Welcome to Edebi Medeniyet : Ebedi Medeniyet   Hoparlörü tıklayıp seçtiğiniz alanı dinleyebilirsiniz Welcome to Edebi Medeniyet : Ebedi Medeniyet Powered By GSpeech
Edebi Medeniyet 
Ebedi Medeniyet

SUNUCU DEĞİŞİKLİĞİ NEDENİYLE SİTEMİZDE YER YER AKSAMALAR YAŞANMIŞTIR.. Şu anitibari ile sitemizi kararlı çalışmaktadır.

(Okuma süresi: 35 - 69 dakika)
Bunu okudun 0%

arz i halArapça “ikili, ikişer” anlamına gelen “mesnâ” kelimesinin nisbet eki almış şekli olan mesnevi, her beyti kendi arasında kafiyeli nazım şekline denir. Mesneviyi, beyitlerle yazılan diğer nazım şekillerinden ayıran özelliği her beyitte ayrı kafiyeye yer verilmesidir. Divan şiirinde uzun soluklu ve genellikle belli bir plan dâhilinde yazılan müstakil mesneviler yanında, divanlarda dibace de dâhil olmak üzere divanın sonuna kadar her yerde bulunabilen küçük

mesneviler vardır. Küçük mesneviler “tevhit, na’t, nasihatnâme, miraciye, fahriye, methiye” gibi türlerin yanında “silsilename, besmelenâme, istiftâ, şehir şiiri, firâknâme, sıhhatnâme, kalemiye, manzum mektup, manzum hikâye” gibi farklı konular işlemesiyle dikkat çeker. Bu çalışmanın konusu da küçük mesnevilerle yazılan ‘arz-ı hâllerdir.

Arapça “sunma, gösterme, bildirme, önüne koyma” anlamına gelen “arz” ve “hâl” kelimelerinin birleşmesinden oluşan ‘arz-ı hâl terkibi “halin bildirimi ve dilekçe” anlamlarına gelmektedir. Osmanlıda, ‘arz-ı hâlle birlikte istek ve şikâyet dilekçelerine “rikâ’, ruk’a, mahzar, arîza” gibi kelimeler de kullanılmıştır. “OsmanlIlarda arzuhal bir haksızlıktan şikâyet, bir görev veya ücretin istenmesi, bir yanlışlığın düzeltilmesi gibi durumlarda verilirdi (İpşirli, 1991: 447). Tarihimizde daha çok belli kurallarla mensur şeklinde yazılan arzı hâller/dilekçeler yanında divanlarda kaside, küçük mesnevi ve kıt’a gibi nazım şekilleriyle yazılmış manzum ‘arz-ı hâller44 de vardır. Klasik Türk şiirinde edebî bir terim olarak ‘arz-ı hâl; şairin hamiye, memdûha veya belli makamdaki bir kişiye içinde bulunduğu maddi ve manevi durumu arz ettiği, taleplerini sıraladığı ve şikâyetlerini dile getirdiği manzumelerdir. “Mensur ‘arz-ı hallerle kıyaslandığında belirli kalıplara uyulmakla beraber manzum ‘arz-ı hâllerde yazarlarının şair olması nedeniyle daha sanatlı ve etkileyici bir anlatım vardır. Şairler kendi bilgi ve becerileri doğrultusunda anlatmak istediklerini olabildiğince güzel ifadelerle dile getirmeye çalışmışlardır.” (Batislam, 2008, s. 216).

400 divan taraması sonucu küçük mesnevilerle 59 tane ‘arz-ı hâl yazıldığını gördük. Aşağıda da görüldüğü gibi XV. yüzyılda 1, XVI. yüzyılda 27, XVII. yüzyılda 13, XVIII. yüzyılda 15 ve XIX., XX. yüzyılda 3, 'arz-ı hâl bulunmaktadır. Aşağıda küçük mesnevilerle ‘arz-ı hâl yazan şairler yüzyıllara göre verilmiştir:

XIII., XIV. ve XV. yüzyıl: Hidayet Çelebi (1).

  • XVI. yüzyıl: Âşık Çelebi (1), Cinânî (4), Edirneli Nazmi (4), Filibeli Vecdi (4), Gelibolulu Âlî (5), Hüdâyî-i Kadîm (1), Kabûlî (5), Rahîmî (1), Yetim (2).

  • XVII. yüzyıl: Azmî-zâde Hâletî (2), Fasih Ahmed Dede (1), Güfti (3), Nâbî (3),

Nâzım (1), Şeyhülislam Bahâyı (2), Tıflî (1).

  • XVIII. yüzyıl: Fâik Mahmûd (1), Feyzi Halil (2), Feyzullah Nâfîz (2), İhyâ (2), Lebîb (1), Re’fet ‘Aziz (4), Seyyid Vehbî (1), Şehdî (1), Vahîd Mahtûmî (1).

  • XIX. , XX. yüzyıl: Nebîl (1), Sabrı Mehmed (1), Şeref Hanım (1).

    arz i hal

Yukarıda grafikte görüldüğü gibi küçük mesnevilerle, 15. yüzyıldan 19. yüzyıla kadar farklı sayılarda ‘arz-ı hâl yazılmıştır. En çok da 28 mesneviyle 16. yüzyılda görülmektedir. Şunu ifade etmek gerekir ki divanlar tarandığında hem küçük mesnevi hem de diğer nazım şekillerinde ‘arz-ı hâller görülecektir. Ancak incelemeye dâhil ettiğimiz 59 küçük mesnevinin amaca ulaşmamızda yeterli olacağı kanaatindeyiz.

  • 1. ‘Arz-ı Hâllerin Şekil Özellikleri

Divanlarda küçük mesneviyle yazılan manzum ‘arz-ı hâllere bakıldığında büyük çoğunluğunun üç ana bölümden oluştuğu görülmektedir. Şair giriş bölümünde ‘arz-ı hâli sunduğu kişiyi kaside methiyelerinde olduğu gibi kalıp ve benzer ifadelerle över. ‘Arz-ı hâl manzumelerinin asıl bölümünde şair içinde bulunduğu durumu memduha arz eder. Şair bu bölümde çeşitli durumlardan şikâyetlerini ve hamiden taleplerini sıralar. ‘Arz-ı hâlin sonunda şair kasidenin dua bölümünde olduğu gibi memduhun şahsı, iktidarı veya insanlık için dua ile şiiri bitirir.

Mesneviler incelendiğinde bazılarında ‘arz-ı hâl bir bölüm olarak karşımıza çıkar. Şairler kaside mantığında yazdıkları ‘arz-ı hâllerde nesip/teşbip benzeri bölümlerden sonra ‘arz-ı hâle geçiş yaparlar. Bazı başlıklarda da “Kalemiyye Mesnevi-i ‘Arz-ı Hâl-ı Güne Berây-ı Sultân Selim Hân” bu duruma göndermeler yapılabilir. Örneğin Fasih Ahmed Dede, İhyâ, Şeyhülislam Bahâyi ve Şehdî’nin ‘arz-ı hâllerinin ilk bölümü kalemiyedir. Yine Şeyhülislam Bahâyî’nin diğer bir ‘arz-ı hâlinin girişi sâkinâmedir.

Bir şiirin önemli şeklî özelliklerinden biri de başlığıdır. ‘Arz-ı hâllere bu noktadan baktığımızda % 90’ı başlıklı, % 10’u başlıksızdır. Mesnevilerin bazılarının başlıksız olmasını şairin tercihi, nüshalar arası farklılık veya müstensihe bağlayabiliriz. Başlıklarda ‘arz-ı hâlden başka “yalvararak isteme, dileme, dilekçe" anlamlarına gelen “istid’â, temennâ, iltimâs” kelimelerini de görebiliriz. Aşağıda görüldüğü gibi başlıklar nazım şekline, muhtevaya ve ‘arz-ı hâlin sunulduğu kişilere farklı şekilde gönderme yapabilmektedir. “Mesnevi” yanında “ kaside?’nin başlıklarda yer alması ‘arz-ı hâllerin bir yönünün “övgü” temelli olmasındandır. Şairler “kaside” ile nazım şeklini değil ‘arz-ı hâlin muhtevasını ifade etmişlerdir. Çünkü kaside, Arap edebiyatında methiye türü olarak doğmuştur. Şairler de methiye muhtevalı manzumelerin başlığına “kaside” kelimesini bu nedenle koymuşlardır. Bazı başlıklarda ‘arz-ı hâlin sunulduğu kişi ismen zikredilmiştir. “Kalemiyye Mesnevî-i ‘Arz-ı Hâl-ı Güne Berây-ı Sultân Selim Hân” başlığında olduğu gibi hem ‘arz-ı hâlin bölümü, hem nazım şekli hem de sunulan kişi ifadesini bulabilir. “Mesnevi Der-i îltimâs-i Kitâbet” başlığında ise şair talebini yani “kitâbet”i zikretmiştir.

Mesnevi nazım şeklinde her beytin kendi arasında kafiyeli olması nedeniyle beyit sınırlaması yoktur. Mesnevinin sağladığı bu imkanla en az iki beyitten başlamak üzere binlerce beyitlik eserler yazılmıştır. ‘Arz-ı hâllere battığımızda 8 beyitten başlayıp 268 beyte kadar küçük mesnevi yazılmıştır. Nazım şeklinde beyitler arası kafiye bağı olmaması şairlere methiye, tasvir, tahkiyede kolaylık sağlamıştır. Aşağıda ‘arz-ı hâl yazan şairler, mesnevilerin başlıkları ve mesnevilerin beyit sayısı (B.S.) tablo halinde verilmiştir:

Şair

Başlık

B.S.

