarap gibi keyif verici bir madde olmasına rağmen klasik Türk edebiyatında şarap kadar kendine yer bulamadığını söyleyebiliriz. Kahvenin şaraba göre çok daha yeni ortaya çıkan bir içecek olması şarabın yüzyıllardır süren bir geleneğinin bulunması, tasavvufî, felsefî, efsanevî yönlerden divan şairleri tarafından çok sık işlenmesi klasik şiirde kahvenin her zaman ikinci planda kalmasına neden olmuştur. Kahve ağacının, kahvenin yeryüzünde çok daha erken keşfedilmesi bu görüşün geçerliliğini yitireceğini düşündürebilir ancak kahve ağacı, kahve taneleri çok daha erken dönemlerde de keşfedilmiş ve yeryüzüne yayılmış olsa bile onun klasik Türk şiirinde şarap karşısında ikinci kalacağı gerçeğini değiştirmez. Nitekim şarap aklı devre dışı bırakıp duyguları ön plana çıkartırken kahvede tam tersi bir durum söz konusu olup aklı, zihni her daim uyanık tutmaktadır. Divan şairleri her zaman rindâne bir hayatı, duyguları, aşkı, derbederliği tercih ettiklerinden şarabı şiirlerine daha fazla konu etmişlerdir.

Klasik Türk şiirinde kahveyi konu alan müstakil şiirler bulunmakla birlikte daha çok şarap ile kıyaslanmış ve şarabın birçok -genel itibariyle-özelliğinin kahveden olduğu vurgusu yapılmıştır. Kısmen tam tersi durumda söz konusudur.

Yazımızın bu bölümünde divan şairlerinin kahveyi ele alışları, kahvenin, kahvehanenin birtakım vasıfları örnek beyitlerden hareketle ele alınacaktır:

  • 4.1. Kahveye misk, gül suyu vs. katılması

Günümüzde farklı şekilde aromalandırılan kahve türleri olmakla birlikte Osmanlı toplum hayatında kahvenin içine misk, anber, gül suyu, kakule vb. birtakım maddeler katıp kahveye farklı bir tat ve koku vermek eski âdetlerden biri olarak karşımıza çıkmaktadır.35

‘Anber-i hâl-i lebi kıldı mümessek tab‘ım

İçse ol şevk ile kahve n’ola fincân fincân

  • b. 58, Ahmed Sâdık Zîver Paşa36

Sevgilinin dudağındaki ben tabiatımı misk kokulu eyledi. O şevk ile yaradılışım, tabiatım fincan fincan kahve içse buna şaşılır mı?!

Gâh olur kahve-i müşkîne ider ragbetler

Gâh rindâne çeker bâde-i ahmer hâme

k.30/5, Gani-zâde Nâdirî37

Kalem bazen misk kokulu kahve ister bazen de bir rind gibi kırmızı şarap içer.

Kahve fincânı tokındı leb-i dil-dâra meger

Serpilüp gül suyı cûş itdi yakıldı micmer

hammamname IX/1, Beliğ (Yenişehrli)38

Sevgilinin dudağına kahve fincanı dokundu yoksa gül suyu serpilip cûş edip micmer mi yakıldı?!

  • 4.2. Hacıların Hacc dönüşü misafirlere ikramı

Hacca gidecek insanların uğurlanması, hacdan dönüşlerinde ise toplu halde karşılanmaya gidilmesi eski geleneklerimizdendir. Bununla birlikte hacdan dönen hâcilerin de eve gelen ziyaretçilere, misafirlere ikramda bulunması yine kadîm âdetlerden biri olarak herkesin malumudur. Yapılan ikramlar daha çok zemzem suyu ve hurma olmakla beraber kahvenin keşfi ile birlikte Yemenin Arabistan yarımadasında olması ve dönemin en büyük kahve limanlarının Muha ve Cidde olması hasebiyle hâcilerin hacdan getirdikleri kahvelerde misafirlere ikram edilecek ürünler arasındaki yerini almıştır. Kahvenin ortaya ilk çıktığında sadece belli bir coğrafyada yetiştirilmesi ve her evde kahvenin bulunmaması onun ne kadar kıymeti hâiz bir içecek olduğunu bu yüzden gelen misafirlere ikram edildiğini göstermektedir. Lebîb’e ait aşağıdaki beyit bize bu durumu özetlemektedir.

Bu Hacı Yûsuf Efendi kufûl idüp hacdan

Virür ahibbeye bir sâde kahve-i Yemen’i

kıt.4 /1, Lebîb39

Hâci Yûsuf Efendi hacdan döndükten sonra dostlarına (ordan getirmiş olduğu) sade bir Yemen kahvesi verir.

  • 4.3. Ramazan ayında kahve içme

Şarabın haram olması her ne kadar Kur’ân-ı Kerîm’de âyetlerle sâbit ve Osmanlı tebaasında Müslümanlara yasak olsa da içki içen Müslümanlar Ramazan ayı geldiğinde bu ayın kutsiyetine binâen içki içmeyi terk etmişlerdir ancak bunun yerine ona alternatif olarak gördükleri keyif verici başka bir içeceğe, kahveye yönelmişlerdir. Bu durum divan şairlerinden Ahmed Sâdık Zîver’de şu şekilde karşımıza çıkmaktadır.

Bu üç aylarda zarîfân müselles yerine

Kahve içmekdedir iftârda üçer fincân

  • k. 27/38 Ahmed Sâdık Zîver Paşa40

Üç aylarda zarifler müselles yerine, iftarda üçer fincan kahve içmektedir.

Nûş-ı sahbâya bedel kahve içerler rindân

Câm-ı mey yerine 'arz itmede fincan ramazân

  • k. 43/6 Ahmed Sâdık Zîver Paşa41

Rintler şarap yerine kahve içerler. Ramazan ayında şarap kadehi yerine fincan gözükmektedir.

Böyle bî kaydsın ammâ geliyor mâh-ı sıyâm

Hâzır olmuş şeker ü kahve vü tönbâki mi var

g.25/6, Bursalı İffet42

Ramazan ayı gelmesine rağmen çok rahatsın ama, (evde) hazır şeker, kahve ve tütün mü var.

  • 4.4. Kahve =Zihni uyanık tutması

Kahve, şaraptan farklı olarak aklî, zihnî melekelerin kullanımını engelleyen, sınırlayan bir içecek olmaktan ziyade aklî, zihnî faaliyetleri daha da diri, canlı, uyanık tutan bir özelliğe sahiptir. Bundan dolayıdır ki Osmanlı toplum yapısında özellikle de gece vakti birtakım faaliyetlerde bulunmak zorunda olan müderris, bekçi, zahit, derviş vs. gibi zümrelerde kahve tüketimi zihni uyanık tutmasından dolayı çok fazla tercih edilmiştir.

İrte derse çıkamaz gice kitâba bakamaz

Eger içmezse müderris iki fincân kahve

muk. 65/2, Nev'î43

Müderris eğer iki fincan kahve içmezse, gece kitaba bakamayacağı için (derse hazırlanamayacağı için) ertesi gün ders anlatmaya gidemez.

Pâs-bânı kahve nûş eylerse def’-i hwâb içün

Kelle-i hâkân-ı Çîni ana fincân eylesün

k.40/38, Gani-zâde Nâdirî44

Gece bekçisi uykusunu dağıtmak için kahve içerse Çin hakanının kellesini o kahveye fincan eylesin.

  • 4.5. Kahve =Soğuktan korunma, içini ısıtma

Kahvenin uyarıcı etkisinin yanında, sıcak tüketilen bir içecek olmasından kaynaklı olarak onun kışın soğuk günlerinde çok daha fazla tüketildiğini görmekteyiz.

El ayak tutmaz oldı sermâdan

Kahve nûş oldı cümle ehl-i safâ

k.80/8, Gelibolulu Âlî45

Soğuktan dolayı, eller, ayaklar tutmaz olunca bütün safa ehli kahve içmeye içicisi oldu.

  • 4.6. Sıcakkanlı bir dost

Kahve, münferit olarak da tüketilen bir içecek olmasına karşın daha çok bir cemiyette, mecliste, kahvehanede içilen bir içecektir. Ümîdî’ye ait aşağıdaki beyitte de kahve, insanları kendine ısıtan, sıcakkanlı bir insan gibi düşünülmektedir.

Kendüye bezm-i safâda ısıdur yârânı

Sâkiyâ kahve-i nâbun ısıcakdur kanı

g. 215/1 Ümîdî46

Ey sâki! Saf kahvenin kanı sıcaktır (bu yüzden) dostları safa meclisinde kendine ısıtır.

  • 4.7. Kahve ile tütünün bir arada kullanılması

Farklı coğrafyalarda keşfedilen ürünler olmakla birlikte özellikle kahvehanelerin açılmasıyla genellikle beraber tüketilen kahve ile tütünü Erzurumlu Zihnî afyon ile bengden daha üstün görmektedir.

Biz bir kurı duhân ile bir kahve almışız

Biz düşmedik bu meclisin afyon u bengine

g.289/5, Erzurumlu Zihnî47

Biz bir kuru tütün ile kahve almışız. Biz bu meclisin afyon ve bengine muhtaç değiliz.

  • 4.8. Kahve =Saf yaratılışlı, eşsiz, genç bir güzel

Divan şairleri kahveyi tasvif ederken daha çok karalığından, kara yüzlülüğünden dem vurmuşlardır. XVI. yüzyılda kahvenin Osmanlıda görülmeye başlaması ve kahvehanelerin sayılarının artmasıyla birlikte insanların buralara akın etmesi şairler tarafından kahve için saf yaratılışlı, eşsiz, genç bir güzel görme olarak değerlendirilmiştir. Bunda kahvehanelerde çalışan genç, sakalsız kahveci çıraklarının etkisi büyüktür. Çünkü kahvehanelerde çalışan çıraklar mutlaka genç ve sakalsız olmak zorundadır.48

Su gibi pâk-meşreb bir cüvân-ı bî-bedeldür kim

Ayağına akıtdı anun içün kahve-nûşânı

g.326/4, Süheylî49

(Kahve) su gibi saf, temiz yaratılışlı ve benzersiz, eşsiz bir genç (güzel) olduğundan dolayı bütün kahve içenleri ayağına akıttı (topladı).

  • 4.9. Kahve =Âşık

Klasik Türk şiirinde yer alan âşık tipinin mutlaka canlı bir şahıs olması gerekmemektedir. Bunun yanında âşık sevgiliye ulaşmaya çalışan cansız birtakım varlıklardan da oluşabilip böyle bir durumda bu cansız varlıklar kişileştirilir. Erzurumlu Zihnî de kahveyi kişileştirip sevgilinin ayva tüylerinin tutkunu olmaktan dolayı sevda çeken bir âşık gibi değerlendirir.

Ne issi kanludur la‘l-i leb-i dil-dârdan geçmez

Hat-ı cânânenin meftûnudur sevdâ çeker kahve

g.290/5, Erzurumlu Zihnî50

Kahve, ne sıcakkanlıdır ki sevgilinin lal renkli dudağından geçemez. Kahve, sevgilinin ayva tüylerinin meftunu olduğundan dolayı sevda çeker.

Yandı yakıldı gubâr oldı reh-i ‘ışkunda

N’ola bûs-ı lebüne olsa da şâyan kahve

g.241/6, Vahyî51

(Ey sevgili!) Kahve, aşkının yolunda yanıp, yakılıp toz olduğundan dolayı dudağını öpmeye lâyık olsa buna şaşılır mı?!

  • 4.10. Kahve =Kara su

Kahvenin klasik Türk şiirinde en fazla benzetildiği unsurlardan biri onun kara su olduğudur. Bu durum Antepli Aynî’de şu şekilde karşılığını bulur:

Virdigi kahve degil bir kara sudur billâh

Kahvecibaşımızın zarfına mazrûfına yuf

g.112/6, Antepli Aynî52

Kahvecibaşımızın verdiği billâhi kahve değil kara bir su (olduğundan dolayı onun) fincanına da fincanın içindekine de yuf olsun.

