Welcome to Edebi Medeniyet : Ebedi Medeniyet   Hoparlörü tıklayıp seçtiğiniz alanı dinleyebilirsiniz Welcome to Edebi Medeniyet : Ebedi Medeniyet Powered By GSpeech
Edebi Medeniyet 
Ebedi Medeniyet
(Okuma süresi: 2 - 4 dakika)
Bunu okudun 0%
siir02
siir02
Felsefeye ilişkin söylem rejiminin Batı’da da, özellikle 20.yüzyılda, radikal dönüşümlere tanıklık ettiğini biliyoruz. Richard Rorty, ‘Essays on Heidegger and Others’da ,’Felsefe nasıl bir etkinlik olarak kavranmalı?’ sorusuna, 20.yüzyılda üç ayrı cevap verildiğini belirtiyor: Felsefenin, Husserl’in ‘Bilimsel’, Heidegger’in ‘Şiirsel’ ve Dewey’in ‘Siyasal’ bir etkinlik olarak kavranması gerektiği konusundaki cevapları...
Husserl, Felsefenin Bilim’i model alarak inşa edilmesini; Heidegger ‘Şiir’in model alınarak inşa edilmesini önermişlerdir. Ama Felsefenin, Dewey’in önerdiği gibi ‘Siyasal’ bir model üzerine inşa edilmesinden neyin kastedildiği o kadar açık değildir ve Felsefenin ‘siyasal’ bir etkinlik olarak kurulmasından söz edildiğinde akla, kaçınılmaz olarak, şu soru geliyor: Niçin, örneğin Marx değil de Dewey, ya da Marksizm değil de Pragmatizm? Öyle ya, Felsefenin ‘Dünya’yı yorumlama’ya değil de, ‘Dünya’yı değiştirme’ye yönelik bir praksis olarak tanımlandığı metinler, Marx’ın metinleridir;- Dewey’in değil!.. ‘Feuerbach Üzerine Tezler’ XI. de Marx şöyle der: ‘Filosoflar sadece Dünya’yı değişik biçimlerde yorumladılar; önemli olan onu (yorumlamak değil), değiştirmektir.’ Felsefe, ister Husserl’in yolundan giderek ‘Bilim’i model alsın, ister Heidegger’in yolunu izleyerek ‘Şiir’i, her iki yol da, Dünya’yı ‘değişik biçimlerde’ yorumlama’ya götürür. Dünya’yı değiştirmekse, Marx’a göre elbet, Felsefenin siyasal bir etkinlik olarak kavranması anlamına gelir...
Bütün bunları niçin söylüyorum? Şundan: Yıllar önce, Türkiye’de bir Felsefe geleneğinin olmayışını, Felsefenin ‘Bilim’ modeli üzerine inşa edilebilmesinin mümkün olmayışıyla temellendirmeye kalkışanlara verdiğim cevapta, Felsefe ile genel anlamda düşünce Geleneği arasındaki ilişkiyi gözardı etmemeleri gerektiğini hatırlatmıştım. İslam’ın teorik bir bilim geleneğinden yoksun oluşunun Bilimsel düşünceye eklemlenme imkânını ortadan kaldırdığı için Felsefeyi mümkün kılmadığı görüşü, Oryantalizmin temel argümanlarından biridir. Felsefeyi Bilgi Kuramı’na (Epistemoloji) irca eden bir anlayış! Gustave von E. Grunebaum’un, İslamda Felsefenin olmayışını, Bilimsel (Teorik) düşüncenin [‘Erkentniskritik’]yokluğuna bağladığını unutmamak gerek....