Hidayet Çelebi

-

39

Âşık Çelebi

-

30

Cinânî

Mesnevîst ki ez Berây-ı İstid’â-yı Hidmet ez Kâdîi’l Kuzât Merhûm Mu’allim-zâde Efendi Rahmetu’llâhi Te’âlâ ‘Aleyh Güfte Der-Hâletî ki ez Talebe-i û Bûdem

73, 26, 49, 36

Der-Temennâ-yı Ba’zı Merâsim-i Mekârim ez Mîrlivâ-yı Burusatil-Mahrûsa Rahmetuİlâhi Ta’âlâ

Der-İstid’â-yı Makdem-i Yekî ez Hûbân Be-Mûbtelâ-yı Hîş

Der-İltimâs-ı Mu’âvede-i Şefâ’at-nâme Ez-Âsitân-ı Şâh-zâde Selim Hân

Nazmı

‘Arz-ı Hâl-ı Be-Pâdişâ, ‘Arz-ı Hâl-ı Be-Pâşâ, ‘Arz-ı Hâl, ‘Arzı Hâl-i Ez Zebân-I Kesî

111, 45, 42, 23

Vecdi

Kaside

37, 54, 17, 17

Gelibolulu Âlî

Be-Cenâb-ı Şehriyâr Firistâde, Münşi Cânibinden Sadr-ı A’zama ‘Arz-ı Hâl-ı Manzûmdur, Velehu ‘Arz-ı Hâl-ı Manzûm

34, 47, 21, 26, 20

Hüdâyî-i

Kadîm

Mesnevi Der-i İltimâs-i Kitâbet

21

Kabûlî

‘Arz-ı Hâl

60, 26, 66, 70, 36

Rahîmî

42

Yetim

Mesnevi Be-Tarik-i Kaside, Mesnevi

68, 18

Hâletî

Hazret-i Şâh-ı Cihâna ‘Arz-ı Hâlümdür, ‘Arz-ı Hâl Tankıyla Sultân Murâd Hazretlerine Virilmişdür

108,46

Fasih Ahmed

Kalemiye

97

Güftî

 

124, 173, 92

Nâbî

Mesnevî-i Ma’rûz Bâ-Hazret-i Râmî Pâşâ Ez-Zebân-ı Şeyh Haydar-i Üsküdârî, Mesnevi Der-Senâ-Kârî-i Sultân Muhammed Hân Müzeyyel Be-Medh-i Musâhib Mustafâ Pâşâ, Mesnevi El-Müsemmâ Be-Gülşen-i Devlet Bâ-Istılâh-ı Dîvân-ı Hümâyûn

14, 268, 175

Nâzım

‘Arzuhâl

33

Bahâyî

Mesnevi Der-midhat-i Sultân Murâd, Mesnevi- Der-beyân-ı Ahvâl-i Perîşân Be-Dergâh-ı Şâh-ı Cihân Hazret-i Sultân Murâd

88, 238

Tıflî

Der-Ta’rif-i Eş’ârü’ş-Şu’arâ Efdalü’l-Fudalâ Ali Rızâyî Aleyhi’r-rahme

54

Fâik Mahmut

Kasîde-i Mesnevi Der-Medh-i Vezîr-i A’zam Hüseyin Pâşâ

67

Feyzi Halil

Vâki’a-nâme

40, 10

Nâfiz

-

148,67

İhyâ

Mesnevî-i ‘Arz-ı Hâl Berây-ı Sultân Selim Hân, Kalemiyye

Mesnevî-i ‘Arz-ı Hâl-ı Güne Berây-ı Sultân Selim Hân

110,128

Lebîb

Lebîb-i Merhûm Bâgdâd’dan Diyâr-ı Bekr’e ‘Avdetinde Süleymân Paşa’ya Söylediği Nazm-ı Mesnevi

63

Re’fet Aziz

Mesnevî-i Hâtime-i Dîvân-est, Mesnevî-i ‘Arzuhâl Berâ-yı Sâdrın Aliyyü’l Bîd ‘Abdullah Paşa, Mesnevî-i ‘Arzuhâl Berâyı Şeyhü’l-islam Hayâti-zâde Mehmed Emin Efendi, Mesnevî-i ‘Arzuhâl Berâyı Şeyhü’l-islam Mehmed Esâd

24, 21, 8, 25

 

Efendi,

Seyyid Vehbî

Kasîde-i Mesnevî-gûne Berây-ı Niyâz-ı Kısmet              28

Şehdî

Cilve-rîz-i Şebdiz-i Edhem-i Kalem-i Mu’ciz-dem Der- 188 Safha-i Pehnâ-yı Sitâyiş-i Âsaf A’zam Sûtûde-şiyem Hurşîd-i ‘İlm-i Cenâb ‘Alî Paşa Damâd-ı Şehinşâh-ı Kerem-bahşâ

Mahtûmî

‘Arz-ı Hâl-i Mahtûmî Berây-ı Sultân Murâd Hân            83

Nebîl

Mesnevî-i Der-‘Arz-ı Vekâyi                                66

Sabrî

Bir Mahbûb-ı Câlibûl-Kulûbi Şefâ’at Zımnında Devletlû 66, 31 Seyyid Mustafa Pâşâ Hazretlerine Takdim Olunan ‘Arzıhâl-ı Bâlâsına Tahrîr Olunan Manzûmemizdir, Kasîde-i Dîger Der-sitâyiş-i Müşârün-ileyh

Şeref Hanım

Kasîde-i Mesnevi                                        26

Küçük mesnevi ile yazılan ‘arz-ı hâllerde çoğunluğu kısa olan 10 farklı aruz kalıbı kullanılmıştır. En çok kullanılan kalıp ise hafif bahrinin “fe’ilâtün mefâ’ilün fe’ilün” kalıbıdır. Aşağıda ‘arz-ı hâllerde kullanılan aruz kalıplan ve sayıları verilmiştir:

  • 1. fe’ilâtün mefâ’ilün fe’ilün (30)

  • 2. mefâ’ilün mefâ’ilün fe’ûlün (10)

  • 3. fâ’ilâtün fâ’ilâtün fâ’ilün (7)

  • 4. fe’ilâtün fe’ilâtün fe’ilün (3)

  • 5. mefâ’ilün mefâ’ilün mefâ’ilün mefâ’ilün (1)

  • 6. mef’ûlü mefâ’ilü fe’ûlün (2)

  • 7. müfte’ilün müfte’ilün fa’ûlün (2)

  • 8. fa’ûlün fa’ûlün fa’ûlün fa’ûl (2)

  • 9. müstefilâtün mü stefilâtün (1)

  • 10. fe’ilâtün fe’ilâtün fe’ilâtün fe’ilün (1)

  • 2. ‘Arz-ı Hâllerin Muhteva Özellikleri

Çalışmamıza konu olan küçük mesnevilerle yazılmış 59 ‘arz-ı hâlin muhtevaları hakkında şunları söyleyebiliriz:

Hidayet Çelebi selamını ve ‘arz-ı halini padişaha ulaştırması için ilkbahar rüzgârından yardım ister (Sona, 2006: 266):

Kerem kıl iy nesîm-i nev-bahârî

Men-i bî-çâre ilen Hak-ı yârı (Hidayet Çelebi, 1)

Sühânun haletini söyle mâha

Kulun sözüni ya’ni pâdşâha (Hidayet Çelebi, 4)

Şair ‘arz-ı haline kusurlu ve eksik olduğunu itirafla başlar ve şahtan af ümit eder. Şairin içinde bulunduğu durum şudur: Mihnet ve sıkıntı suyu her tarafını sarmış, dert ve bela her taraftan başına yığılmıştır. Yalnızlıktan ağladığı halde kimse halini hatırını sormamaktadır. Sıkıntılar içindeki şair, gönlüne niçin bu halde olduğunu sorar. Gönül de şahın hayali olursa bütün dert, keder ve belanın gideceğini söyler. Bu söz üzerine şâhm hayali gelir ve şairin hatırını sorar. Şâhm hayalinin güneş gibi doğmasıyla ümit bulan şair, hasetçilerin hasedinden kurtulur. Şairin şahtan isteği visal, himmet, devlette bir makam ve şahın viran olan kalbi teşrif etmesidir. Şair ‘arz-ı halini padişaha dua ile bitirir. Duası ise padişahın; ikbal ve fetih fidanının zafer bağında her zaman yemyeşil kalması, ömrünün uzun olması, devlet şarabını içip gam defterini yitirmesidir.