  • 4.11. Kahve =Kara yüzlü

Rengi itibariyle siyah olan kara yüzlü, günahkâr bir kişiye benzetilen kahveye kahvecinin değil de meyhâne pîrinin, kahvenin külahını tekbirleterek ona tövbe ettirmesi onun kara yüzlülerden olmasını engellemek, doğru yolda gitmesini sağlamak adına yapılan bir eylemdir. Nitekim aşağıdaki beyitte Âl-i İmrân Sûresinin 106. âyetine atıfta bulunulmuştur: “Gün gelecek kimi yüzler mutluluktan ağaracak, kimi yüzler de kararacaktır. O gün yüzleri kararanlara ‘Demek siz önce iman edip ardından inkâr ettiniz. Öyleyse inkârcılığınıza karşılık tadın bakalım bu azabı!’ denecektir.”53 (Kur’ân, Âl-i İmrân, 3/106)

Bön olma salma süveydâna kahve sevdasın

O kara yüzlüden insâna bir ziyan ancak

kıt’a.106/4, Gelibolulu Âlî54

Ahmaklaşıp kalbindeki süveydâya (sakın) kahve sevdasını yerleştirme. (Çünkü) o kara yüzlüden insana ancak bir zarar ulaşır (gelir.)

Pîr-i mey-hâne külahın yine tekbîrledüp

Kahve-i rû-siyehe tevbe virür fincana

g. 315/5, Bosnalı Sâbit55

Meyhanenin pîri kara yüzlü kahveye külâhını (tâcını) yine tekbirletip fincana tövbe ettirir.

  • 4.12. Kahve =Kara yüzlü rakîb

Klasik Türk şiirinde Yemen kahvesinin kara yüzlü rakibe56 pîr-i mugânın kızı olarak değerlendirilen şarabın ise gül yüzlü bir sevgiliye benzetilmesi renklerinden, tatlarından, şekillerinden kaynaklı bir durumdur. Kahvenin tadının acı ve renginin siyahlığından dolayı divan şairleri kahveyi divan şiirinin en sevilmeyen tiplerinden olan rakibe benzetmişlerdir. Şarap ise gül renkli (kırmızı), tatlı, insanları kendinden geçirmesi aynı zamanda parlak olmasından dolayı divan şairlerinin ulaşmak istedikleri nihaî hedefe sevgiliye benzetilmiştir. Ayrıca Osmanlıda zaman zaman uygulanan şarap içme yasaklarından dolayı içki içenlerin kahveye yönelmeleri de kahvenin âşık ile sevgili arasına girmeye çalışan kara yüzlü bir rakîb gibi değerlendirilmesine yol açmıştır.

Kahve-i kışr-ı Yemen oldı rakîb-i rû-siyâh

Duhter-i pîr-i mugân bir çehresi gül-gûn nigâr

g. 127/4, Peşteli Hisâlî57

Yemen’in kabuklu kahvesi siyah yüzlü bir rakib iken pîr-i mugânın kızı gül çehreli bir sevgilidir.

  • 4.13. Kahve =Karalar mülkünün sultanı

Kahve, menşei olarak ekvatoral bölgede yetişen (Etiyopya, Yemen) bir bitki ve bu bölgelerde bulunan insanların ten rengi itibariyle siyahî ya da esmer olması hasebiyle kahve, karalar mülkünün sultanı olarak değerlendirilmiştir.

Egerçi esvedânda rû-sepîdân neş’e bulmazlar

Ve-lâkin karalar mülkinde san sultândur kahve

g.173/9, Tokatlı Kânî58

Her ne kadar beyaz yüzlüler, karalar içerisinde neşe bulmasalarda kahve, karalar mülkünde sanki bir sultandır.

  • 4.14. Kahve =Yarasa

Kahvenin siyah renkli olması daha çok akşamları sohbet ortamlarında tüketilmesinden dolayı divan şairleri kahveyi yarasaya (huffâş) benzetmişlerdir. Nitekim yarasalarında kahve gibi siyah renkli olması sadece gece vakti uçmaları, gündüz ortaya çıkmamaları genellikle toplu hâlde bulunmaları bu benzetmenin vech-i şebehleri olarak gösterilebilir. Kelâmî’nin aşağıdaki beyti bu durumu gözler önüne sermektedir.

Eyler oldı gece huffâş gibi kahve tulû‘

Gizlenür pertev-i mihr olsa cihâna memlû

g. 279/3, Kelâmî59

Kahve, yarasa gibi geceleyin ortaya çıktı. (kahve) dünya güneş ışıklarıyla dolu olduğunda gizlenir.

  • 4.15. Kahve =Karga

Rengi itibariyle şarabı kızıl bir papağana kahveyi ise kargaya benzeten divan şairleri insanların şarap yerine kahveye yönelmesi, kahve içmesi eleştirilmiştir. Ayrıca şarabın kızıl bir papağan kahvenin de karga olarak tasvir edilmesinde iki canlının sesleri de rol oynamaktadır. Nitekim şarabın kadehe dökülürken çıkartmış olduğu sesle -kulkul-ı mînâ- kahvenin fincana dökülürken çıkartmış olduğu ses arasında da estetik anlamda farklılıklar vardır.

Kahve devrinde çekildi gitdi sâgardan şarâb

Kondı hayfâ âşiyân-ı tûtî-i âle gurâb

g.9/1, Şeyhî Mehmed Efendi60

Yazıklar olsun ki kahve devrinde kadehten şarap çekilip gitti. Kızıl papağanın yuvasına karga kondu.

  • 4.16. Kahve =Kara kuş

Osmanlıda şarap yasağının zaman zaman katı bir şekilde uygulanmasıyla birlikte şarap içen ehl-i keyf erbabı bu ihtiyaçlarını kahve içerek kısmen gidermektedir. Bir av sahnesinin tasvir edildiği aşağıdaki beyitte kahve fincan avlayan bir kara kuş gibi düşünülmüştür.

Çakıra mürg-i safa ok atmag olaldan yasag

Kahve gûyâ bir karakuşdur ider fincân şikâr

g.110/5., Derzî-zâde Ulvî61

Çakıra (atmaca, şarap) safa kuşuna ok atmak yasak olduğundan beri kahve sanki siyah bir kuş olup fincan avlar.

  • 4.17. Kahve =Tutulmuş ay

Şarap ile karşılaştırılan kahve, XVII. yy şairlerinden Azmî-zâde Hâletî tarafından tutulmuş ay buna karşılık şarap ise renginden ve parlaklığından dolayı parlak bir güneş gibi değerlendirilmiştir. Kahvenin tutulmuş bir ay gibi düşünülmesi onun görüntüsü itibariyledir. Dolu bir kahve fincanına yukarıdan bakıldığında kahve fincanının beyazlığı ile birlikte kahverengi kahvenin görünüşü ay tutulmasını andırmaktadır.

Ele câm-ı mey al görmek dilersen mihr-i rahşânı

Ana nisbet tutulmış aya benzer kahve fincânı

müf. /592, Azmî-zâde Haletî62

Parlak bir güneş görmek istersen eline içki kadehi al. Ona (içki kadehine) kıyasla kahve tutulmuş aya benzer.

  • 4.18. Kahve =Efsane

Lugat anlamı itibariyle “asılsız hikâye, masal, boş söz, saçma sapan lakırdı” vs. anlamlarına gelen efsane kelimesi XVI. yy divan şairlerinden Nev’î’nin aşağıdaki beytinde kahvenin karşılığı olarak kullanılmış, şarap ise ses ve nakış kelimeleriyle karşılanmıştır. Şarabın “ses” ve “nakış” kelimeleriyle karşılanması onun parlak görüntüsü ve kadehe doldurulurken çıkardığı sesten dolayıdır fakat kahvenin şarap gibi parlak görüntüsü ve fincana dökülürken çıkarmış olduğu melodik bir sesi olmadığından efsane olarak değerlendirilmiştir.

Kahveye tebdîl idüp câm-ı şarâbun lezzetin

Bagladılar savt ü nakşun yirine efsâneyi

  • g. 469/2, Nev'î63

Şarap kadehinin lezzetini kahveyle değiştirerek ses ve nakşın yerine efsâneyi koydular.

  • 4.19. Kahve =Âb-ı hayat

Türkçe karşılığı bengisu demek olan âb-ı hayât kaynağı karanlıklarda (zulmât, zulûmât, zulmet) ve meçhul bir diyarda bulunan sudur. Bu sudan içenin dünya durduğu müddetçe yaşayacağı inanışı vardır.

Suyu ilk önce Hz. Hızır ile İlyas’ın bulduğu sonrasında Allah’ın bu suyu insanların gözünden saklamasından dolayı İskender’in karanlıklar ülkesine kadar gitmesine rağmen suyu bulamadığı doğu rivayetlerindendir.63 64

Âb-ı hayât ile ilgili birçok efsane bulunmakla birlikte bu yazının asıl konusunun dışına çıkmamak adına bu efsanelerin detayına girilmemiştir.

Kahve, siyah renginden (zulûmât, zulmet) ve her an herkesin rahatça bulup içemediği bir içecek olmasından kaynaklı olarak âb-ı hayâta benzetilmiştir.

Kahve nûş idicek İskender-i sânî-i zamân

Dest-i mülkinde ola kâse-i âb-ı hayvan

  • b. 7, Ahmed Sâdık Zîver Paşa65

Zamanın şanlı İskender’i kahve içince (sanki) mülkünün elinde âb-ı hayât kâsesi var gibidir.

Kalb-i İskender eger olsa da fincan bulamaz

Kahve mikdârı hayât âbını zulmetde gezüp

  • b. 56, Ahmed Sâdık Zîver Paşa66

Eğer İskender’in kalbi fincan olsa dahi kahve miktarı kadar âb-ı hayâtı karanlıklar ülkesinde gezip bulamaz.

Kahve içdikce ola şâh-ı cihan

Zulemât ülkesine fermân-rân

  • b. 63, Ahmed Sâdık Zîver Paşa67

Cihanın padişahı kahve içtikçe karanlıklar ülkesinde hükümrân olsun.

Kahve sahba-yı Hızr-ı devrandur

Şekl-i zulmetde âb-ı hayvandur

g.315/1, Gelibolulu Âlî67 68

Kahve, zaman Hızır’ının şarabı (ayrıca) karanlık şeklinde ölümsüzlük suyudur.

  • 4.20. Kahve =Mısır azizi, Anadolu tabibi

XVI. yüzyılda kahvenin keşfinden sonra Türkler ve Araplar, oluşan kahve ihtiyacını Yemen bölgesinden karşılıyordu. O dönemde kahve ihraç eden belli başlı limanlar ise Muha ve Cidde limanlarıydı. Bununla birlikte Yemen’den yola çıkan kahve gemileri Mısır limanlarında demirledikten sonra buradan İstanbul’a veya dünyanın farklı coğrafyalarına kahve dağıtımını yapmaktaydılar. Bu açıdan Erzurumlu Zihnî kahveyi Şam’ın İstanbul’un tâbi olduğu Mısır azizi ayrıca Anadolu da birçok kahve düşkünü olduğundan dolayı da Anadolu tabibi olarak değerlendirmiştir.

‘Azîz-i Mısrdır metbû‘-ı şehr-i Şâm u İstanbul

Tabîb-i Rûmdur Bâgdâddan eyler sefer kahve

g.290/4, Erzurumlu Zihnî69

(Kahve) Şam’ın ve İstanbul’un tâbi olduğu Mısır azizidir. Kahve, Bağdat’tan sefer eyleyen Anadolu tabibidir.