Oysa İslam entelektüel geleneğinde siyasetin ve siyasal pratik düşüncesinin ağırlıklı bir yer tuttuğunu biliyoruz. Elbette, şiir’in ve şiirsel düşüncenin de! Rorty’nin belirttiği gibi, Felsefe’nin ‘Siyaset’i (Dewey) ya da Şiir’i (Heidegger) model alarak inşa etmenin mümkün oluşu, bize, Felsefeyi, hangi geleneksel yollardan geçerek kurabileceğimiz konusunda kılavuzluk etmelidir
İslam geleneğinde Siyaset vardır, siyaset kuramı ( Farabi ve El Maverdi’ninkiler dışında) yoktur; Şiir vardır, şiir kuramı (İbn Arabî dışında) yoktur! İslam siyasette Doğruluk’nun tanımını, pratikle temellendirmekte ne kertede Pragmatik ise; şiirde Doğruluk’un kriterini, metaforlar’da temellendirmekte de, o kertede Pragmatiktir. Hükümet nasıl bir siyasal araçsa, metafor da işte tastamam öyle bir dilsel araçtır İslam geleneğine göre...
Metafor, nasıl bir Doğruluk kriteri olabilir? Rorty’nin verdiği örnek, bu meseleyi açıyor: “Örneğin, İsa’dan sonra 1000 yılında birisi çıkıp da, ‘Dünya Güneşin çevresinde dönüyor’ deseydi, dinleyenler büyük bir ihtimalle, onun ‘metaforik’ konuştuğunu düşüneceklerdi”, diyor Rorty, ‘ama, bugün hiç kimse bunu bir metaforik cümle saymıyor!’ Bu cümlenin bugün Doğru kabul edilmesi, geçen bin yıllık süreç içinde, inançlarımızın bu Doğru’ya yer verecek biçimde örüntülenmiş olmasındandır. Ve Rorty’nin de belirttiği gibi, bu süreç, ‘Dünya Güneş’in çevresinde dönüyor’ cümlesindeki kelimelerin anlamlarının, bu cümleyi Doğru bir cümle kılacak biçimde değişmiş olmaları sürecinden ayrılamaz...
Heidegger’in, Rorty’nin deyişi ile, Felsefe geleneği karşısındaki ‘şiirsel cevab’ı, metaforun bir Doğruluk kriteri olmasından dolayıdır. Heidegger’e göre, felsefi düşüncenin amacı, kullandığımız verili dil’i, onun ‘insan aklının dili’ olmadığını, ama tarihsel geçmişimizin yaratısı olduğunu hatırlatarak özgürleştirmektir. Bunu yapanlarsa, Dasein’in (Varlık’ın) şairleridir. Bu şair-düşünürleri hatırlatmak ve onların metaforlarının birer Doğruluk’a dönüşmeden önceki ( yani, kelimelerin bildik anlamlarını edinmeden önceki) güçlerini hissettirmek, çağımızda
felsefenin tek amacı olmalıdır. Dahası, kültürü, eskimiş sözdağarına, toplumun inanç ve arzu örüntülerinin içine metaforlar sokmak yoluyla kurtarmak!
Metaforlar, empirik olarak eksik verilmiş gibi görünen Dünya’yı tamamlarlar:’ Eksik-verilmiş-görünen’ den şunu kastediyorum: Dünya’daki verili objelerin tümünün beş duyumuzun beşiyle algılanması sözkonusu değildir: Örneğin, elmayı, tadıyla (tad alma duyumuzla), kokusuyla (koku alma duyumuzla), dokunma duyumuzla ve renkleriyle (görme duyumuzla) algılarız. Ama elmanın sesi yoktur;-dolayısıyla işitme duyumuzla algılamamız olanaklı değildir. Ya da, ayışığını nasıl algıladığımıza bakalım: Ay ışığı, bize salt görme duyumuzla verilmiştir; sesi, kokusu, tadı yoktur; dokunamayız da!
İşte metafor, tastamam burada dolaşıma girer. Şiirde, elmanın sesinden söz edilebilir; ya da ay ışığına dokunabilirsiniz. Dolayısıyla, metaforlar, empirik olarak bir eksik-oluş olarak verilmiş Dünya’yı,şiir dolayımında tamamlar ve Doluluk’a vardırırlar.
Galiba, hayatımızı değiştirmek için kitaplara değil, metaforlara ihtiyacımız var. Metaforların, Doğruluk’un kriteri olabildikleri kabul ediliyorsa eğer, Şiir ile Felsefe’nin Platon’la birlikte ayrılan yolları tekrar birleşip, o büyük düşünce yolu’nda (Heidegger’in ‘Denkweg’i) birlikte yürümeleri imkanı doğmuş olacaktır. Felsefe söyleminin şiirsel söz üzerine inşa edilebiliyor olmasının da, sanıyorum, anlamı budur...