Âşık Çelebi Divanı’ndaki üçüncü mesnevide, kendi ifadesi ile “ahvâlini, adâlet yayan padişahın kapısına arz eder”. Şair, yeryüzünde Allah’ın gölgesi olan padişahtan feryadını işitip adalet göstermesini ister. Padişahın kapısında yüz binlerce makam vardır. Âşık Çelebi de bu makamlardan kendisine uygun olanın ihsan edilmesini ister. Âşık Çelebi, padişahtan erkân ve ayan olmak istemez. Ona, padişaha asker veya kapısında bekçi olmak bile yerlidir. Padişahın eşiğinde köle olmak ona şereftir. Şair bir beyitte kendi hakkının “nakîbü’l-eşrâf’hk olduğunu da söyler ve bu makamı ister. Nakîbü’l-eşrâf, Osmanlıda peygamber soyundan gelenlerin işlerini görmek üzere tayin edilen memurdur. Şair, atalarının da bu işi yaptığını, kendine de miras kaldığını, evladın ata işini tutmasının doğal olduğunu söyler ve padişaha dua ile ‘arz-ı hâlini bitirir (Hançerlioğlu, 1988: 266):

Elâ ey pâdişâh-ı dâd-güster

Menüm feryâdum işit dâd göster (Âşık Çelebi, 1)

Nola ahvâlüm itsem kapuna ‘arz

Ki es-sultânu zıllullahı fîl-'arz (Âşık Çelebi, 2)

Yitişdi kâm u fevze kâmı fevri

İrişdi ‘Âşık’a ihsân devri (Âşık Çelebi, 5)

Kapunda niçe yüz bin var menâsib

Bulunmaz mı bana da bir münâsib (Âşık Çelebi, 11)

Gerekdür ehline mansıb sezâ-vâr

Kem isem mansıbın dahi kemi var (Âşık Çelebi, 12)

İşigün de bana bir feth-i bâb it

Penâhum ol der-i devlet-me’ab it (Âşık Çelebi, 13)

Dimem erkân u a’yânun olayum

Ya sekbânun ya der-bânun olayum (Âşık Çelebi, 14)

Kapucın eyler isen ben gedâyı

Dikem devlet kapusmda asâyı (Âşık Çelebi, 15)

Koyalum gayrı hep leffâflıkdur

Benüm hakkum nakîb eşrâilıkdur (Âşık Çelebi, 19)

Ebâ-‘ân-ced bana mirâsdur ol

Ata yirin tutarsa nola oğul (Âşık Çelebi, 20)

İlâhi nâmın anun kâm-bahs it

Nişânın levha-i sermedde nakş it (Â. Çelebi, 30)

Cinânı Divanı’nın mesneviler bölümünündeki (Okuyucu, 1994: 135) ilk dört mesnevi ‘arz-ı hâldir. İlk mesnevi kadı Muallimzâde’ye, İkincisi Bursa valisine, üçüncüsü sevgiliye, dördüncüsü Sultan Selim’e sunulur. Şair mesnevilerin içerisinde “arz-ı hâl” ifadesini kullanırken başlıklarda ise “istid’a, temennâ ve mu’âvede-i şefâ’at-nâme” gibi ‘arz-ı hâlle yakın anlama gelen kelimeler kullanır. ‘Arz-ı hâllerin başında mevkiine göre manzumenin sunulduğu kişi kalıp ifadelerle övülür ve ardından içinde bulunulan hal tasvir edilip istekler söylenir. Cinânî ilk ‘arz-ı hâlinde Muallimzâde’ye hitaben nazardan uzak kaldığını, ayaklar altında dert ile bunaldığını söyler. Çok fakir olan şairi, münafıklar zammeder, düşmanları yerer, kimse adını hayırla anmaz. Kış gelmiş, soğukta yamalı bir elbise ile dolaşmaktadır. Artık hiç huzuru kalmamıştır. Bu halini görenler ona acımakta, kâfirler bile merhamet etmektedir. Bu durumdaki şair Muallimzâde’nin kapısına gidip himmet ve kerem umarak yalvarır. Muallimzâde’ye düşman ve hasetçilerin sözlerine itibar etmemesini de söyler. Hizmette hiç kusuru olmadığı halde zillet içindedir. Şairin bu mesnevide isteği mahkeme kâtipliğidir. Kendisinin çok iyi bir kâtip olduğunu ayrıca Farsça bildiğini söyler. Şair, Muallimzâde’ye elinin altındaki muhtacı unutmamasını, gözetmesini istirham eder. Cinânî, mesnevisinde yardım konusunda Hz. Ömer’in bir gece fakirlerin ve muhtaçların halini anlamak için gezmesini ve çok muhtaç bir aileye beytül-maldan yardım etmesi olayını misal olarak anlatır.

Cinânî ikinci ‘arz-ı hâli Bursa valisine sunar. Şair, feleğin belalarıyla ayaklar altında kalmıştır. Çok fakir olduğu halde cimri ve cahillere baş eğmemiştir. Valinin kapısına gelip yüz sürüp ihsanını umarak “arz-ı melâli”ni sunar. Yardımını umduğu valiye bu konuda güzel bir darb-ı mesel söyler: Gönül yapmak, Kâbe yapmaktır.

Cinânî üçüncü ‘arz-ı hâli sevgiliye sunar. Bir gün bir arkadaşı gelerek gam evinin köşesini cennet bahçesi eylemiştir. Ama bir zaman sonra o “merdüm-i makbûl” hasta olup yatağa düşer ve iyileşemez. Şair hastaya, niçin böyle olduğunu sorunca o, bu dert ve belaya ayrılık yüzünden düştüğünü söyler. Bir sevgilisi vardır ama nice zamandır onu göremediğinden yani hicrandan hasta olmuştur. Eğer hastanın hali olsa sevgilini ayağına gidip ‘arz-ı hâlini sunacaktır. Şair hastanın bu haline çok merhamet edip gözyaşları döker. Cinânî, hastanın muradına ermesi ve “kıssa-ı melâli”ni duyurmak için “arz-ı hâle bast-ı makâl” eder. Şair, sevgiliye ihsan ve merhamet edip hasta ölmeden hatırını sormasını, ona taze bir can vermesini, visalin ona tiıyak olacağını söyler. Çünkü hastanın sevgilinin ayağına gidecek takati yoktur.

Cinânî dördüncü ‘arz-ı hâli Sultan Selim’e sunar. Methiyeden sonra sultanın inayetlerinden bahseder. Sonsuz lütuf denizi coşunca şair ihsanın bir damlasında boğulmuştur. Padişah kendisine vakıf fazlalıklarını ihsan etmiş ama padişahın hizmetinde bulunanlar işi geciktirmek için zaman verip şairi avutmaktadır. Aylarca beklediği halde maksadına kavuşamamıştır. Ömrünü bele ve gamla geçirmiş artık gülemez olmuştur. Dayanamayıp padişahın kapısına gelip “ahvâl-i pür-melâli”ni arz eder. Çünkü nice kimseler bu kapıda maksadına erişmiştir. Edirneli Nazmî ‘arz-ı hâl türünde dört mesnevi yazmıştır. İlk ‘arz-ı hâl padişaha sunulmuştur. “Hâk-ı zillet”e düşmüş şair, padişahın kapısının tozuna yüz sürüp dua ile halini arz eder ve padişahın lütfedip dinlemesini ister. Şair, padişahın övgüye muhtaç olmadığı halde halini arz etmeden önce onu medhedeceğini söyler (Üst, 2017: 3828):

İdüb lutf-ıla ‘arz-ı hâli gûş

Sıdk-veş tuta dürr-i nazmum gûş (Edirneli Nazmı, 6)

Velikîn ‘arz-ı hâlümden mukaddem

Gerek kim ol şehün bir medhin idem (Edirneli Nazmı, 7)

Degül ol şâh gerçi medhe muhtâc

O şâhân-ı cihâna cümle ser-tâc (Edirneli Nazmı, 8)

İrfan ehlinin ezelden beri devrin padişahını övmesi âdet olduğu için Nazmı de padişahın cesaretini, fetihlerini, cömertliğini metheder ve ona duasını eksik etmez. Medih ve duadan sonra kendisinin şiir konusunda meşhur olduğunu, nazm fennini kemale erdirdiğini, bir divan tertip ettiğini, ayrıca nesir ilminde de yeteneğinin olduğunu söyler. Şair, yıllarca padişaha silahdarlık yaptığını ama nice zamandır muradına eremediğini, fakirliğini, düşkünlüğünü ifade edip devlette kendisine münasip bir makam (kalem memurluğu) talep eder:

Du’âdan sonra iy şâh-ı cihân-dâr

Budur ‘arz itdügi bu bende-yi zâr (Edirneli Nazmı, 81)

Kulun kim Nazmiyem sâhib-nezâîr

Fünûn-ı nazm-ıla meşhûr şâ’ir (Edirneli Nazmı, 82)

Hem irgürdüm kemâle fenn-i nazmı

Odur bâ’is ki adum oldı Nazmı (Edirneli Nazmı, 83)

Fünûn-ı nazma kim vardur şumûlüm

Dahi var fenn-i inşâya duhûlüm (Edirneli Nazmı, 89)

Der-i devletde hod bî-had münâsib

Degül mi birine ben kul münâsib (Edirneli Nazmı, 104)

İdüb ben kula bir in’âmun ihsân

Halâs it fakrdan iy şâh-ı devrân (Edirneli Nazmı, 107)

Edirneli Nazmı ikinci ‘arz-ı hâli devrin paşasına sunmuştur. Şaire Pasin’in haracı tayin edilir. Nazmı oraya vardığında toprak vergisi de gelir. O vergi sebebiyle halk dağılıp dağlara kaçar. Şair de bin bela ile vergiyi toplamaya çalışır. Vergileri alıp İstanbul’a gelince iki oğlu hile ile Nazmi namaza durduğu anda sandığı açıp mîrî malını alıp kaçarlar. Zabıta o iki oğlanı bir yerde yakalar ama Nazmî’ye malı hemen vermez, çok zulmeder. Nazmî olayı mahkemeye taşıdığı zaman ise sefer yolu gözükür. Şairin ‘arz-ı hâli yazmasındaki maksat ise bu olay yüzünden paşanın kendisine merhamet etmesi, bir icazet çıkarması ve şairin İstanbul’da kalmasıdır (Üst, 2017: 3835):