  • 4.21. Kahve =Yemenli Üveysî bir rint

Üveyse’l-Karenî, Peygamber Efendimiz zamanında yaşamasına rağmen O’nu görememiş ancak O’nu görmeden Müslüman olmuş tâbiînin büyüklerinden bir zâttır. Medine’ye Peygamberimizin hâne-i saâdetine kadar gitmiş fakat annesinin sözüne çok sâdık olmasından dolayı “O’nu bulamazsan geri dön” sözüne uymak adına Efendimizin eve gelmesini beklemeden memleketine geri dönmüştür. Efendimiz hâne-i saâdete geldiğinde onun kokusunu duymuş ve hırkasının ona verilmesini vasiyet etmiştir. Ayrıca Peygamber Efendimiz bir hadis-i şeriflerinde onun için “Ben Rahman kokusunu Yemen’den duyarım” buyurmuştur.70

Divan şairlerinden Nâmî aşağıdaki orijinal beyitte Yemenli Üveysî bir rinte benzettiği kahveyi, Üveyse’l-Karenî’nin kokusu Rahmân’ın kokusuna aşina olmasından dolayı bu kokuyu cân burnuna ulaştıran bir şahıs gibi düşünüp kahveyi kişileştirmiş ayrıca hadis-i şerife atıfta bulunmuştur.

Kahve-i rû-siyehi bun sanur idüm Nâmî

Meger ol rind-i Üveysî imiş aslı Yemenî

Âşinâdur gibi gâlib nefes-i Rahmâna

Cân meşâmına irişdürdi şemîm-i Kareni

muk. 8., Nâmî71

Ey Nâmî! Siyah yüzlü kahveyi bun (Yemen kahvesi) sanırdım. Ancak o Yemenli Üveysî bir rint imiş. Çokları Rahmân’ın kokusuna âşinâymış gibi, cân burnuna Üveyse’l-Karenî’nin kokusunu getirdi.

  • 4.22. Kahve bahâsı

Klasik Türk şiirinde âşıkların, rintlerin bütün mallarını, mülklerini şaraba harcadıklarını, kıyafetlerini, değerli birtakım eşyalarını dahi bu uğurda meyhaneciye rehin bıraktıkları bilinen bir gerçek olmakla birlikte kahvenin Osmanlı toplumunda 16. yüzyıldan itibaren görülmeye başlaması ve yaygınlaşması ile birlikte bu durumun kahve için de oluşmaya başladığını görmekteyiz. Divan şairlerinden Vahyî ve Rezmî’ye ait aşağıdaki beyitler bu durumu bize örneklendirmektedir.

Nakd-i cân u dili Vahyîveş ider kahve-behâ

Nûş iden yârün elinden iki fincan kahve

g.241/8, Vahyî72

Sevgilinin elinden iki fincan kahve içen, Vahyî gibi cân ve gönül nakdini, parasını kahve bahâsı (bahşiş) eder.

Bulıcak kahve bahâ itdi fürûhat emlâki

‘Aselî hırka ile kaldı hemân tiryâkî

müf. 65, Rezmî73

Tiryakiler kahve parası bulmak için bütün malını mülkünü sattığından dolayı aseli hırka ile kalakaldılar.

  • 4.23. Kahve =İnsanların kuş misali başına üşüştüğü su ve taneler

Kahve içen keyif ehlinin kuş, kahve tanelerinin kuşların önüne atılan taneler, kahvenin de kuşların su içmesi olarak görüldüğü XVI. yy şairlerinden Gelibolulu Âlî’ye ait aşağıdaki beyit oldukça orijinal bir görünüm arz etmektedir.

Habb ile kahve ab u dânesine

Cümle keyf ehli tut ki murgândur

g.315/8, Gelibolulu Âlî74

Farzet ki kahvenin taneleri ve suyunun başına bütün keyif ehli kuş (gibi üşüşmüştür.)

  • 4.24. Kahve =Şiir

Bütün dünya edebiyatlarında şiirin birçok tarifi, tanımı yapılmış birçok şair tarafından çeşitli benzetmelere konu olmuştur. Fakat şiirin kahveye benzetilmesi nadir görülen durumlardan biridir. Bosnalı Sâbit, farklı anlamlarda çevrilebilecek aşağıdaki beytinde şiirlerini taze kahveye benzetmekte ve diğer şairlerin de şiirlerini tahmis etmesini şaşılacak bir durum olmayarak belirtmektedir. Tahmis edebî bir ıstılah olarak ele alındığında beyit şeklinde yazılmış bir şiirin her beytinin üzerine üçer mısra ekleyerek şiirin her beytini beşer mısraa çıkarmaktır ancak tahmis lugavî olarak “ateşte kızdırıp kavurma, kahve kavrulan yer, kahve kavrulup satılan yer”75anlamlarına gelmektedir ki böyle bir durumda beytin anlamı tamamen farklılaşmaktadır. Böylece şair şiirlerinin çok taze bir kahve gibi olduğunu (yepyeni mazmunlar içerdiğini) diğer şairlerin ise taze kahve gibi olan nefis kokulu şiirlerini ateşte kavurup içmesiyle birlikte şâirlik tabiatlarının gelişeceğini belirtmektedir.

Meşâmm-ı câna virür tâze kahve bûy-ı nefîs

‘Aceb mi ehl-i tıbâ‘ şi‘rüm itseler tahmîs

g. 152/1, Bosnalı Sâbit76

Taze kahve, cân burnuna nefis bir koku verir. (Bu yüzden diğer) şâirler şiirlerimi tahmis etseler / (kahve gibi) ateşte kızdırıp kavursalar buna şaşılır mı?!

  • 4.25. Kahve-Şarap İlişkisi

Mütercim Âsım Efendi Kâmûsu’l-Muhît Tercümesinde kahve için şu karşılıkları verir: bâde, içen kişinin iştihâsını yemekten kestiği için bu isim verilmiştir. Malum olan içeceğe kahve denilmesi ehl-i keyfin isimlendirmesidir. Kahve, gereği gibi tokluğa denir. Ayrıca hâlis süt ve râyiha anlamlarına da gelmektedir.77

Kahve sözcüğünün ortaya çıktığı ilk zamanlarda karşıladığı lugavî anlamlardan birinin de şarap olması ona kötü şöhretin de kapılarını açmıştır. Şarabın tarihi kökeninin çok eskilere dayanması, efsanelere büründürülmesi bununla birlikte edebiyatta gerçek anlamlarıyla birlikte, mecazî, tasavvufî bir kavram olması divan şiirinde şarap ile en fazla kıyaslanan içeceklerden olan kahvenin genellikle ikinci planda kalmasına neden olmuştur.

Divan şâirlerinden Gânî-zâde Nâdirî, şaraba benzemeye çalışan kahvenin cezalandırılmasına şaşılmaması gerektiğini belirterek şöyle der:

Bâde-i dil-keşe öykündügini eyledi gûş

Kahvei koz kabına korsa n'ola kahve-fürûş

g.58/1, Gani-zâde Nâdirî78

Kahvenin, gönlü cezbeden şaraba benzemeye çalıştığını duyan kahveciler (onu) ateş kabına koysa buna şaşılır mı?!

XVI. yüzyıl şâirlerinden Gelibolulu Âli şarap yasaklarından dolayı içki içen insanların kahveye yönelmelerini ve bu durumdan memnun olmamalarını şu şekilde ifade eder:

Fincanda kahve bade yirin tutmadı diyü

Tiryakilerle mey-zedenün ma-cerâsı bol

k.48/21, Gelibolulu Âlî79

Fincandaki kahve, şarabın yerini tutmadı diye, tiryakilerle şarap yasağından mağdur olanların arasında geçen hadiseler çoktur.

Yine Gelibolulu Âli bir başka beyitte kahveyi zamanın Hızır’ının şarabı olarak değerlendirir:

Kahve sahba-yı Hızr-ı devrandur

Şekl-i zulmetde âb-ı hayvandur

g.315/1, Gelibolulu Âlî79 80

Kahve, zaman Hızır’ının şarabı (ayrıca) karanlık şeklinde ölümsüzlük suyudur.

Divan şairleri -genellikle- şarabı kahveden üstün görmelerine rağmen şarabın kahveye göre rağbetten düşmesi şarabın kahveyi kıskanması da nadiren görülen durumlar olarak karşımıza çıkar:

Ruhsâr-ı lâle-reng ile hayfâ degül şarâb

Rûy-ı siyâh kahve kadar iştihârda

g.700/4, Nâbî81

Yazıklar olsun ki! (sevgilinin) lale renkli yanağı (gibi olan) şarap kara yüzlü kahve kadar rağbette, meşhur değildir.

Olalı lâzime-i meclis-i hûban kahve

Oldı reşk-efken-i câm-ı mey-i rahşan kahve

g.241/1, Vahyî82

Kahve, güzeller meclisinin vazgeçilmezlerinden olduğundan bu yana parlak şarap kadehi kahveyi kıskanır oldu.

  • 4.26. Kahve - kahvehâne yasağı

Kahvenin XVI. yüzyılda Osmanlıda geniş kitleler tarafından tüketilmeye başlanmasıyla birlikte câiz olup olmadığı, haram mı helâl mi tartışması yüzyıllarca sürüp gitmiştir. Kimi şeyhülislâmlar ve devrin âlimleri helâl olduğu noktasında görüş bildirirken kimileri ise aksini iddia edip kesinlikle haram olduğunu savunmuşlardır. Bu tartışmalar devrin padişahları üzerinde de etkili olmuş ve zaman zaman kahve, kahvehâne yasaklarının ortaya çıkmasına, bu yönde fetvalar, fermanlar yayınlanmasına sebep olmuştur. Kânûnî zamanında açılan kahvehâneler onun son dönemlerinde yasaklanırken oğlu II. Selim zamanında bu yasak ortadan kalkmıştır. III. Murat, I. Ahmed zamanında kahve içilmesi ve kahvehânelerin kapatılması zaman zaman görülse de bu yasaklar uzun süre devam edememiş ve bu mekânların açılmasına tekrar müsaade edilmiştir. III. Mehmet zamanında kahve içme ve kahvehânelerin açılması, tamamen serbest bırakılmasına karşılık en şiddetli kahve yasaklarının IV. Murad zamanında yaşandığını görmekteyiz. IV. Murad zamanındaki bu yasakların katı bir şekilde uygulanması ve birçok kişinin bu yasaklara uymamasından dolayı öldürülmesine her ne kadar buralardan çıkan yangınların İstanbul’u kül etmesi sebep olarak gösterilse de aslında işsiz-güçsüz takımının kahvehânelerde toplanmalarını engellemek ayrıca devlet işlerinin, devlet büyüklerinin bu mekânlarda eleştirilmelerini, bundan dolayı oluşabilecek isyanları ortadan kaldırmaya yönelik bir hareket olarak görülebilir.83

Aşağıda divan şairlerinin kahve içilmesi ve kahvehâne yasaklarıyla ilgili birtakım beyitleri sunulmuştur:

Muhtesib kahve-fürûşa ne ta'addî eyler

Yohsa kâfir mi olur içse müsülmân kahve

muk.65/1, Nev'î84

Muhtesib, kahvecilere neden saldırır, zulmeder. Yoksa (bir) Müslüman kahve içse kâfir mi olur?!

Dil-i mahzûn bulurdı kahve vü berş ile Bâkî zevk

Dirîgâ aradan zevk-i dil-i mahzûn ise gitdi

g. 544/5, Bâkî85

Bâkî! Mahzun gönül kahve ve berş ile zevk bulurdu (ancak) eyvahlar olsun ki aradan mahzun gönlün zevki gitti (kayboldu).

Kahveden kesmedesin ta‘n ile ehl-i keyfi

Vâ’izâ kâdir isen mey-gede kallâşın kes

g.106/4, Nevî-zâde Atâyî86

Ey vâiz! (Bin türlü) kınama ile keyif ehlini kahveden alıkoymadasın. Eğer gücün yetiyorsa meyhanecileri, meyhaneden alıkoy.

Kahveye cânib-i şeyhden n’ola destûr olsa

‘Ârifâne ele alsak yine fincânları

g.605/3, Edincikli Ravzî86 87

Kahve içmeye şeyh tarafından müsaade olunsa ve ârife yakışacak sûrette tekrar fincanları ele alsak ne güzel olurdu.

Sındılar kahvecinün ‘ırzını fincân-sıfat

Gönderüp şâh-ı cihân bir kaç ahıryânları

g.642/2, Edincikli Ravzî88

Devrin pâdişâhı birkaç âhiryanı gönderip kahvecinin ırzını fincan gibi kırdırdı.