Comments powered by CComment

Alaeddin Bey 19 Kasım 1994 de Harbiye Kültür Konser Salonunda hicaz bir şarkı okuyor. "Kimseyi böyle perîşân etme Allâh'ım yeter, Uyku tutmaz, bir ümit yok, gelmiyor hiçbir...
Sanatçı ve Devlet Adamı Gece on buçuk sularında kapısı çalınıyor Alaeddin Bey'in, kapıda polisler. Cumhurbaşkanı Celal Bayar hanım öğretmenler için bir yemek vermiş. Sohbet...
Alaeddin Yavaşça 1945 yılında İstanbul Erkek Lisesini birincilikle bitirir ve tıp fakültesi imtihanlarını kazanır, tıp tahsiline başlar. Son sınıfta bir fasıl toplantısındadır....
Alaeddin Yavaşça emanetini teslim etti. Beşiktaş'taki Yahya Efendi Türbesi Haziresi'ne defnedildi. Yahya Kemal diyordu ya "Kökü mazide olan atiyim" diye. Tam Alaeddin Yavaşça...
Makedon isyancılar Cemile'nin annesini, babasını katlediyor. Henüz beş yaşındaki Cemile'yi de süngülemişler, öldü diye bırakmışlar. Saatler sonra Osmanlı askeri bulmuş,...
Mehmet Kaplan, üniversitelerde, sanat, edebiyat ve kültür çevrelerinde tanınmış bir edebiyat araştırmacısı; eleştirmen, denemeci, “müşfik ve müşvik bir hoca”, kültür adamı,...
Oğuzların atası Oğuz Han ve oğullarının destanını anlatan başlıca iki kaynak vardır. Bunlardan birincisi Paris Milli Kütüphanesi’nde bulunan Uygur yazısıyla yazılmış, eksik tek...
Uygur Devleti, İslamiyet’ten önceki Türk imparatorluklarının sonuncusudur. M. VIII. aşıra kadar Dokuz Oğuz boylarıyla birlikte Moğolistan’ın şimalinde yaşayan On Uygurlar,...
Türk dünyası edebiyatlarının önemli bir parçasını teşkil eden Özbek edebiyatı, Özbekistan’ın bağımsızlığa kavuşmasıyla birlikte, kendine özgü metotlar geliştirerek dünya...
Okumayı seven herkes dünya edebiyatının büyük klasiklerinin insanlığın ortak hafızasında önemli bir yer edindiğini bilir. Ancak bunun gerçekleşmesi yalnızca yazarın hayal gücüne,...
Günümüzde geçmişte hiçbir zaman olmadığı kadar fazla insan tarih yazmanın, aynı şekilde hiçbir zaman olmadığı kadar insan da geçmişe dair bilgi edinmenin peşindedir. Bu...
Türk illeri dünyanın en eski illerinden olarak, dört bin yıla yakın keçmişl a rind a Asya, Afrika ve Avrupa qitelerine yayılmışlar ve oralarda büyük millet ve devletler...
“Tarihî çeşmeler zamanın gözleridir. Geçmişten geleceğe bakarlar. Hiç ummadığınız bir köşe başında bile tarihin şahitleri olarak karşınıza dikilirler. Siz önünden geçip...
Mehmet Âkif’in Ailesi Mehmed Âkif, ana tarafından Buhâralı bir aileye mensuptur; şeceresini, bir buçuk – iki asır önce, Buhâra’dan Anadolu'ya göç eden Hekim Hacı Baba'ya kadar...
Bayburt'ta bir söz varmış, "Zihni'yi bile güldürür." diye. Herhalde "Ölüyü bile güldürür." demeye gelir. Buna göre Zihnî'nin gülmeyle arası iyi olmamalıdır. Onun hiç gülmediği...
Hoparlörü tıklayıp seçtiğiniz alanı dinleyebilirsiniz Powered By GSpeech