Budurur ‘arzı bu hâk-i kademün

Bu sitem-dîde olan pür-elemün (Edirneli Nazmi, 5)

Misâl-i sâbıkda harâc-ı Pâsin

Tâ ohnmışdı kaluna ta’yîn (Edirneli Nazmi, 6)

Havf u haşyet-ile gelüb vel-hâsıl

Oldum İstânbûla tâ kim vâsıl (Edirneli Nazmi, 16)

Konduğum gibi konağa fil-hâl

İki oglânum idüb mekr-ile âl (Edirneli Nazmî, 17)

Ben namâz üzre iken sanduk açub

Mâl-ı mîrîyi alub dahi kaçub (Edirneli Nazmî, 18)

Olsa ben kula icâzet şimdi

Hâsıl olurdı murâdum imdi (Edirneli Nazmi, 30)

Eyleye hâlüme rahm ü şefkat

Bana çekdürmeye derd-i zillet (Edirneli Nazmi, 33)

Ben kulm döndüre İstânbûla

Ki dönübdür neçeler ol yola (Edirneli Nazmi, 35)

Edirneli Nazmi üçüncü ‘arz-ı hâli Ali isminde birine sunmuştur. Şair, evvela ulufesinin on sekiz olması sebebiyle teşekkür eder. Ardından söz verilen zamların gelmediğini şikâyet edip ümidini arz eder (Üst, 2017: 3838):

‘Ulûfe izdiyâdıyla bu demler

Cihânı bana virdün sanki yekser (Edirneli Nazmî, 16)

‘Ulûfem on sekiz oldı çü şimdi

Ne resme kesb-i hazz itdüm gör imdi (Edirneli Nazmı, 17)

Dahi anunla bu ‘abd-i kadîme

Virilmek vardı bir kaç zamîme (Edirneli Nazmi, 29)

Henüz ol va’deler kaldı busuda

Birisi gelmedi anun vücûda (Edirneli Nazmi, 30)

Beni bir kaç zamîme birle bu dem

Mürüvvet eyleyüb kıl şâd u hürrem (Nazmi, 35)

Edirneli Nazmi son ‘arz-ı hâli Sultan Mustafa’ya sunar. Şairin istediği, padişahının lütfü, himmeti ve yaptığı hataları affedilmesidir (Üst, 2017: 3841):

Himmetünden ben kulun dür eyleme

Der-gehünden böyle mehcûr eyleme (Edirneli Nazmi, 11)

Kullarun dâyim işi olur hatâ

‘Avf ider şehler velî ekser şehâ (Edirneli Nazmi, 16)

Yâ suçum bağışla yâ hûd al serüm

Pes budur âhir sözüm iy serverüm (Edirneli Nazmi, 17)

Vecdi, otuz yedi beyitlik ilk ‘arz-ı hâlini Sultan Selim’in hocası Atâullah Efendi’ye sunar. Şair, Atâullah Efendi’ye ağlayarak halini anlatır. Dertli olduğunu, derdinin şifası rica eder. Eğer Atâullah Efendi, şairin derdine çare bulmazsa şair ölünceye kadar çare bulamayacaktır. Şairin derdi pederinden ayrı kalmasıdır. Pederi ölünce evlatları bu dertten ağlamaktadır. Pederinin ölümü ardından büyük küçük herkes dağılıp gidince şair de gam, mihnet köşesinde çaresiz kalmıştır. Şair, gam denizinin sahilinde avare avare gezmekte, çarpık rüzgârın şiddeti sabır gemisinde karar bırakmamaktadır. Elinde para da olmayınca çareyi Atâullah Efendi’e başvurmakta bulur. Atâullah Efendi’den lütuf eliyle başını okşaması, kerem yeni ile gözyaşını silmesini, gam bağından kurtarmasını, lütfuyla has kulu eylemesini istirham eder. Şair kusurunun ve günahının da olduğunu itiraf ederek yardım ister. Ayrıca Vecdî’nin babası ve amcası da Atâullah Efendi’ye hürmet etmiştir. Şairin derdine Atâullah Efendi cömertlik şerbetiyle çare olacaktır. Şair,

Atâullah Efendi’ye dua ederek mesnevisini bitirir (Kavruk, 2009: 73):

Bir yetîmüm pederden aynldum

Şefkat it gör nelerden aynldum (Filibeli Vecdi, 6)

Mülk-i ‘ukbâya nhlet itdi peder

Aglayu kaldı derd ile mâder (Filibeli Vecdi, 9)

Elde mâlum u dilde kâlüm yok

Gam ile hüzn ile melâlüm çok (Filibeli Vecdi, 12)

Sıgayup dest-i lutf ile başumı

Âstîn-i keremle sil yaşumı (Filibeli Vecdi, 14)

Bend-i gamda koma halâs eyle

Lutf-ı ‘âm eyle ‘abd-ı hâs eyle (Filibeli Vecdi, 15)

Çâre kıl bana hoş mizâc eyle

Şerbet-i cûd ile ‘ilâç eyle (Filibeli Vecdi, 25)

Vecdi, ikinci ‘arz-ı hâlinde talihinin müsait, bahtının uğurlu olmasını diler ve hakkında hatt-ı hümayün çıkmasını talep eder. Bu talebi üzerine şairin aklı, kendisine hat çıkarmanın taaccüp edilecek bir şey olduğunu söyler. Çünkü Allah’ın ismini bırakıp padişahı anmak hatadır. Aklı, şaire niçin Sübhan Allah’ı bırakıp sultanı andığını söyler. Şair bunun üzerine maksadın edep olduğunu, Allah’ın ihsanına sultanın bir sebep olduğunu ifade eder. Bunun üzerine şair, akıldan padişahın vasıflarını dinler ve onun sözü üzerine padişaha halini arz eder. Maksadının da ısrar değil halini bildirmek olduğunu, kusuru varsa örtülmesini ister ve padişaha dua ile mesneviyi bitirir (Kavruk, 2009: 78):

Ola tâli’ müsâ’id baht meymûn

Çıka hakkumda bir hatt-ı hümayun (Filibeli Vecdi, 4)

Hıred didi bana ey merd-i ahmak

Ne kâr-ı bü’l-‘acebdür hat çıkarmak (Filibeli Vecdi, 6)

N’içün sübhânı kor sultân anarsın

N’içün hannân dimezsün hân anarsın (Filibeli Vecdi, 8)

Didüm bundan garaz hüsn-i edebdür

‘Atâ-yı Hakk’a sultân bir sebebdür (Vecdi, 9)

Şair, Sadullah Efendi’ye kendi ifadesiyle hasb-ı hâlini tahrir eder. Sadullah Efendi’nin saadet meclisine vardığı halde derdini anlatamamakta ve hakir olarak kalmaktadır. Bu yüzden halini güzel söz ile açıklayıp yardım diler. Kötü talih işlerini uğursuz etmiştir. Bu yüzden Sadullah Efendi’nin kapısına gelip medet umar. Bu kapıdan başka gidecek bir yeri ve yalvaracak bir kişi yoktur. Şairin istediği derdine müşfik bir tabiptir. Sâik-i tevfîk ile Sadullah Efendi’nin kapısına gelmiştir (Kavruk, 2009: 82):

Varurum meclis-i sa’âdetüne

Diyemem hasb-ı hâli hazretüne (Filibeli Vecdi, 4)

Eyledüm hasb-ı hâlümi tahrîr

Kâle kudret çü vermedi takdir (Filibeli Vecdi, 7)

Ne yere varayım kapun var iken

Kime yalvarayım tapun var iken (Filibeli Vecdi, 13)

İstedüm derdüme tabîb-i şefik

Seni sevk itdi sâ’ik-i tevfîk (Vecdi, 17)

Filibeli Vecdi, “kaside” başlıklı ‘arz-ı hâlini isim vermeden “muallim-i şeh-i Rûm” dediği memduha sunar. Şair, memduhtan derdine lütuf şerbetiyle çare bulmasını, düşmanlara karşı kendini gülünç duruma düşürmemesini ister. Şair bir makam umarken kuyuya düşmüş gibidir, bu nedenle keremden mahrum kalmak istemez. Kara bulutun damlasını topraktan sakınmadığı ve güneşin ışığını mahrum etmediği gibi memduh da kusurlarıyla kapısına gelen Vecdî’yi ihsanından, kereminden mahrum etmeyecektir. Vecdi mesnevinin sonunda memduhun ömrü, sağlığı ve devleti için dua eder.

Gelibolulu Âlî padişaha yazdığı ilk ‘arz-ı hâlinde beş yıl boyunca şark diyarlarına sefer ettiğini ve Şirvan’a kadar gittiğini söyler. Şair bu sefer sırasında Kars, Tiflis, Van’da devlete hizmet etmiş, kimse kendisinden şikâyetçi olmamıştır. Bu kadar hizmet etmiş iken azlolunmak şairin gücüne gitmiştir. Padişaha, hünerli olduğunu kendisini hizmetinde kullanabileceğini de söyler. Eğer zerrece kusuru olursa ebedî olarak azletmesini yoksa Rumeli defterdarlığını kendine bağışlamasını ister. Gelibolulu Âlî istirhamını böyle arz ettikten sonra padişaha dua ile mesneviyi bitirir.