Ne revâdur bu ki her meclisi devr ide kadeh

Kahvenün hâk ile yeksân ola fincânları

g.642/3, Edincikli Ravzî89

Kahvenin fincanları yerle bir olurken (edilirken) kadehin her meclisde devr etmesi revâ mıdır?!

Yıkdı subaşı ‘ases kahve-fürûşun ‘ırzın

Yakdılar âteş-i hırmâna müselmânları

g.642/4, Edincikli Ravzî90

Subaşı, bekçi kahvecilerin ırzını yıktı. (Böylelikle) Müslümanları harman ateşinde yaktılar.

Kahveye çünki yasag eyledi şâh-ı devrân

Zurefâ kosalar elden n’ola fincânları

g.650/4, Edincikli Ravzî91

Devrin pâdişâhı kahveyi yasak ettiğinden zarifler fincanları ellerinden bıraksalar buna şaşılır mı?!

  • 4.27. Kahvehâne

Kahvehâne lugat anlamı itibariyle kahve içilen, tüketilen yer anlamına gelmekteyse de kimi divan şairleri tarafından ekâbir, ilim, irfan ehlinin kimileri için ise erâzilin, düşkünlerin, âlüfte yârânın toplanma mekânı olarak görülmüştür. Kahvehâneye karşı olan bu iki zıt tutum o dönem şâirlerin ve halkın da kahveye ve kahvehânelere karşı olan tutumunu bizlere yansıtmaktadır. Özellikle zihni uyanık, diri tutması yönüyle kahveden istifade eden, tüketen kimi sûfî, zâhid, müderris, şuarâ zümresi kahveye, kahvehânelere karşı olumlu bir tavır sergilerken, dini olarak câiz olmadığı yönünde kimi fetvâlar veren bazı ulemâ zümresi ise halk üzerinde de tesirli olarak kahvehânelerin meyhânelerle bir tutulmasını, buralarda her türlü rezâletin, dedikodunun, fuhuşun sergilendiğini söyleyerek olumsuz bir duruş sergilemişler ve buralara gidenler hor karşılanmışlardır. 92

Aşağıdaki beyitler bu olumsuz tavrın divan şâirlerine yansımasını bize göstermektedir.

Gök tuman eyler harim-i kahveyi tiryakiler

Lüleden kim halka halka dûd-i tönbâkû çıkar

  • b. 33/2, Hevâyî93

Tiryakiler, lüleden çıkan halka halka tütün dumanıyla kahvehanenin içini dumanaltı ederler.

Başlar üstinde gül gibi olurdı yirimüz

Kahve-hâne gûşesi olmasa dâmen-girimüz

  • b. 10082, Sâ’ i-i Nâkkâş94

Eğer kahvehâne köşesi eteğimizi tutmasa idi başlar üstinde ve gül gibi yerimiz olurdu.

Yukarıda verilen beyitlerin hâricinde kahvehânelerin genel özelliklerini ve benzetildiği unsurları şöyle sıralayabiliriz:

  • 4.27.1. Kahvehâne =Ehl-i irfânın toplanma yeri

Kahvehânelerin asıl işlevi kahve içmenin yanı sıra insanların toplandıkları, sohbet ettikleri, fikir alışverişinde bulundukları ayrıca buraların birçoğunun câmilere yakın olması hasebiyle orada oturanların namaz vakti câmiye gittikleri mekânlar olmasıdır.

XVI. yüzyılda Gelibolulu Âli Mısır Kahire’de kahvehânelerin çokluğundan bahsederken genel itibariyle eleştirmesine rağmen şu şekilde övgülere de yer vermektedir: “Adım başında bir kahvehâne vardır; bunlar, Âdemoğullarının toplandığı paha biçilmez yerlerdir. Seher de namaza kalkan dindarlar doğrulup buralara varırlar. Bir fincan kahvesini içip canlarına can katarlar. Bir bakıma bunun verdiği azıcık keyfi, taat ve ibadetlerinin güçlenmesine sebep sayarlar. Bundan dolayı öğülür ve anlatılır.”95

Olur mı kahve-hâne yine mecma‘ ehl-i ‘irfâna

Sürerler mi safâsın sâkiyân-ı sîm-sîmânun

mus.15/47, Süheylî96

Kahvehâne irfân ehline yine toplanma mekânı olur mu?! Gümüş (gibi parlak) yüzlü sâkilerin safâsını sürerler mi?!

  • 4.27.2. Kahvehâne =Sevgiliyi görme bahanesi

XVI. yüzyılda kahvehânelerin İstanbul’da açılmasıyla beraber birçok insan tarafından meyhanelerle eşdeğerde tutulmuştur. Kahvehânelerin meyhânelerle eşdeğerde tutulmasıyla birlikte meyhânelere yönelik geliştirilen birtakım kötü düşünceler, özellikler kahvehânelere de isnat edilmeye başlanmıştır. Kahvehânelerde sabahtan akşama kadar pinekleyen, miskin insanların hâricinde kahvecilerin genç, güzel, sakalsız oğlanları, sâkîleri çalıştırması ve bununla birlikte fuhuş yapan eşcinsellerin de bu mekânlarda bulunması kahvehânelerin kötü şöhretini arttırmıştır.

Maksûd-ı men ne kahve ne hod kahve-hânedür

Didâr-ı yâri görmege ancak bahânedür

b. 4325, Şinâsi97

Benim maksadım ne kahve ne de kahvehanenin kendisidir. (kahve ve kahvehâne) ancak sevgilinin yüzünü görmek için bahanedir.

Kahvelerde sâkî-i sîmîn-bedenler var mıdur

Devr ider mi ellerinde kahve fincânı nice

kıt.nazm.müf.5/13, Türâbî98

Kahvehânelerde beyaz tenli sâkîler var mıdır? Ellerinde nice kahve fincanları devr eder mi?

  • 4.27.3. Kahvehâne =Gece

Vücûdî’nin geceyi bir kahvehâne gibi düşünüp ayın etrafındaki hâleyi kahve tabağına, ayı ise kahve fincanına benzetmesi son derece orijinal bir hayal ürünüdür.

Gice bir kahve-hâne bu cihân

Tabak-ı hâle içre meh fincân

b. 1550., Vücûdî99

Bu cihân gece bir kahvehanedir. (Ayın etrafındaki) hâle (kahvenin) tabağı, ay ise (kahve) fincanıdır .

  • 4.27.4. Kahvehâne =Dedikodu mekânı

Kahvehâneler, kimi şâirler tarafından devrin, idarenin devlet büyüklerinin ya da mahallede yer alan herhangi bir insanın vs. eleştirildiği, dedikodusunun yapıldığı mekânlar olarak tasvir edilmiştir.

Kahve yasaklarının yer yer çok katı bir şekilde uygulanmasında bu mekânlarda yer alan insanların devlet büyüklerinin eleştirilmesi, dedikodusunun yapılması ve bunun sonucunda birtakım isyanların çıkarılması da gösterilebilir.

Kahveci-zâde bu şeb bizlere hem-râz oldı

Eğilince önüme agzına tutdum ben gûş

Said Giray100

Kahveci-zâde bu gece bizlere sırlarını paylaştı. Önüme doğru eğilince söylediklerine kulak tuttum, kabarttım.

5. “Hikâye-i Îcâd-ı Kahve-i Yemen”

Ma‘lûm ola ki Hâcı Halîfe Kâtib Çelebi merhûm kitâb-ı Cihân-nümâsında şöyle rivâyet ve nakl ider ki bu kahve-i Yemen, Yemen iklîminde iki nâhiyede olur. Biri Evsâb nâhiyesinde ve biri Nehârî nâhiyesinde olur bu zikr olunan nâhiyelerin dağlarında ve eteklerinde kahve ağaçları saf saf olmuş dikilmiştir. Bu kahve ağacı kirâs ağacına müşâbihtir. Ve ağaçların kaddi sekiz arşun kadar olur ve yigirmi, otuz sene ‘ömür sürer. Ve çiçegi beyâz olur. Ve sapları ikisi üçü bir yerde uzunca kirâs sapları gibi olur. Ve yemiş ‘aynıyla kirâs gibidir. Yeşil iken kekremsidir. Ve ba‘de-zâlik kırmızı olur. Ve azacık humûzeti olur. Sonra kemâlini buldukda koyu kırmızı vişne rengi gibi ve iri tatlu olur. Eger saplarıyla cem‘ edip kirâs kûfesine (2-a) vaz‘ olunsa min-ba‘d asla fark olunmaz. Meger ki hîn-i tenâvülde râyihasından ve çekirdeginden ya‘ni çift olduğundan biline bil ki kirâsdan lezîzdir. Bu kahve, hâm iken cem‘ ederler. Ve evlerinin üstleri horasân ile sıvalıdır ve düzdür. Cem‘ etdikleri kahvei ol damlar üzerine sererler. Şiddet-i harâret-i hevâ olmağla tîz kuruyup siyâh olur. Ol kahveye koruk ve hâm kahve derler. Ba‘de-zâlik degirmene koşarlar kışrları kırılıp çekirdegi kalır. Ba‘dehu savurup, kışrları ayrılıp, sâf kılıp kahve kalır. Ve yeşil renk olur. İşbu mezkûr kahvei Rûm diyârlarına ve gayrı diyârlara getirip bey‘ ettikleridir. Ammâ ehl-i Yemen[in] şürb etdikleri kahve degirmene girmez. Hemân el ile çekirdeğin çıkarırlar. Ve kışrlarını kurutup tertîb ü tashîh-i vücûd içün (2-b) bu kışrları kaynatıp içerler gayet lezîz olur. İçenler şeker şerbeti zannederler. Ammâ ol kışrları Rûm diyârına gelmez zîrâ Yemen’de kalıp kahveden ziyâde pahâ ile bey‘ olunur. Ve kahvenin a‘lâsı büyük ve yeşil renk olur ve bu kahvenin tabî‘ati kendi nefsinde bâriddir. Ya‘ni soğuktur. Böylece kaynatıp isti‘mâl olunsa kişinin âteşini giderir. Ammâ kavruldukda hârr olur. Yaz günlerinde içilse çok tabî‘ati tîz eder. Ya‘ni tiryâkî101 edip bed-ahlâk eder. Ve vücûdu kudretsiz eder. Ve şehvet giderir. Ve safrâi ziyâde eder. Ve uykuu giderir. Ammâ bu kahvei yorgunluk vaktinde isti‘mâl olundukda yorgunluğı giderir. Ve kalbe ferah u neşât verir. Ve ta‘âmdan sonra isti‘mâl olundukda fâidesi olup hazm-ı ta‘âm eder. Ammâ mizâc-ı yâbis ve safrâvî ve sevdâî olan kişilere dâimâ çok isti‘mâl etmek münâsib değildir. (3-a) Eger içildikte şeker ile isti‘mâl oluna. Ve bu kahve[nin] ziyâde kavrulması fenâdır. Hâsiyyet[i] gider. İşbu kahve-i Yemen senede seksen bin ferde çıkarır. Kırk bin ferdesi Cidde’ye gelir, mâ‘adâsı Basra’ya ve Bağdâd’a ve gayrı mahallere gider. Her bir ferde üç kantar üzeredir.