Gelibolulu Âlî ikinci ‘arz-ı hâlinde evvela padişahı över. Yeryüzünde Allah’ın gölgesi olan padişah sayesinde âlem nizama girmiş ve halk huzura ermiştir. Padişah can, gayrılar ise tendir. Kulları, malları çok fazla olan padişahın muhtaç olduğu bir şey vardır. O da, irfan, ilim, edep, marifet sahibi bir musahibtir. Padişah devlet bağında gül olunca musahib de o güle karşı bülbül olup âlemin ve geçmişin garaibini bilip nakledecektir. Böylece padişah da bu kula iltifat edecektir. Tarihten bugüne Selman, Firdevsî, Ali Şîr Nevayî gibi şairler sayesinde Şâh Veys, Sultan Mahmûd, Baykara gibi padişahlar biliniyor ve anılıyorsa şu anda da padişah için o şairler gibi bir musahibe ihtiyacı vardır. Gelibolulu Âlî de padişaha uygun olan musahibin ilmi, kalemi, şairlik yaratılışı ile kendisinin olduğunu söyler ve bunu ister. Şair ayrıca, padişahın bu ihtiyacına peygamber ve dört halifenin arkadaş olmalarını örmek verir. Şair üçüncü ‘arz-ı hâlini vezire sunar. Vezir şairin “hâl-i mazlûm”unu padişaha bildirecektir. Şair, hem kılıç hem de kalem hizmetinde bulunduğu halde gece gündüz dert çekmeyi, gözlerinin kanla dolmasını kendine layık görmez. Kars, Tiflis, Van ve Şirvan’a kadar seferler çıkmış nice hizmetlerde bulunmuştur. Koca serdar hizmetleri karşılığında Mısır mâliyesini, Haleb’i ve Ohri sancağını teklif etmesine rağmen şair kabul etmemiştir. Şairin bu kadar hizmeti ve fazileti mukarrer iken padişahın devletinden mahrum kalmıştır. Nice alçaklar mâliyeler ve sancakları alırken şair zillet içindedir. Durumunu vezire böylece açıklayan şair, padişahın himmetini ve ihsanını bekler. Gelibolulu Âlî dördüncü ‘arz-ı hâlini padişaha sunar. Önce padişahı öven şair ardından şu şekilde isteğini arz eder (Aksoyak, 2006: 68):

N’ola ey lutfı çok kerem kânı

Kuluna eylesen bu ihsânı (Gelibolulu Âlî, 22)

Böyle hâzır devât u hâme temâm

İki hal-kârî safha sîm-endâm (Gelibolulu Âlî, 23)

Şâd-kâm olmağa bu mahzûnun

Vaktidür bir hat-ı hümâyûnun (Gelibolulu Âlî, 24)

Hâlık-ı levh ü hâme hakkı içün

Şâh-ı mülk-i Tihâme hakkı içün (Gelibolulu Âlî, 25)

Dil-i gamgîni yaz bu ‘abdi müdâm

Mansıb-ı hassa eyle istihdâm (Gelibolulu Âlî, 26)

Gelibolulu Âlî “Velehu ‘Arz-ı Hâl-i Manzûm” başlıklı bir ‘arz-ı hâl daha yazmıştır. “Gelibolulu Âlî padişaha hitaben yazdığı ‘arz-ı hâline padişahın övgüsüyle başlar. İki yıl çok sıkıntı çekerek Arslan ve Güşâde adlı hünerli iki gulâm (köle) yetiştirdiğini, gulamlann özelliklerini, padişah hizmetine layık hâle getirebilmek için eğitimlerine ve sanat sahibi olmalarına gayret ettiğini anlatır. Padişahın bu değerli gulamlara ilgi göstermesini bekleyen şair, kendisine de bir hizmet şansı verilmesini ister. Uygun görülen görev bir kitabet (kâtiplik) dahi olsa kabul edeceğini belirtir. Devlet hizmetinden uzak kalmayı istemediğini, padişahın vereceği her görevi yerine getirmeye hazır olduğunu söyler (Batislam, 2008: 212).”

Hüdâyî-i Kadîm “Mesnevi Der-İltimâs-ı Kitâbet” başlıklı mesnevisini Yavuz Sultan Selim’e sunar. Yirmi bir beyitlik mesnevinin ilk on üç beytinde Sultan Selim’i över ve ardından isteğini dile getiri. Sultanın kapısında eski bir köle ve her işinde elif gibi istikametli, doğru olan şair padişahtan “kâtiplik” istemektedir. Eğer padişah inayet edip o makamı verirse şair artık felekten bile şikâyet etmeyecektir (Yekbaş, 2005: 169):

Kapunda ben de bir ‘abd-ı kadîmün

Elif gibi her işde müstakîmün (Hüdâyî-i Kadîm, 14)

‘İnâyet olsa bana bir kitâbet

Felekden dahi itmezdüm şikâyet (Hüdâyî-i Kadîm, 15)

Şair mesnevinin son dört beytinde ise sultana dua eder. Şairin isteği dönen feleğin sultanın muradı üzerine dönmesi, onun yanağının mumunun cihanı aydınlatması ve bu nurun dübb-i ekberin tepesine kadar erişmesi, devlet bayrağının her zaman muzaffer olması ve işret sarayının mamur olmasıdır. Ayrıca talihinin yar ve ömrünün uzun olması için de dua eder:

Hudâ’dan dilerüm bu çarh-ı devvâr

Döne kutb-ı murâdun üzre her bâr (Hüdâyî-i Kadîm, 18)

Ruhun şem’i ziyâ virsün cihâna

İrişsün nün fark-ı Ferkadan’a (Hüdâyî-i Kadîm, 19)

Livâ-yı devletün mansûr olsun

Sarây-ı ‘işretün ma’mûr olsun (Hüdâyî-i Kadîm, 20)

Hemîşe baht yâr u ‘ömr câvîd

Cihân-gîr olasın çün tîg-i hurşîd (Hüdâyî-i Kadîm, 21)

Kabûlî ilk ‘arz-ı hâlini padişaha sunar. Önce padişahı över ardından memleketinin Gediz olduğunu, orayı çok sevdiğini, vatan sevgisinin imanın bir parçası olduğunu ifade eder. Şair, asıl maksadına geçmeden memleketinde kadıların seksen akçe aldıklarını, kendisinin de iki yıldan ziyade devlete hizmet ettiğini söyler. Kabûlî’nin ‘arz-ı hâli yazmasındaki maksat ise memleketi Gediz’in kadılığını istemesidir. Ayrıca anne ve seksen yaşındaki baba hasreti de bu işe tabip olmasında etkili olmuştur (Erdoğan, 2008: 772):

Ya’ni şâhâ kazâ-i nefs-i Gedûz

Vatanumdur ki olmışam me’nûs (Kabûlî, 19)

Çıkmadı sineden safâ-yı vatan

Dilden ayrılmadı hevâ-yı vatan (Kabûlî, 20)

Bir kazâdur ki her gelen hâkim

Seksen akçeyle ahz ider dâ’im (KabûE, 23)

Vatanum oldığı cihetden ana

Tâlibem anı himmet eyle bana (KabûE, 30)

KabûE ikinci ‘arz-ı hâlini padişaha sunar. Beş yıldan beri nasipsizlik pençesi şairi çaresiz koymuştur. İlim ve marifet sahibi olduğu halde gam ateşiyle gönül kebap ve azl ile haE harap olmuştur. Bu durumdaki şair, padişahın adaletine sığınıp kendisine yardım etmesini talep eder. “KabûE Divanı’ndaki üçüncü ‘arz-ı hal Sadrazam İbrahim Paşa’ya sunulmuştur. Girişinde uzun uzun paşa övülmektedir. Bu manzûmede KabûE, iki üç yıl mülâzemetten sonra bir kadılık aldığını, ancak daha iki ay dolmadan oraya başka birinin görevlendirildiğini, aldığı gelirin yol parasına yetmediğini söylemekte ve bu olaydan sonra bir buçuk yıldır mazul olduğunu ifade ederek İbrahim Paşa’dan şefaat ve yardım talep etmektedir. Bu mesnevide, o dönemde bazı devlet kurumlannda yaygın olan iltimas konusuna da gönderme yapılmakta, yer yer sosyal tenkitlerde bulunulmaktadır. Divandaki mesnevi nazım şekliyle yazılmış dördüncü ‘arz-ı hâl, adı beErtilmeyen bir beylerbeyine sunulmuştur. Bu şiirde Kabûlî, hâkimliği sırasında bir çavuşla arasında geçen bir problemi beylerbeyine ayrıntılı şekilde anlatıp çavuştan şikâyet etmektedir. Paşaya dua ile son bulan bu şiir, ya şâir tarafından paşaya çavuşu şikâyet için yazılmıştır ya da o çavuş şâiri paşaya şikâyet etmiştir ve bu manzûme de şâirin paşaya verdiği bir çeşit savunma niteEğindedir. Ama her hâl ü kârda ilginç ve modem hikâye tekniğine de uygun sayılabilecek bu manzûme, XVI. yüzyılda bir mahkeme salonunda yaşanan bir tartışmayı hatta kavgayı ve sonrasındaki şikâyeti günümüze yansıtması bakımından dikkate değer niteliktedir. Divandaki beşinci ‘arz-ı hal, beylerbeyi Mehmed Paşa’ya hitaben yazılmıştır. Şair, kadıların güya toplanarak kendisini Hama’ya layık gördüklerini, ancak Hama’nm mevcut kadısını Mehmed Paşa’nm himaye etmesi üzerine buradan mahrum kaldığı anlatmakta ve kendisinin uygun başka bir yere tayin edilmesi için Mehmed Paşa’dan kendisine şefaatçi olmasını talep etmektedir (Erdoğan, 2008: 205).