İşbu kahvenin ibtidâ zuhûru şöyle beyân olunmuştur ki Magrib diyârında Şeyh Ahmed Ebu’l-Hasan Şâzeli Hazretleri altı yüz elli altı târîhinde Hacc’a gitmek niyyetiyle beldesinden çıkıp Süveyş sâhilinde Sevâkin şehrine gelip ve andan gemiye binip Cidde iskelesine râhî olmak mülâhazasıyla sefîneye binip bihikmetillâhi ta‘âlâ bir muhâlif rûzgâr zâhir olup Yemen iklimînde şehr-i Muhâ iskelesi tarafına düştüler. Hemân ol arada sazdan bir kulübe yapıp sâkin oldılar bu esnâda şehr-i Muhâ içinde bir hastelik zuhûr edip bu şeyhe hastalar gelip ol dahi (3-b) şifâ âyetlerinden okuyup ve du‘â edip biemrillâhi ta‘âlâ şifâ bulurlardı. Ol esnâda ol yerin pâdişâhının kızı gayet hasenelerden idi. Ol dahi bu ‘illet ‘ârız olup hastelik marazına mübtelâ olup şeyhin mekânını himmet olup bir binâ olup ol kızı birkaç gün şeyhin yanında olmak ile pâdişâh gönderdi. Şeyh hazretleri dahi ana üzerine ‘azîmet okuyup ve du‘â edip ifâkat ve sıhhat buldı. Böyle olicek nâs şeyh hazretlerine dil uzadıp, söylemeğe başlayıp “böyle mahbûbe hasene kız böyle mücerred âdemin yanında tura” deyip iftirâ kelimâtlar söylemeğe başlayıp ‘âkıbet pâdişâhın sem‘ine vâsıl olup ve pâdişâha ‘âr lâhık olmağla hemân nâsın lisânını sedd olmak içün Şeyh Şâzelî Hazretlerini Evsab nâhiyesinin dağına nefy etdi. Ve şeyh hazretleri dahi mürîdleriyle ol mahalle vardıkda anda kahveden gayrı (4-a) bir şeyi bulmadılar ki ekl ü şürb edeler. Âhir-i kâr kahve devşirip kirâs gibi yerlerdi. Ve çölmege koyup, kaynadıp suyunu içerlerdi. Bu hâl üzre üç gün geçip dördünci gün oldukda bihikmetillâhi ta‘âlâ Hakk ta‘âlâ hazretleri Şeyh Şâzeli’i ve mürîd-i fukarâları esirgeyip şehr-i Muhâ ahâlisine gicik ‘illeti müstevlî olup âhirü’l-emr çâr-ne-çâr olup bir türlü devâ ve ‘ilâc bulamadılar. Hemân yakınen bildiler ki min tarafillâh gazabullâh olmuştur. Ve şeyh hazretlerine zulmen ve iftirâ olduğundan ötürü deyip birkaç kişiler ma‘zûr üzre şeyh hazretlerine varıp ve ma‘an bir mikdar me’kûlât hediyyeler ile işbu marazın def‘i içün du‘â taleb etdiler. Nitekim Hakk ta‘âlâ hazretleri bu şeyhin mücâhedesine ve sabrına ve mü’minlere dahi işâret edip Kelâm-ı Şerîf’inde buyurdı: “Yâ eyyuhellezîne âmenû in tensurûllâhe yensurkum”102 ya‘ni “yâ mü’minler (4-b) Allâhu ta‘âlâ hazretleri yolunda sabr u muhkem durup şerî‘at yolundan çıkmayıp dursanız küllîsi Allâhu ta‘âlâ dînine nusrettir.” Hakk ta‘âlâ hazretleri ol kullara tevfîk verip ‘inâyetle yardım eder. Ve düşmânları üzre gâlib eder. Bizler gelelim maksûdumuza şeyh hazretleri feryâd u recâlarına bakıp terahhum edip eksikliklerini ‘afv edip işbu kahvenin suyunu getirip üzerine ‘azîmet okuyup içirdi. Hemân biiznillâh ol kişiler şifâ bulup ol marazdan halâs oldular. Ba‘de-zâlik işbu kişiler şehr-i Muhâ’ya geldiler. Ehl-i Muhâ bunlara su’âl etdiler ki “nice halâs buldunuz”. Anlar dahi “şeyh hazretlerine vardık ve anda bir su içtik. İşbu marazımız zâil oldu” dediklerinde bu haber pâdişâhın sem‘ine vâsıl olup der-‘akab me’mûrlar gönderip ta‘zîm üzre da‘vet edip şeyh hazretleri dahi icâbet edip huzûr-ı pâdişâha (5-a) geldikde ikrâm olunup ve ‘özrler olunup ‘azîm ri‘âyetler olunup ba‘de-zâlik pâdişâh Şeyh Şâzelî’den bu marazın def‘ içün recâ vü niyâz eyledi. Beyt;

Murâd etse [eger] bir şeyi Mevlâ

İder esbâbını anda müheyyâ

Pes şeyh hazretleri işbu kahveden getirip üslûb-ı sâbık üzre kaynatırken taşıp döküldü. Hemân şeyh hazretleri ta‘accüb edip kayguya varıp dedi ki “işbu kahve cümle etrâfa şâyi‘ olmağa delâletdir” deyip ol suyu bu marîzlere içirdi. Biemrillâhi ta‘âlâ şifâ buldılar. Ol zamândan beridir ki ehl-i Yemen bu ‘âdeti terk etmeyip devâm etdiler. Ba‘de-zâlik tedrîcle giderek etrâf u eknâfa şâyi‘

oldı. Kimi şifâ niyyetiyle ağzında çiyneyüp yutarlardı ve kimi kavurup yerlerdi ve kimi meshûk edip yerlerdi ve kimi meshûku su ile pişirip içerlerdi. Ve gayrı zâlik hâlâ ile’l-ân isti‘mâl olunur. (5-b) Ba‘de-zâlik ol pâdişâh Şeyh Ahmed Ebu’l-Hasan Şâzelî içün ‘azîm tekye binâ edip nice hücreler ve nice ta‘yînât ve nice mürîdler ile bir dergâh ‘imâret eylemişdir. Hâlâ ol tekye Yemen iklîminde şehr-i Muhâ’da bâkıdir. Ve şeyh olanlar bu Şeyh Şâzelî Hazretlerinin neslinden olur.

(6-a) Ve bu kahvenin ibtidâ zuhûrı diyâr-ı Rûmda ve İstanbul’da -sene 942 [m.1535-36]- dokuz yüz kırk iki târihiyle İstanbul’da Tahte’l-kal'a da bir Şâmî Hâcî Câbe nâmında Şâm’dan gelip bir kahve-hâne açıp ve kahve bu siyâk üzre pişirip ehl-i keyf zürefâlar ve ehl-i dil dervîşânlar ve ehl-i muhabbet rüesâlar cem‘ olup şürb-i kahve ve muhabbet edip sohbet ederlerdi. Bu hâl herkese hoş gelip giderek cem‘iyyet ziyâde olmağla etrâf u eknâfa birer kahve-hâne zuhûr ve münteşir oldı ki ehl-i tab‘ olan zürefâlar mekteb-i ‘irfân ve cem‘iyyet-i muhabbet-hâne diyü ad kodılar. Giderek bu cem‘iyyet ile nice nice fısklar ve gavgâlar olup, -çâk sene 950 [m.1543-44]- târihiyle ‘asr-ı Kânûnî Sultân Süleymân zamânında kahve gemileri İstanbul’a geldikde ‘azîm bahisler olup hürmetine fetvâ verdiler. Şöyle ki yanuk olup ve cem‘iyyet olup fısk u fesâda sebebdir dediler hattâ ki (6-b) nakl olunur ki Şeyhü’l-islâm Ebu’s-su‘ûd Efendi kahve gemilerini kahve yüklerini kayıklara doldurup deryâya gark etdirdi. Lakin bu men‘ler ve şiddet, yasaklara kimse mukayyed ve i‘tibâr olmayıp verilen fetvâlar ve sözler halkın kulağına girmeyip yer yer kahve-hâneler açılıp ‘azîm rağbetler ile kahve şürb içmege musırr oldılar ki husûsan keyf erbâbı bir fincân kahve uğruna cân vermek katlarında câiz oldı. Hikmet: Ma‘lûm ola ki bir kavmin arasında bir bid‘at ve bir nizâ‘ ve bir ihtilâf vâki‘ olup yerleştikten sonra külliyet ile ol bid‘at ve nizâ‘ ve ihtilâf ref‘ ü def‘ olunmak mümkün ve müyesser değildir. Meğer ki bir sâhib-i seyf gelip kahr ile veya galebe ile iskât ile olursa ve illâ öyle sürülüp gider. Zîrâ devr-i Hazret-i Âdem ‘aleyhisselâmdan berü cümle insân fırka fırka olup her fırkanın bir türlü mezhebi ve bir türlü (7-a) meşrebi vardır ki fırka-i âhara muhâlefet eder. Nitekim Nass-ı Şerîf’de gelir; el-âyetuhu: “kullu hızbin bimâ ledeyhim ferihûn”103 muktezâsınca cümlesi kendi mesleğini beğenip meslek ü mezheb-i âharı zemm u redd eder. Ey ‘âkıl ve âgâh kişi bu ihtilâfın hikmetini teemmül ve mülâhaza et ki tahtında nice hikmetler ve maslahatlar olup bir kimsenin mesleğine ve meşrebine ve mezhebine dahl u ta‘arruz eyleme eğer ol şey şer‘a muhâlif ise kalbinden inkâr ve fâ‘iline buğz ve ‘adâvet ede. Zîrâ emr-i dînde bilâ-mûcib ve bilâ-me’mûr nizâ‘ ve cidâl etmek memnû‘dur. Pes bizler gelelim maksûdumuza Sultân Murâd-ı Sâlis vakt-i saltanatında sene 1000 [1591-92] târîhinde Şeyhülislâm Bostânî-zâde Ahmed Efendi halline şöyle fetvâ ve ruhsat verdi ki bahâr cinsinden olup mu‘âlece ve tashîh-i vücûd olduğu ecilden deyü. Sonra gelen müftiler dahi helâllığını inkâr etmeyip tevakkuf ettiler böylece bir sene izn ü reddi oldukda (7-b) hemân nâs her yerde ve her sokak başlar kahvehâneler yapılıp sâz u sözler ile kâr u kesblerinden kalıp eğlenirlerdi. Çâk bin kırk iki [m.1632-33] târîhi ki Sultân Murâd-ı Râbi‘ zamân-ı saltanatında merhûm Sultân Murâd-ı Râbi‘ bu hâle vâkıf olup halka şefkat ve merhamet yüzünden ‘umûmen memâlik-i mahrûsede vâki‘ olan kahve-hâneleri bozdurup min-ba‘d açılmaya deyip fermân eyledi. Bu ecilden ba‘zı kahve-hâne dükkânları bozup gayrı dükkânlar yaptılar. Ba‘de-zâlik sonra gelen mülûklar destûr verip ke’l-evvel gibi her sokak başında kahve-hâneler yaptılar keyif erbâbları cem‘ olup muhabbet ve sohbet eder oldular hâlâ.

Mes’ele

Hâlâ bilâd-ı İslâmiyye’de beyne’n-nâs ve’l-müslimîn isti‘mâli şâyi‘ olan kahvenin şürbi helâl midir yohsa değil midir?

El-Cevâb: Helâldir.

Min Behçeti’l-Fetevâ

[Derkenar]

Rivâyet olunur ki ‘asr-ı Sultân Murâd-ı Râbi‘de şürb-i kahve de ‘ulemâ-i Hanefiyye ‘indlerinde ihtilâf olunup kimi dediler ki şürb-i kahve bid‘attir ve isrâftır. Rızâ-yı Hak yoktur. Nitekim Nass-ı Şerîf’de “lâ tusrifû, innehu lâ yuhıbbu’l-musrifîn (musrifîne)104 buyuruldı. Ve dahi “külli bid‘atin dalâlin ve külli dalâlin fi’n-nâr” buyuruldı.

Ve ba‘zılar dediler ki “eşyâda mübâh-asl idügüne delîl vardır mâdâmki hurmetine Nass-ı Şerîf vârid olmaya. El-âyetuhu: “Huvellezî halaka lekum mâ fi’l-ardi cemî‘an105 buyuruldu. Ya‘ni Allâhu ta‘âlâ yerde olan eşyânın cemî‘i sizin içün halk eyledi. Anınla intifâ‘ edin ey kullar ve ba‘zılar dediler ki “şürb-i kahve helâldir”. Allâhu ta‘âlâ celle celâluhu cemî‘-i me’kûlât ve meşrûbâtı halk etti ‘ibâdlarına menfa’at içün. Kemâ kalellâhu ta’âlâ ‘azze ve celle el-âyetuhu: “Kul lâ ecidu fî mâ ûhiye ileyye muharremen alâ tâimin yat’amuhu illâ en yekûne meyteten [ev demen mesfûhan] ev lâhme hinzîrin106 işbu bahs olunup hîç bir türlü birbirlerini ilzâm u da‘vâlarını isbât edemeyip âhirü’l-emr ol ‘asrda ‘ulemâ-i fâzıldan Şerîf-zâde Ahmed Efendi hayatta idi. Cem‘-i ‘ulemâ olup bir meclis oldular. Ve anı da‘vet edip geldikde hemân bir fincân kahve getirdiler. Sundukları gibi redd edip içmem dedikde su’âl eylediler ki, “harâmîdir?” cevâb eyledi ki “şol ecilden ki Hak ta‘âlâ buyurdı, el-âyetuhu: “Summe le tus’elunne yevmeizin anin naîm (naîmi)107 Ya‘ni yevm-i kıyâmetde sorulur size şol nimetlerden ki sizlere gaflet verip vakitlerinizi zâyi‘ eylediniz. Bu delâletle bir fâide olmayıp hitâb-ı Bâriye bâ’is olduğundan içmem, terk evlâdır.” (8-a) Zîrâ Hazret-i Resûlullâh ‘aleyhisselâm buyurdular. Yevm-i kıyâmette üç şeyden su’âl olunursunuz. “Setr-i avretten ziyâde libâsdan ve tâ‘ata kuvvet verecekten ziyâde ekl ü şürbden ve iskân edecekten ziyâde hâneden hisâb u su’âl olunasınız.

 

VIII. Milletlerarası Türkoloji Kongresi 

KAYNAKÇA

ABALI, Murat, Saîd Giray Divanı Tahlili, Pamukkale Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, (Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi), Denizli 2006.

ABDÜLAZİZ BEY, Osmanlı Âdet Merasim ve Tabirleri, (hzl. Prof. Dr. Kâzım Arısan, Duygu Arısan Günay), 3. bs., Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul 2002.

AÇIKGÖZ, Namık, Kahvenâme, Akçağ Yayınları, Ankara 1999.

AKSOYAK, İ. Hakkı, Gelibolulu Mustafa Âlî ve Divanlarının Tenkitli Metni, Gazi Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü (Yayınlanmamış Doktora Tezi), Ankara, 1999.

ARENDONK, C. Von, “Kahve”, Milli Eğitim Bakanlığı İslam Ansiklopedisi, İslam Alemi Tarih, Coğrafya, Etnoğrafya ve Bibliyografya Lugati, C. 6, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul 1988.

ARSLAN, Mehmet, Antepli Aynî Dîvânı, Kitabevi Yayınları, İstanbul 2004.

ARSLAN, Mehmet, Bursalı İffet Dîvânı, Kitabevi Yayınları, İstanbul 2005.

AY, Suzan, Ahmed Sâdık Zîver Paşa Dîvânı, Fırat Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü (Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi), Elazığ 1999.

AYDEMİR, Dr. Yaşar, Ravzî Divanı, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları (e-kitap), Ankara 2009.

AYDIN, Ahmet, Çivizâde Muhyiddin Mehmed Efendi’nin Fıkhî Görüşleri, Marmara Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü (Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi), İstanbul 2006.

AYVAZOĞLU, Beşir, Kahveniz Nasıl Olsun? Türk Kahvesinin Kültür Tarihi, Kapı Yayınları, İstanbul 2011.

BİLKAN, Ali Fuat, Nâbî Dîvânı, c.II, MEB Yayınları, İstanbul 1997.

BOSNALI ALAEDDİN SABİT, Divan, (Haz. Doç. Dr. Turgut Karacan), Cumhuriyet Üniversitesi Yayınları, Sivas 1991.

BOZKURT, Firuze, XVI. Yüzyıla Ait Bir Şair Mecmuası, Niğde Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü (Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi), Niğde 2007.

CENGİZ, Halil Erdoğan, “Kahvenin Kirli Çamaşırları”, Ehlikeyfin Kitabı, (Haz. Fatih Tığlı), Kitabevi, İstanbul 2011.

ÇETİN, İsmail, Derzi-zâde Ulvî (Hayatı, Edebi Şahsiyeti, ve Divanının Tenkidli Metni), c. I, Fırat Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü (Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi), Elazığ 1993.

DEMİR, Erkan, “Kahve-Mistik Bir Lezzetin Küresel Bir Tutkuya Dönüşümünün Kısa Tarihçesi”, Türk Kahvesi Kitabı (ed. Emine Gürsoy Naskali) Kitabevi Yayınları, İstanbul 2011.

DEMİREL, Gamze, 18. Yüzyıl Şairlerinden Belîğ Mehmed Emin Dîvânı (İnceleme-Tenkitli Metin-Tahlil), c. II, Fırat Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü (Yayınlanmamış Doktora Tezi), Elazığ 2005.

DEVELLİOĞLU, Ferit, Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lugat, Aydın Kitabevi Yayınları, 16. bs. Ankara 1999.

DÜZDAĞ, M. Ertuğrul, Şeyhülislâm Ebussuûd Efendi Fetvaları Işığında 16. Asır Türk Hayatı, Enderun Kitabevi, İstanbul 1972.

EBU TÂHİR MUHAMMED B. YAKUB FİRUZÂBÂDÎ (Müt. Ahmet Asım), el-Okyânûsü’l-Basît fî Tercemeti’l-Kâmûsi’l-Muhît, C. 3, Matba‘atu’l-Osmâniyye, İstanbul 1305.

ELİAÇIK, Muhittin, “Şeyhülislam Bostanzade Mehmed Efendi ve Nazmen Verilmiş Fetvaları”, Turkish Studies-International Periodical For The Languages, Literature and History of Turkish or Turkic, Volume 7/4, Ankara Fall 2012.

ERCAN, Özlem, Peşteli Hisâlî Dîvânı Tahlili (İnceleme-Metin), c. II, Uludağ Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü (Yayınlanmamış Doktora Tezi), Bursa 2003.

ERZURUMLU ZİHNİ, Erzurumlu Zihni Divanı, (hzl. Muhsin Macit), Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 2001.

GELİBOLULU MUSTAFA ÂLİ, Hâlâtü’l-Kahire Mine’l-Âdâti’z-Zâhire, sadeleştiren: Orhan Şaik Gökyay, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, Ankara 1984.

GÜRBÜZ, Mehmet, Rezmî Divanı (İnceleme-Metin), Gazi Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü (Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi), Ankara 2005.

HEISE, Ulla, Kahve ve Kahvehâne (çev. Mustafa Tüzel) Dost Kitabevi, Ankara 2001.

HÜSEYİN REMZİ, Lügat-ı Remzî, Matba‘a-i Hüseyin Remzi, İstanbul 1305.

KADIOĞLU İDRİS, Lebîb-i Âmidî, Hayatı, Edebi Kişiliği, Eserleri ve Divanı’nın Tenkitli Metni, Dicle Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, (Yayınlanmamış Doktora Tezi), Diyarbakır 2003.

KARAKÖSE, Saadet, Nev’i-zade Atayi Divanı (Kısmi Tahlil-Metin), İnönü Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü (Yayınlanmamış Doktora Tezi), Malatya 1994.

KARLITEPE, Mustafa, Kelâmî Dîvânı, Gazi Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü (Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi), Ankara 2007.

KÂTİP ÇELEBİ, Kitâb-ı Cihân-nümâ li-Kâtib Çelebi, c. I, (Tıpkıbasım), TTK Yayınları, Ankara 2009.

KAYA, Bayram Ali, The Dîvân of ‘Azmî-zâde Hâletî: Introduction and Critical Edition of His Dîvân, Harvard University, 2003.

KAYA, Bilge, Hisâlî, Hayatı-Eserleri ve Metâliü’n-Nezâir Adlı Eserinin Birinci Cildi (İnceleme-Metin), c.I-II, Gazi Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü (Yayınlanmamış Doktora Tezi), Ankara 2003.

KÜÇÜK, Sabahattin, Bâkî Dîvânı Tenkitli Basım, TDK Yayınları, Ankara 1994.

KOZ, M. Sabri, “Kahvenin Tarihine Derkenâr” , Ehlikeyfin Kitabı (haz. Fatih Tığlı) Kitabevi, İstanbul 2011.

KÜLEKÇİ, Numan, Gani-zâde Nâdirî, Hayatı, Edebî Kişiliği, Eserleri, Dîvânı ve Şeh-nâmesinin Tenkidli Metni, Atatürk Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü (Yayınlanmamış Doktora Tezi), Erzurum 1985.

MUSTAFA B. ŞEMSEDDİN AHTERÎ, Ahterî-i Kebîr, C. 2, Sahhâfiyye-i Osmâniyye Şirketi, İstanbul 1310.

NAR, Oktay, Şeyhî - Hayatı ve Divanı’nın Tenkitli Metni, Selçuk Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü (Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi), Konya 2007.

NEV‘Î, Divan, (Haz. Dr. Mertol Tulum, M. Ali Tanyeri), İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayınları, İstanbul 1977.

OKUYUCU, Cihan, Ereğlili Türabi Divanı, Fatih Üniversitesi Yayınları, İstanbul 2004.

ONAY, Ahmet Talat, Eski Türk Edebiyatında Mazmunlar (Haz. Doç. Dr. Cemal Kurnaz) T.D.V. Yayınları, Ankara 1993.

ÖZTÜRK, Mustafa, Kur’an-ı Kerim Meali, Otto Yayınları, 2. bas., Ankara 2009.

PALA, İskender, Ansiklopedik Divan Şiiri Sözlüğü, Ötüken Yayınları, 7. bas., İstanbul 2000.

REDHOUSE SİR JAMES W., A Turkish And English Lexicon, Librairie Du Liban, Beyrut 1987.

SELVİ, Muhammed, Ümîdî, Hayatı, Eserleri, Edebi Kişiliği ve Divanı, Afyon Kocatepe Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü (Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi), Afyonkarahisar 2008.

ES-SEYYİD MEHMED ŞEVKET, Eser-i Şevket, Matbaa-i Âmire, İstanbul 1268.

SÜHEYLÎ AHMED BİN HEMDEM ÇELEBİ, Divan, (hzl. M. Esat Harmancı), Kültür ve Turizm Bakanlığı (e-kitap).

ŞAHBAZ, Selin, Geçmişten Günümüze Kahvehaneler, Kahvehanelerin Sosyal Yaşamdaki Yeri ve Önemi: Aydın Merkez Örneği, Adnan Menderes Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü (Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi), Aydın 2007.

ŞENTÜRK, Ahmet Atilla, Klasik Osmanlı Edebiyatı Tiplerinden Rakîb’e Dâir, Enderun Kitabevi, İstanbul 1995.

TAŞ, Hakan, Vahyî Divanı ve İncelenmesi, İstanbul Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü (Yayınlanmamış Doktora Tezi), İstanbul 2004.

VÜCÛDÎ, Hayâl u Yâr, (hzl. Yaşar Aydemir), Kültür ve Turizm Bakanlığı (e-kitap), Ankara, 2009.

YAMAN, Talat Mümtaz, “Türkiye’de Kahve ve Kahvehâneler”, Ehl-i Keyfin Kitabı, (haz. Fatih Tığlı), 2. bs., İstanbul 2011.

YAZAR, İlyas, Kânî Dîvânı (İnceleme-Metin), Ege Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü (Yayınlanmamış Doktora Tezi), İzmir 2006.

YENİKALE, Ahmet, Ahmed Nâmî Dîvânı ve İncelemesi, Kültür ve Turizm Bakanlığı (e-kitap).

YILDIRIM, Sinan, Divan Edebiyatında Nazirecilik Geleneği ve Hevâyî’nin Nazirelerden Oluşan Divanı, Fırat Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü (Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi), Elazığ 2004.

1

Arş. Gör., İstanbul Üniversitesi.

2

Arş. Gör., İstanbul Üniversitesi.

3

Erkan Demir, “Kahve-Mistik Bir Lezzetin Küresel Bir Tutkuya Dönüşümünün Kısa Tarihçesi”, Türk Kahvesi Kitabı (ed. Emine Gürsoy Naskali) Kitabevi Yayınları, İstanbul, 2011, s. 4.