Kütahyalı Rahîmî Divânı’nda kasidelerden sonra yer alan kırk iki beyitlik şekil yönünden mesnevi, muhteva olarak kaside olan bir methiye bulunmaktadır. Şair, divan şiiri medhiye geleneğine uygun olarak memduhun adaletini, ilmini, cömertliğini, kahramanlığını ve yüce ahlâkını dini, mitolojik ve tarihi kişilere telmih ve kıyaslarla mübalağalı şekilde metheder (Mermer, 2004: 82):

Elâ ey matla’-ı subh-ı kerem mihr-i cihân-ârâ

Selîm-haşmet Süleymân-taht u Cem-bezm ü dârâ-râ (Rahîmî, 1)

Muhammed-hûy Yûsuf-rûy Hızrü’l-câm ‘İsâ-dem

‘Ali-heybet Hasan-sûret Sikender-‘azm Yahyâ-fem (Rahîmî, 2)

Muzaffer-ferr ü Rüstem-rezm Ferruh-ruh şeh-i ‘âdil

Ma’ârif mâdeni kân-sehâ vü lutf u deryâ dil (Rahîmî, 3)

Kasidelerde son bölüm olan dua, Rahîmî’nin mesnevisinde ilk beyitlerde yer alır. Kısa bir methiye ve duadan sonra arz-ı hâle geçilir. Şair, memduhun murat meyvesinin cihan bağında her zaman taze kalması; saadet, fetih ve zaferin arkadaşı olması, nazik vücudunun daima sıhhatte kalması, efendilik meclisinde ikbal kadehinin devamlı olması, saltanat tahtında ayaklarının dâim ve kâim olması gibi dualar eder:

Murâdun mîvesi bâg-ı cihanda tâze ter olsun

Sa’âdet hem-nişînün hem-rehün feth ü zafer olsun (Rahîmî, 4)

Vücûd-ı nâzükün sıhhatde ‘ömrün müstedâm olsun

Siyâdet meclisinde câm-ı ikbâlün müdâm olsun (Rahîmî, 5)

Padişahın kadim bir kölesi olan şair, kapısında zayıf bir karınca gibidir. İmanının ihlâsıyla padişaha devamlı dua etmektedir. Şair halini böylece arz ettikten sonra düşmanların elinden çok cefa çektiğini, bu yüzden padişahın lütuf, ihsan ve adaletine muhtaç olduğunu itiraf eder. Şair; gönlü mahzun, hali perişan, düşmanın atından tekme yemiş halde ayaklar altındadır. Düşmanın kılıç yaralarından sinesi yarılmıştır. Bu yaralara çare ise padişahın kapısıdır:

Kadîmi bende bir mûr-ı za’îfem âsitânunda

Hulûs-ı i’tikâdıyla du’â-gûyem zemânunda (Rahîmî, 10)

‘Adûdan çok cefâ çekdüm bana lutf eyle dâd eyle

Yamanlık eyledi ol pür-yamansm yahşi ad eyle (Rahîmî, 11)

Rahîmî de padişah ile sohbet için Hz. Süleyman ve karıncayı örnek verir. Hz. Süleyman cinlere, şeytanlara ve rüzgâra hükmettiği halde küçücük bir karınca ile sohbet etmiştir. Şair bu olayı hatırlatarak Süleyman gibi padişahın karınca gibi şaire ihsanda bulunup sohbet, iltifat ve lütufta bulunmasını ister:

Süleymân bulmış iken ins ü perrün hükmine ruhsat

İdermiş mûr-ı bî-mikdârı gâhi sohbete da’vet (Rahîmî, 9)

Senün kadr-i bülendün var benüm tab’-ı bülendüm var

Kul olmam değme bir saha senün gibi efendüm var (Rahîmî, 20)

Şairin padişahın kapısından başka gidecek yeri yoktur. Şair, padişahtan elini tutup kendisini zillet ve mihnetten çıkarmasını ister. Şairin sabrı ve mecali kalmamıştır. Bu yüzden padişahtan, kara bahtını Mısır kapısından Şam’a göndermesini ister:

Kapun Mısnndan irsâl it bu baht-ı karayı Şâma

Mecâlüm kalmadı ey subh-ı devlet sabr u ârâma (Rahîmî, 25)

Şair mesnevide sadece kendi halini arz etmek ve ihsan istemekle kalmaz ailesinin de içinde bulunduğu durumunu açıklayarak onlar için de merhamet ve yardım diler. Şairin ailesi gam meclisinde çok muztariplerdir. Onlar bu dünya meclisinde azar azar cefa şarabı içmektedirler. Onların gönülleri ayıplanma taşıyla kırılmıştır. Afet taşlarından her biri taze fidan gibi kırılmış, ayrılık nedeniyle gül yaprağı gibi yüzleri kurumuştur:

Be-gâyet muztariblermiş ‘lyâlüm meclis-i gamda

Cefâ câmın içerlermiş pey-â-pey bezm-i ‘âlemde (Rahîmî, 26)

Şikeste olmuş nihâli her birinün seng-i âfetden

Hazân yaprağına dönmiş ruh-ı gül-bergi fürkatden (Rahîmî, 28)

Dem-i ihsân-ı himmetdür ‘inânet eyle sultânum

Kerem eyle kerîmâna kerâmet eyle sultânum (Rahîmî, 29)

Şair “Hz. Muhammed, Kâbe, Hz. Ali, dört halife, Sultan Murat ve adalet” hakkına padişahtan kendisine merhamet edip yardım etmesini ister. Padişahtan istenilen lütuf güneşiyle geceleri sabaha kavuşturmasıdır. Şair, padişahın kapısına gelip küstahça halini arz ettiğini itiraf edip yine dua ederek mesnevisini bitirir:

Rahîmî kapuna hâlini güstâhâne ‘arz eyler

Senündür lutf u ihsân bâkî ol şâhâne ‘arz eyler (Rahîmî, 40)

İşigün Kabe gibi muhterem olup ola bâkî

Safâ vü saltanatla tutasın gün gibi âfâkı (Rahîmî, 42)

Yetîm Divanı’ndaki ikinci mesnevinin sonunda Sultan Süleyman’a ‘arz-ı hâlini sunar. Şairin mesnevisinden de anlaşılacağı üzere babası ve dedesi Beyazıt ve I. Selim zamanında tumacıbaşılık görevini yapmışlardır. Kendisi de iki padişah döneminde yirmi yıl yeniçerilik yapmıştır. Kendi ifadesiyle “işve-i devlete” kapılmış hizmet etmektedir. Seferlerde himmet atını sürerek tehlikeli yollara baş koymuştur. Şah İsmail ile savaş sonrası yeniçerilik görevini bırakır. Bu kavga, savaş içerisinde bir pir cezbe okunu Yetîm’in gönlüne atar. Şeyh Cemâlin ahlâkını ve fütüvvetini görüp onun muhabbetini kendine farz eyler ve on beş yıl hizmet eder. Şair sonunda yoksulluk ve evlat yükünden padişahın yardımını diler. Padişahın kapısından başka gidecek yeri yoktur. Şair padişahtan ihsan, cömertlik diler ve mesneviyi dua ile bitirir (Aktaş, 1996: 248):

Eb ü ecdâdı hıdmetinde peder

Turnacı başı idipür-şeh-per (Yetîm, 43)

İki sultân-ı Rûm’a hem ben de

Olmış idüm yigirmi yıl bende (Yetîm, 44)

Esb-i himmet sürüp seferlerde

Baş komışdum reh-i batarlarda (Yetîm, 47)

Ben bu rezm içre nâ-gehân bir pir Câna atdı kemân-ı cezbesi tır (Yetîm, 50)

Fakr u fâka takayyüd-ı evlâd

Diler imânum ideler ber-bâd (Yetîm, 55)

Gerek öldür beni gerek dirgir

Yok sıgmcam kapun gibi bir yir (Yetîm, 59)