4

C. Von Arendonk, “Kahve”, Milli Eğitim Bakanlığı İslam Ansiklopedisi, İslam Alemi Tarih, Coğrafya, Etnoğrafya ve Bibliyografya Lugati, C. 6, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul 1988, s. 95.

5

Arendonk, a.g.e., s. 99.

6

Mustafa b. Şemseddin Ahterî, Ahterî-i Kebîr, C. 2, Sahhâfiyye-i Osmâniyye Şirketi, İstanbul 1310, s.188.

7

Sir James W. Redhouse, A Turkish And English Lexicon, Librairie Du Liban, Beyrut 1987, s. 1502.

8

Hüseyin Remzi, Lügat-ı Remzî, Matba‘a-i Hüseyin Remzi, İstanbul, 1305, s. 161.

9

Ebu Tâhir Muhammed b. Yakub Firuzâbâdî (Müt. Ahmet Asım), el-Okyânûsü’l-Basît fî Tercemeti’l-Kâmûsi’l-Muhît, C. 3, Matba‘atu’l-Osmâniyye, İstanbul 1305, s. 911.

10

Habeşistan’da ise kahveyi ifade etmek için -daha sonra Arapça’ya da geçen- “bunn” (nazımda bun) kelimesi kullanılmıştır. Bu konuda geniş bilgi için bkz. Arendonk, a.g.e., s. 95.

11

Erkan Demir, a.g.e., s.3.

12

Ulla Heise, Kahve ve Kahvehâne, çev. Mustafa Tüzel, Dost Kitabevi, Ankara 2001, s. 14.

13

Halil Erdoğan Cengiz, “Kahvenin Kirli Çamaşırları”, Ehlikeyfin Kitabı, (hzl. Fatih Tığlı), Kitabevi, İstanbul 2011, s.37.

14

Beşir Ayvazoğlu, Kahveniz Nasıl Olsun? Türk Kahvesinin Kültür Tarihi, Kapı Yayınları, İstanbul 2011, s.5-6.

15

Osmanlı dönemindeki kahveci esnafının kendisine pir olarak Şeyh Şâzilî’yi gördüğünü pek veciz surette ifade eden bu beyit, levha halinde pek çok kahvehanelerde bulunurdu:

Her seherde besmeleyle açılır dükkânımız

Hazret-i Şeyh Şâzilî’dir pirimiz üstâdımız (Lâ-edrî)

16

Katip Çelebi, Kitâb-ı Cihân-nümâ li-Kâtib Çelebi, c. I, (Tıpkıbasım), TTK Yayınları, Ankara 2009, s. 535536.

17

M. Sabri Koz, “Kahvenin Tarihine Derkenar” , Ehlikeyfin Kitabı, haz. Fatih Tığlı, Kitabevi, İstanbul 2011, s. 59-71.

18

Ulla Heise, a.g.e., s. 16.

19

Erkan Demir, a.g.e., s. 7.

20

Halil Erdoğan Cengiz, a.g.e., s.37.

21

Es-Seyyid Mehmed Şevket, Eser-i Şevket, Matbaa-i Âmire, İstanbul 1268, s. 566.

22

Halil Erdoğan Cengiz, a.g.e., s. 47-49.

23

Hikâye-i Îcâd-ı Kahve-i Yemen, vr. 5a.

24

Arendonk, a.g.e., s. 97.

25

Bu fetva hakkında detaylı bilgi için bkz. Ahmet Aydın, Çivizâde Muhyiddin Mehmed Efendi’nin Fıkhî Görüşleri, Marmara Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, (Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi), İstanbul 2006, s. 222-223.

26

Kâtip Çelebi, Mîzânü’l-Hak Fî İhtiyâri’l-Ehakk (sadeleştiren: Orhan Şaik Gökyay) Kabalcı Yayınevi, İstanbul 2007, s. 45.

27

Beşir Ayvazoğlu, a.g.e., s. 4.

28

Namık Açıkgöz, Kahvenâme, Akçağ Yayınları, Ankara 1999, s. 3.

29

Selin Şahbaz, Geçmişten Günümüze Kahvehaneler, Kahvehanelerin Sosyal Yaşamdaki Yeri ve Önemi: Aydın Merkez Örneği, Adnan Menderes Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, (Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi) Aydın 2007, s. 10.

30

Bu fetvalar için bakınız. M. Ertuğrul Düzdağ, Şeyhülislâm Ebussuûd Efendi Fetvaları Işığında 16. Asır Türk Hayatı, Enderun Kitabevi, İstanbul 1972, s.148-149.

31

Kâtip Çelebi, a.g.e., s. 45.

32

Bu fetva için bkz. Muhittin Eliaçık, “Şeyhülislam Bostanzade Mehmed Efendi ve Nazmen Verilmiş Fetvaları”, Turkish Studies-International Periodical For The Languages, Literature and History of Turkish or Turkic, Volume 7/4, Ankara Fall 2012, s. 48.

33

Talat Mümtaz Yaman, “Türkiye’de Kahve ve Kahvehaneler”, Ehl-i Keyfin Kitabı, (Hzl. Fatih Tığlı), Kitabevi Yayınları, İstanbul 2011, s. 11-16.

34

Talat Mümtaz Yaman, a.g.m., s. 24-25.

35

Konu hakkında Abdülaziz Bey’in “Osmanlı Âdet Merâsim ve Tabirleri” adlı eserinde ‘Bazı Eski Âdetler’ başlığı altında şu bilgiler yer almaktadır:

“Çekilmiş kahveye biraz dövülmüş kakule koymak. (...) Kahve içileceği zaman fincanı yakılmış anber dumanına tutup buğulandırdıktan sonra kahveyi koyup içmek veya anberi, fincan içine, kafes şeklinde bir mahfazaya koymak, sonra fincanı kahveyle doldurup içmek. Kahve içileceği zaman içine bir miktar çiçek suyu koymak. Eski zamanlarda kahve kavanozu dibine vidalanmış kafes gibi düğme içine anber konur, kavanoz içindeki kahveye koku geçer, fincandan içilirken anber kokusu da verilmiş olurdu.”

Abdülaziz Bey, Osmanlı Âdet Merasim ve Tabirleri, (hzl. Prof. Dr. Kâzım Arısan, Duygu Arısan Günay), 3. bs., Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul 2002, sf. 277-78.

36

Suzan Ay, Ahmed Sâdık Zîver Paşa Dîvânı, Fırat Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, (Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi), Elazığ 1999, s. 724.

37

Numan Külekçi, Gani-zâde Nâdirî, Hayatı, Edebî Kişiliği, Eserleri, Dîvânı ve Şeh-nâmesinin Tenkidli Metni, Atatürk Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü (Yayınlanmamış Doktora Tezi), Erzurum 1985, s. 188.

38

Gamze Demirel, 18. Yüzyıl Şairlerinden Belîğ Mehmed Emin Dîvânı (İnceleme-Tenkitli Metin-Tahlil) c. II, Fırat Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü (Yayınlanmamış Doktora Tezi), Elazığ, 2005, s. 404.

39

İdris Kadıoğlu, Lebîb-i Âmidî, Hayatı, Edebi Kişiliği, Eserleri ve Divanı’nın Tenkitli Metni, Dicle Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü (Yayınlanmamış Doktora Tezi), Diyarbakır 2003, s. 505.

40

Suzan Ay, a.g.t, s. 72.

41

Suzan Ay, a.g.t, s. 114.

42

Mehmet Arslan, Bursalı İffet Dîvânı, Kitabevi Yayınları, İstanbul 2005, s. 49.

43

Nev‘î, Divan, (hzl. Dr. Mertol Tulum, M. Ali Tanyeri), İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayınları, İstanbul 1977, s. 589.

44

Numan Külekçi, a.g.t., s. 211.

45

İ. Hakkı Aksoyak, Gelibolulu Mustafa Âlî ve Divanlarının Tenkitli Metni, Gazi Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü (Yayınlanmamış Doktora Tezi), Ankara 1999, s. 268.

46

Muhammed Selvi, Ümîdî, Hayatı, Eserleri, Edebi Kişiliği ve Divanı, Afyon Kocatepe Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü (Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi), Afyonkarahisar 2008, s. 188.

47

Erzurumlu Zihni, Erzurumlu Zihni Divanı, (hzl. Muhsin Macit), Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 2001, s. 277.

48

Ulla Heise, a.g.e., s.25.

49

Süheylî Ahmed bin Hemdem Çelebi, Divan (hzl. M. Esat Harmancı), Kültür ve Turizm Bakanlığı (e-kitap), s. 318.

50

Erzurumlu Zihni, a.g.e., s. 278.

51

Hakan Taş, Vahyî Divanı ve İncelenmesi, İstanbul Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, (Yayınlanmamış Doktora Tezi), İstanbul 2004, s. 472.

52

Mehmet Arslan, Antepli Aynî Dîvânı, Kitabevi Yayınları, İstanbul 2004, s. 159.

53

Mustafa Öztürk, Kur’an-ı Kerim Meali, Otto Yayınları, 2. bas., Ankara 2009, s.77.

54

İ. Hakkı Aksoyak, a.g.t., s. 1456.

55

Bosnalı Alaeddin Sabit, Divan, (hzl. Doç. Dr. Turgut Karacan), Cumhuriyet Üniversitesi Yayınları, Sivas 1991, s. 511.

56

Rakîb hakkında detaylı bilgi için bkz. Ahmet Atilla Şentürk, Klasik Osmanlı Edebiyatı Tiplerinden Rakîb’e Dâir, Enderun Kitabevi, İstanbul 1995.

57

Özlem Ercan, Peşteli Hisâlî Dîvânı Tahlili (İnceleme-Metin), c. II, Uludağ Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü (Yayınlanmamış Doktora Tezi), Bursa 2003, s. 100.

58

İlyas Yazar, Kânî Dîvânı (İnceleme-Metin), Ege Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, (Yayınlanmamış Doktora Tezi), İzmir 2006, s. 516.

59

Mustafa Karlıtepe, Kelâmî Dîvânı, Gazi Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü (Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi), Ankara 2007, s. 390.

60

Oktay Nar, Şeyhî - Hayatı ve Divanı’nın Tenkitli Metni, Selçuk Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü (Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi), Konya 2007, s. 57.

61

İsmail Çetin, Derzi-zâde Ulvî (Hayatı, Edebi Şahsiyeti, ve Divanının Tenkidli Metni), c. I, Fırat Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü (Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi), Elazığ 1993, s. 256.

62

Bayram Ali Kaya, The Dîvân of ‘Azmî-zâde Hâletî: Introduction and Critical Edition of His Dîvân, Harvard University, 2003, s. 368.

63

Nev‘î, a.g.e., s. 507.

64

Ahmet Talat Onay, Eski Türk Edebiyatında Mazmunlar, (Haz. Doç. Dr. Cemal Kurnaz) T.D.V. Yayınları, Ankara 1993, s.7.

65

Suzan Ay, a.g.t., s. 714.

66

Suzan Ay, a.g.t., s. 724.

67

Suzan Ay, a.g.t., s. 725

68

İ. Hakkı Aksoyak, a.g.t., s. 686.

69

Erzurumlu Zihni, a.g.e., s. 278.

70

İskender Pala, Ansiklopedik Divan Şiiri Sözlüğü, Ötüken Yayınları, 7. bas., İstanbul 2000, s.410.

71

Ahmet Yenikale, Ahmed Nâmî Dîvânı ve İncelemesi, Kültür ve Turizm Bakanlığı (e-kitap), s. 242.

72

Hakan Taş, a.g.t., s. 472.

73

Mehmet Gürbüz, Rezmî Divanı (İnceleme-Metin), Gazi Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, (Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi), Ankara 2005, s. 440.

74

İ. Hakkı Aksoyak, a.g.t., s. 687.

75

Ferit Devellioğlu, Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lugat, Aydın Kitabevi Yayınları, 16. bs. Ankara 1999, s.1021.

76

Bosnalı Alaeddin Sabit, a.g.e., s. 427.

77

Ebu Tâhir Muhammed b. Yakub Firuzâbâdî (Müt. Ahmet Asım), a.g.e., s. 911.