Yetîm Divanı’ndaki üçüncü mesnevi, fakirliğini ve borcunu beyan ettiği ‘arz-ı hâl türündedir. Şair memduhu kısa bir övgüden sonra asıl maksadına geçer. Memduhun eşiği sır ehlinin secde yeri, kapısı ise niyaz ehlinin maksadıdır. Onun katı, iki cihan saadetidir. Kapısı gönül ehlinin sığmağı olduğu için şair de halini bu kapıya arz eder. İnsan altınsız ve gümüşsüz kaldığı zaman fakirlikten inlemesi gökyüzüne çıkar. Yoksulluk insanı köpek, domuz ve eşek gibi eder. Yoksulluk insanı hileci, dinsiz, huysuz, kalleş, yankesici, eşkıya ve hayırsız eder. Şair fakirlik ve sıkıntı sebebiyle gam denizine dalmıştır. Fakirlik ve borç arasında kalan şairin aklı gidip hayrette kalmıştır. Alacaklıların, borçlu şairi sıkıştırmaları ölümden beterdir. Fakirlik ile hastalananları iyileştirmek, borçluya ise inayet etmek gerektir. İnsanda büyüklüğün gereği ise ihsan etmektir. Şair memduhundan ihsan beklemektedir ama çok fazla rızık da istememektedir. Çünkü Allah, Şûra suresinde (42/27) kullarının rızkını genişletirse azacaklarını buyurmaktadır. Şair ‘arz-ı hâlin sonunda memduhun saadet atına sürekli binmesi, devlet ve izzetinin devamlı olması ve Allah’m himayesinde muradına nail olması için dua eder (Aktaş, 1996: 257):

Ey işigi secde-gâh-ı ehl-irâz

Vey kapusı maksad-ı sâhib-i niyâz (Yetîm, 1)

Ehl-i dilün melce’i kapun durur

İki cihân devleti tapun durur (Yetîm, 2)

İşigüne ‘arz iderin zillettim

Lutf idüp incinme ana devletüm (Yetîm, 2)

İstemezin rızk ile şol vüs’ati

Vire melâlet lebegav âyeti (Yetîm, 16)

Devlet ü ‘izzetde olup ber-devâm

Esb-i sa’âdâta süvâr ol müdâm (Yetîm, 17)

Zıll-ı himâyetde tutup zâtunı

Hazret-i Hak vire murâdâtum (Yetim, 18)

Azmîzâde Haleti Divanı’nda iki ‘arz-ı hâl mesnevisi bulunmaktadır. “Hazret-i Şâh-ı Cihâna ‘Arz-ı Hâlümdür” başlıklı mesnevisini II. Osman’a, “‘Arz-ı Hâl Tarîkiyle Sultân Murâd Hazretlerine Virilmüşdür” başlıklı mesnevisini de Sultan Murat’a sunar. Sultân II. Osman’a sunulduğu anlaşılan ‘arz-ı hâline Azmîzâde Hâletî mübalağalı bir şekilde çeşitli yönlerden padişahı överek başlar. Kendi durumunun daha iyi olacağına dair umudunu dile getirdikten sonra felekten ve dünyadan şikâyet eder, çektiği sıkıntıları anlatır. İsteklerinin bir türlü gerçekleşmediğini, bir iki kötünün haksızlığına uğradığını söyler. Padişahtan yardım beklediğini, tuzağa düştüğünü, zamanın hünerlilerin düşmanı olduğunu belirtir. Hünerli olmasının basımlarının sayısının artmasına sebep olduğunu, şansının dönmesini, şiir ve inşâsının takdir edilmesini, itibar görmeyi ister. Kendi şairlik yeteneğini över, padişah şiirlerine, divanına ilgi gösterecek olursa şansının döneceğini düşünür. Atalarının yetenekli, devlet hizmetinde görev almış kimseler olduğuna dikkat çeker. Ailesinin ve kendisinin uzun zamandır padişaha hizmet ettiklerini vurgular. Padişahın kendisine bir vakıf vermesinin uygun olduğunu belirtir. Bu isteğini dile getirdikten sonra padişaha sıkıntı vermek niyetinde olmadığını söyler. Dua ederek ‘arz-ı hâlini bitirir. Şair II. Osman’a sunduğu bu arz-ı hâlden sonra 1618’de Mısır kadılığına tayin edilmiştir.

Azmîzâde Hâletî ikinci ‘arz-ı hâline padişaha dua ile başlar. Ardından padişahın övgüsüne geçer. Dâra, İskender, Feridun vb. tarihî, efsanevî kişilere telmihler yaparak kasidelerin medhiye bölümlerinde olduğu gibi mübalağalı bir şekilde padişahın övgüsüne devam eder. Kendi hâlini anlatmaya geçtiğinde sıkıntılarının çokluğundan yakınır. Bahtsızlığını, umutsuzluğunu, çaresizliğini, yaşadığı çeşitli sorunları ayrıntılı olarak anlatır, feleğin acımasızlığından şikâyet eder. Padişahın kendisine yardımcı olmasını, muhtaç bir insan olarak başka kapıya gönderilmemesini ister. Padişahın derdinin ne olduğunu bilip anlayacağından emin olduğunu belirten şair, düşmanlarının eziyetinden, kötülüğünden şikâyet eder. Kendisinin suçsuz olduğunu anlatır. Yeni bir mansıp alıp daha iyi duruma gelmek üzereyken düşmanlan yüzünden rahat edemediğini, sevinemediğini söyler. Sıkmtılanndan tek kurtulma yolunun padişahın yardımı ve onun isteğiyle mümkün olacağını belirtir. Kendi özelliklerini elini, dilini, sözlerini, ilmini, hayal gücünü, şairliğini, yaradılışını, abartılı bir şekilde överek anlatan şair, padişahın zavallı kullarını unutmayacağına inandığını belirtip dua ederek ‘arz-ı hâlini bitirir. (Batislam, 2008: 212-213).

Fasih Ahmed Dede, gam ve mihnetin gönlünde güç kuvvet bırakmadığını söyleyip kalemden Köprülü Fazıl Ahmed Paşa’ya ‘arz-ı hâlini sunmasını istemiştir. Şair, “memdûhunun ilim, adalet ve fazileti teessüs eden; çevri, zulmü ve cehaleti ortadan kaldıran bir kâmil insan olduğunu belirtmiş, kerem gözüyle kendisine bakmasını, ancak bu sûrede cihânda mümtaz olacağını, Allah ve Resûlünü şahit göstererek bu cihanda sığınacak kimsesi olmadığını, çektiği ezâ ve cefaları anlatmış”tir. (Çıpan, 1991: 89). Fasih Ahmed Dede, medhiyesinden sonra paşaya kendine layık bir şekilde lütufta bulunmasını istemiş ve dua ile ‘arz-ı hâlini bitirmiştir (Çıpan, 1991: 330):

Koymadı dilümde derd ü mihnet

Ahvâlümi ‘arza tâb u tâkat (Fasih Ahmed Dede, 23)

Sen var iken iy huceste tabir

Ahvâl-i dili kim ide tahrîr (Fasih Ahmed Dede, 2)

Ahmed Paşa edâmehullâh

Bâ-devlet ü ‘izz ü rifat-i câh (Fasih Ahmed Dede, 53)

Güftî, üç tane ‘arz-ı hâl mesnevisi yazmıştır. Üçünde de mucizeler gösteren, keskin fikirli kalemden içinde bulunduğu durumu anlatmasını istemiştir. Birinci ‘arz-ı hâl mesnevisinde kalemden “hikâyât-ı garâ’ib-nümâ”yı anlatmasını ister. Eleme ve gama müptela, yaşlanmış biri Edirne’den Rum’a gelerek Şeyhülislam Bahâyî’ye halini arz eder. Şeyhülislam ise adamın halini görünce onu ihsana layık bulur ve yardım eder. Güftî ise bu ihsanı vesilesiyle kendi “arz-ı melâl”ini Bahâyî’ye sunar.

Şair ikinci ‘arz-ı hâl mesnevisinde kalemden “hâl-i dil-i hasret-medâr”ını anlatmasını ister. Zamanın halleri şairi yelkensiz bir gemi gibi yapmıştır. Bu gemiye akın akın gam dalgaları vurmaktadır. Sevda eteğinin köşesini temenni dikenleri süslemiştir. Gönül, bela denizine âşinâ olmuştur. Tecrit ve tefrit âleminin Mesih’i olan şair bir iğneye bile sahip değildir. Gam tekkesinde ayaklar altındaki Güftî’nin âlem levhasında kerem harfi yoktur. Bu durumda vezirin dergâhına yüz sürer ve ihsanından hissedar olmak ister. Şairin perişan sözleri “delîl-i ‘arz-ı hâl” olur. Vezirden yardım gören şair mesneviyi dua ile bitirir.