78

Firuze Bozkurt, XVI. Yüzyıla Ait Bir Şair Mecmuası, Niğde Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü (Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi), Niğde 2007, s. 221.

79

İ. Hakkı Aksoyak, a.g.t., s. 177.

80

İ. Hakkı Aksoyak, a.g.t., s. 686.

81

Ali Fuat Bilkan, Nâbî Dîvânı, c.II, MEB Yayınları, İstanbul 1997, s.984.

82

Hakan Taş, a.g.t., s. 472.

83

Talat Mümtaz Yaman, a.g.m., s.10-14.

84

Nev‘î, a.g.e., s. 589.

85

Sabahattin Küçük, Bâkî Dîvânı Tenkitli Basım, TDK Yayınları, Ankara 1994, s.437.

86

Saadet Karaköse, Nev’i-zade Atayi Divanı (Kısmi Tahlil-Metin), İnönü Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü (Yayınlanmamış Doktora Tezi), Malatya 1994, s. 528.

87

Dr. Yaşar Aydemir, Ravzî Divanı, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları (e-kitap), Ankara 2009, s. 337.

88

Dr. Yaşar Aydemir, a.g.e., s. 353.

89

Dr. Yaşar Aydemir, a.g.e., s. 353.

90

Dr. Yaşar Aydemir, a.g.e., s. 353.

91

Dr. Yaşar Aydemir, a.g.e., s. 356.

92

Gelibolulu Âli Mısır’da gözlemlediği kahvehâneleri anlatırken şu ifadeleri kullanır:

“Mısır diyarında kahvehânelerin çoğu aşağılıklarla ve tiryakilerle doludur. Bunların nicesi emekli, yaşlı çavuşlar ve müteferrikalarla dolup taşmaktadır; bunlar güneş doğmadan gelirler, altlarına bir eski hasır döşeyip akşam oluncaya değin eğlenirler. Kimisi köle kısmının keyf ehlidir; söze geldikçe törpü dillilerin keskin kılıcı, dünyanın olaylarını bilir geçinir Kölemenlerdir. Bunlara ‘idrak semtine gel!’ deseler aklın yattığı yola girmez, ‘kelemen’ kelimesini anlamaz; ‘gelemen’ sözünden geçmez; ‘kareşet’ kelimesini salt bundaki harflerin boğazdan çıktığı yerlerin yakınlığına dayanarak ‘kara eşek’ sözünden ayıramayan bir bölük iki ayaklı eşeklerdir. Birtakımı da ata, dona gücü yetmez, divan hizmetini yapmaya gitmez, adları çavuş ve müteferrikadır; bedava geçinmekle ün salmış bir fıkradır ki işleri kahvehânenin üst köşesine geçip oturmaktır; söze geldikçe zenginlikten dem vurup veresiye kahve içmektir. Yalan-yanlış kimi girişler yaparak otu geçtiği gibi kendisinden geçmektir; yani çoğu sözleri yalandır; boş dedikoduları ya birini çekiştirmek ya birinin kötülüğünü söylemektir; yahut kovculuk ve iftiradır; ‘filan zamanda filan idim ve filan devletlüye kethuda idim ve filan serhadda pehlivan idim ve filan savaşta kimi Rüstem, kimi Neriman idim’ deye kesip atarlar. Bugünde kendilerinden doğru bir söz işitilmesi ne mümkündür, ne de bunun kolayı vardır.

Bucakları akrep, yılan ve kimi de bit dolu kahvelerde kendilerinden geçmiş şaşkın, çevresine hayran hayran bakan tiryakiler duvardaki resim gibi duvara dayanıp kalmışlar; Müslümanların toplandığı köşeleri puthaneye döndürmüşler. Şaşılacak yer şurasıdır ki onun gibi uygunsuzlara saz bile çaldırırlar. Binlerce kımıldayan ölü ile dolmuş meclisleri düğün evine çevirirler. Oysa onları kim okur kim dinler. Zavallı sazendeler, salt ücret almak için çalıp çağırırlar; çeng ve rebab gibi inil inil inlerler.

[Mısır, Kahire’de bulunan kahvehâneler hakkında bu olumsuz görüşleri söyleyen Gelibolulu Âli Türk, Arap ve Acem kahvehâneleri hakkında ise şunları söyler:]

Nerde bulunur öyle bir kahve ki Türk zarifleriyle dolu olsun; ya da Arap ve Acem bilginlerinin toplandığı bir yer olsun.

Gelibolulu Mustafa Âli, Hâlâtü’l-Kahire Mine’l-Âdâti’z-Zâhire, sadeleştiren: Orhan Şaik Gökyay, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, Ankara 1984, s.40-42.

93

Sinan Yıldırım, Divan Edebiyatında Nazirecilik Geleneği ve Hevâyî’nin Nazirelerden Oluşan Divanı, Fırat Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü (Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi), Elazığ,2004, s. 41.

94

Bilge Kaya, Hisâlî, Hayatı-Eserleri ve Metâliü’n-Nezâir Adlı Eserinin Birinci Cildi (İnceleme-Metin), c. II, Gazi Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü (Yayınlanmamış Doktora Tezi), Ankara 2003, s. 874.

95

Gelibolulu Mustafa Âli, a.g.e., s.39.

96

Süheylî Ahmed bin Hemdem Çelebi, a.g.e., s. 156.

97

Bilge Kaya, a.g.t., c. I, s. 371.

98

Cihan Okuyucu, Ereğlili Türabi Divanı, Fatih Üniversitesi Yayınları, İstanbul 2004, s.

99

Vücûdî, Hayâl u Yâr, (hzl. Yaşar Aydemir), Kültür ve Turizm Bakanlığı (e-kitap), Ankara 2009, s. 104.

100

Murat Abalı, Saîd Giray Divanı Tahlili, Pamukkale Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü (Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi), Denizli 2006, s. 94.

101

Metinde “tîrâki” şeklinde yazılmıştır.

102

“Yâ eyyuhellezîne âmenû in tensurûllâhe yensurkum ve yusebbit akdâmekum”.

Ey iman edenler! Eğer siz Allah'a yardım ederseniz, O da size yardım eder ve ayaklarınızı sabit kılar.47 /

Muhammed - 7

103

“Bütün gruplar, kendilerinde olanla ferahlanırlar.”23 / Mü’minun - 53,30 / Rum - 32.

104

Yâ benî âdeme huzû zînetekum inde kulli mescidin ve kulû veşrebû ve lâ tusrifû, innehu lâ yuhibbul musrifîn (musrifîne). Ey Âdemoğulları! Bütün mescidlerde ziynetlerinizi alınız. Yeyiniz ve içiniz. Ve israf etmeyiniz. Muhakkak ki O, müsrifleri sevmez.7 / A‘râf - 31

105

Huvellezî halaka lekum mâ fi’l-ardi cemîan summestevâ iles semâi fe sevvâhunne seb’a semâvât(semâvâtin), ve huve bi kulli şey’in alîm (alîmun). O (Allah) ki, yeryüzünde olanların hepsini sizin için yarattı. Sonra (kudret ve iradesiyle) göğe yönelip, onları da yedi (kat) gök olarak düzenledi. Ve o, Alîm'dir (herşeyi en iyi bilendir).2 / Bakara - 29

106

Kul lâ ecidu fî mâ ûhiye ileyye muharremen alâ tâimin yat’amuhu illâ en yekûne meyteten ev demen mesfûhan ev lâhme hinzîrin fe innehu ricsun ev fıskan uhille li gayrillâhi bih (bihî), fe menidturra gayre bâgın ve lâ âdin fe inne rabbeke gafûrun rahîm (rahîmun). De ki: “Bana vahyolunan şey(ler)de, yenilen yiyecek üzerinde, ölü olan veya akıtılmış kan veya domuz eti ki; o, muhakkak murdardır, veya fısk ile Allah'tan başkası için boğazlanandan başka, haram kılınmış bir şey bulamıyorum.” Artık kim darda kalırsa, haddi aşması (meyletmesi) ve hakka tecavüz etmesi hariç; o taktirde, senin Rabbin muhakkak ki; Gafur'dur (mağfiret edendir) ve Rahîm (rahmet nuru gönderen) dir.6 / En‘am - 145

107

Summe le tus’elunne yevmeizin anin naîm (naîmi).

Sonra izin günü mutlaka ni'metlerden sorgulanacaksınız.102 / Tekasür - 8

Comments powered by CComment

Alaeddin Bey 19 Kasım 1994 de Harbiye Kültür Konser Salonunda hicaz bir şarkı okuyor. "Kimseyi böyle perîşân etme Allâh'ım yeter, Uyku tutmaz, bir ümit yok, gelmiyor hiçbir...
Sanatçı ve Devlet Adamı Gece on buçuk sularında kapısı çalınıyor Alaeddin Bey'in, kapıda polisler. Cumhurbaşkanı Celal Bayar hanım öğretmenler için bir yemek vermiş. Sohbet...
Alaeddin Yavaşça 1945 yılında İstanbul Erkek Lisesini birincilikle bitirir ve tıp fakültesi imtihanlarını kazanır, tıp tahsiline başlar. Son sınıfta bir fasıl toplantısındadır....
Alaeddin Yavaşça emanetini teslim etti. Beşiktaş'taki Yahya Efendi Türbesi Haziresi'ne defnedildi. Yahya Kemal diyordu ya "Kökü mazide olan atiyim" diye. Tam Alaeddin Yavaşça...
Makedon isyancılar Cemile'nin annesini, babasını katlediyor. Henüz beş yaşındaki Cemile'yi de süngülemişler, öldü diye bırakmışlar. Saatler sonra Osmanlı askeri bulmuş,...
Mehmet Kaplan, üniversitelerde, sanat, edebiyat ve kültür çevrelerinde tanınmış bir edebiyat araştırmacısı; eleştirmen, denemeci, “müşfik ve müşvik bir hoca”, kültür adamı,...
Oğuzların atası Oğuz Han ve oğullarının destanını anlatan başlıca iki kaynak vardır. Bunlardan birincisi Paris Milli Kütüphanesi’nde bulunan Uygur yazısıyla yazılmış, eksik tek...
Uygur Devleti, İslamiyet’ten önceki Türk imparatorluklarının sonuncusudur. M. VIII. aşıra kadar Dokuz Oğuz boylarıyla birlikte Moğolistan’ın şimalinde yaşayan On Uygurlar,...
Türk dünyası edebiyatlarının önemli bir parçasını teşkil eden Özbek edebiyatı, Özbekistan’ın bağımsızlığa kavuşmasıyla birlikte, kendine özgü metotlar geliştirerek dünya...
Okumayı seven herkes dünya edebiyatının büyük klasiklerinin insanlığın ortak hafızasında önemli bir yer edindiğini bilir. Ancak bunun gerçekleşmesi yalnızca yazarın hayal gücüne,...
Günümüzde geçmişte hiçbir zaman olmadığı kadar fazla insan tarih yazmanın, aynı şekilde hiçbir zaman olmadığı kadar insan da geçmişe dair bilgi edinmenin peşindedir. Bu...
Türk illeri dünyanın en eski illerinden olarak, dört bin yıla yakın keçmişl a rind a Asya, Afrika ve Avrupa qitelerine yayılmışlar ve oralarda büyük millet ve devletler...
“Tarihî çeşmeler zamanın gözleridir. Geçmişten geleceğe bakarlar. Hiç ummadığınız bir köşe başında bile tarihin şahitleri olarak karşınıza dikilirler. Siz önünden geçip...
Mehmet Âkif’in Ailesi Mehmed Âkif, ana tarafından Buhâralı bir aileye mensuptur; şeceresini, bir buçuk – iki asır önce, Buhâra’dan Anadolu'ya göç eden Hekim Hacı Baba'ya kadar...
Bayburt'ta bir söz varmış, "Zihni'yi bile güldürür." diye. Herhalde "Ölüyü bile güldürür." demeye gelir. Buna göre Zihnî'nin gülmeyle arası iyi olmamalıdır. Onun hiç gülmediği...
Hoparlörü tıklayıp seçtiğiniz alanı dinleyebilirsiniz Powered By GSpeech