Şair üçüncü ‘arz-ı hâl mesnevisinde kalemden “efsâne-i ser-güzeşt ve efsâne-i hâl-i zâr”da göz kulak olmasını ve söze nur olmasını ister. Böylece her elif harfi Tur meclisinde meşale olacaktır. Şair öyle bir haldedir ki hayret bağında rüzgâr onun gönlünü kırmıştır. Gam mülkünde mutsuz, elem ve mihnet içindedir. Mutluluk gülü hiç açmamış, gam pazarında iflas etmiştir. Bu haldeki şair Mahmut ahlâklı, Hâtem tabiatlı, cömert şâhm meclisine gider ve ihsan umar. Şahın lütfuna mazhar olan şair ‘arz-ı hâlin sonunda şaha dua eder (Yılmaz, 1983: 79):

Var idi bir dâver-i kudsî-sıfat

Memleket-i Rûmda kâdıl-kuzât (Güftî, 58)

Hâlini ‘arz eyledi vardı ana

Oldı şikâyet sened-i ibtilâ (Güftî, 60)

Hazret-i müftî-i melâ’ik-hıdem

Ya’nı Bahâyı-i Muhammed-‘alem (Güftî, 102)

Eyle kazâdan yine ‘arz-ı melâl

Ya’nî bu üslûb ile kıl ‘arz-ı hâl (Güftî, 114)

Ki tâ hâl-i dil-i hasret-medân

İdem târîh-i satr-ı rüzgârı (Güftî, 7)

Beni döndürdi evzâ’-i zarnâne

Misâl-i keştî-i bî-bâd-bâna (Güftî, 17)

Mesîh-i ‘âlem-i tecrîd oldım

Galat mâhiyyet-i taklîd oldun (Güftî, 39)

Gele ey hıred-hâme-i tîz-hûş

Biraz ol bu efsânede çeşm ü gûş (Güftî, 1)

Olup âb ile pây-ı hâmûn u derd

Bülend ola efsâne-i ser-güzeşt (Güftî, 11)

Bu rehden kalem eylesün bâz-geşt

Yeter Güftî efsâne-i ser-güzeşt (Güftî, 92)

Biraz ol du’â râhma sâye-dâr

Yeter bast-ı efsâne-i hâl-i zâr (Güftî, 93)

Nâbî’nin on dört beyitlik altıncı mesnevisi şairin başlıktaki kendi ifadesiyle, Üsküdarlı Şeyh Haydar dilinden Râmî Paşa’ya sunulan bir ‘arz-ı hâldir. Nâbî bu mesnevisinde hem Râmî Paşa’yı hem de Üsküdarlı Şeyh Haydar’ı övüp paşadan Şeyh Haydar için ne istediğini arz eder. Nâbî isteği mesnevinin on iki ve on üçüncü beyitlerinde açıkladığı üzere saadet kapısının gölgesinden, devletin kısmet, bağış dolu harmanından bir iştir (Bilkan, 1997: 391):

Sâye-i südde-i sa’âdetden

Hırmen-i pür-nevâl-i devletten (Nâbî, 12)

Mûrveş dâne-keşlik itmek umar

Kendü haddince ol da etmek umar (Nâbî, 13)

Nâbî yedinci mesnevisinde tevhit, na’t ve dört halife övgüsünden sonra IV. Mehmet’in övgüsüne ve ona duaya geçer. “Padişahın övgüsünü yaparken onu tarihi kişilerle karşılaştırmış ve onlardan üstünlüğünü belirtmiştir. Yine, “padişahın, Allah’ın yeryüzündeki gölgesi olduğu, ilim, adalet ve cömertlikte benzerinin olmadığı, daha önceki tüm sultanların kendisini kıskandığı” gibi klasik ifadeleri içeren beyitler bolca kullanılmıştır.” (Bağçeci, 2002: 135). Şair padişah methiyesi ve duadan sonra “hâl-i kalb-i nâ-kâm”ım yani ‘arz-ı hâlini ve başından geçenleri yazacağını söyler. Şairin himmeti tahrik ederek “azimet et, İstanbul’a gidip padişahın eşiğine yüz sür, orada mürüvvet ehli çoktur sana himmet edip seni himaye ederler” der. Şair bunun üzerine “terk-i diyâr” ederek İstanbul’a gelir. İstanbul’a geldiğinde gördüğü azamet karşısında hayrette kalır, gayret pençesi eteğini tutar. İlk günlerde hiçbir akrabası, teselli verecek bir dostu ve yardım eden biri olmadığından, aradığını bulamadığından hayal kırıklığı yaşar. Kimden yardım istediyse, kime halini arz ettiyse de kimse derdine derman ve yardımcı olmaz. Kimseden ümit yüzü görmediği için çaresiz şekilde Settâr olan Allah’ın kapısına gelir ve yalvarır. Allah’tan medet umarken İlahî feyz üzerine ansızın bir gölge salar. O anda nurani bir zat görür. Bu gördüğü kişi ise Musahip Mustafa Paşa’dan başkası değildir. Paşa, şaire bu perişan durumunun nedenini sorar. Şair de halinin perişan olduğunu; üstüne gam askerlerinin saldırdığını; devrin cevr oklarının hedefi olduğunu; gurbette eşinin, dostunun, kimsesinin olmadığını; arzularının olduğunu ama kerem sahibi bir efendisinin olmadığını; fakirliğini; baht terzisinin kendine siyah bir elbise diktiğini söyler. Musahip Mustafa Paşa da merhametinden ona yardımcı olacağını ifade eder. Nâbî, bundan sonra paşayı abartılı şekilde tarihî ve mitolojik kişilere kıyasla metheder ve dualarla mesneviyi bitirir (Bilkan, 1997: 393):

‘Arz idüp hâl-i kalb-i nâ-kâmm

Böyle tahrîr ider ser-encâmm (Nâbî, 131)

Ne turursun ‘azimet eylesen e

Kendü kendüne himmet eylesen e (Nâbî, 136)

Varsan a âstâne-i şâha

Yüzüni sürsen e o dergâha (Nâbî, 137)

Gurbeti ihtiyâr idüp nâ-çâr

Eyledüm himmet ile terk-i diyâr (Nâbî, 146)

Arayup çâre ben dil-i nâ-şâd

Kimi gördümse itdim istimdâd (Nâbî, 162)

Olmadı hîç kimse çâre-resân

İtmedi kimse derdüme dermân (Nâbî, 67)

Ağlar iken bu süz ile nâ-gâh

Üstüme sâye saldı feyz-i İlâh (Nâbî, 177)

Neden oldı şikeste endâmun

Sana n’oldı ki yokdur ârâmun (Nâbî, 188)

Didi ey gâfil-i tarîk-i murâd

İdeyüm gel seni bu gamdan şâd (Nâbî, 205)

Nâbî sekizinci mesnevisinde “arz-ı fakiri gûş eyle” ifadesiyle ‘arz-ı hâlini sunar. Şair mesnevisinde padişahtan “divan kâtipliği” talep eder. Zaten araştırmacının haşiye düştüğü gibi mesnevinin 147. beytinden sonra bir nüshada “Nâbî Efendi’nün İstânbul’a Gelüp Dîvân Hâceligi Taleb Eyledügi ‘Arz-ı Hâl Sûretidür” başlığı vardır (Bilkan, 1997: 430). Şair ‘arz-ı hâlinde divan hocalığı yanında hacca gitmek istediğini de dile getirir. Nâbî, ‘arz-ı hâline bir bahariye ile başlar ve mesnevide fahriye beyitlerine de yer verir. Şair talebini dile getirmeden önce, bütün ‘arz-ı hâllerde olduğu gibi, Sultan IV Mehmet’i övmüştür. “Övgüde klasik ifadelerin dışına pek çıkılmamıştır. Daha önceki mesnevilerde olduğu gibi padişahın “çok yönlülüğü, zekâsı, adaleti, cömertliği, Allah’ın yeryüzündeki gölgesi” olması gibi özelliklerini belirtmiştir; ancak bu övgü bölümünde tarihi kişilere yer verilmemiş olması dikkat çekicidir.” (Bağçeci, 2002: 165). Mesneviye yazdığı yedi beyitlik zeylde de padişahın lütfedip isteğini geri çevirmediği için teşekkür eder (Bilkan, 1997: 417):

‘Arz-ı fakiri gûş eyle

Kulzüm-i cûdsm hurûş eyle (Nâbî, 3)

Bâg-ı ‘adlün nihâl-i mümtazı

Ya’nî sultân Muhammed-i Gâzî (Nâbî, 116)

Bendenün ‘arz-ı hâlini gûş it

Nâleden ‘andelîbi hâmuş it (Nâbî, 149)

Kalbüme oldı mâye-i hafakan

Ârzû-yı menâsıb-ı dîvân (Nâbî, 154)

Eyledün ey hidîv-i ‘adl-penâh

Beni bir kez mukîm-i Beyt-i İlâh (Nâbî, 165)

Bir dahi eyle hâce-i dîvân

Hâsıl olsun sa’âdet-i dü-cihân (Nâbî, 166)

Nâzım’m Divanı’ndaki tek mesnevi vezir Ali Paşa’ya sunduğu otuz üç beyitlik ‘arz-ı hâldir. İstanbullu Nâzım mesnevinin ilk beytinde benzersiz vezirin vasıflarını sayacağını söyler. Şair, vezirin namını Hz. Aliye, yaratılışını da Yahyâ-yı Bermekî’ye benzetir. Nâzım, veziri çeşitli benzetmelerle över. Bu teşbihlerden bazıları şunlardır: Vezir; mana gülşenini terbiyecisi, marifet bağının gülü, cömertlik bağının yüce serveri, hilm ve vefa göğünün nuru, irfan bahçesinin sevinç parıltısıdır. Şair bu methiyelerden sonra dakik, nüktedan, fazıl, ârif Ali Paşa’ya ‘arz-ı hâlini sunar. Nâzım’ım gönül derdinden şikâyeti vardır. Gaddar feleğin ayaklan altında güçsüz kuvvetsiz, hakir haldedir. Şair, halini arz ederken şiir konusunda ustalığını, şiir gülünün her zaman binlerce koku verdiğini, marifet zümresi içinde faik olduğunu da söyler. Nâzım, Ali Paşa’dan lütufta bulunmasını kendisine “kitâbet” makamını vermesini ister (Sak, 1994: 48):

Ey safâ-bahş-ı câme-i ra’nâ

Eyle vasf-ı vezir-i bî-hemtâ (Nâzım, 1)

Gül-i bag-ı ma’ârif-i dânâ

Nüktedân-ı dekâik-ı fuzalâ (Nâzım, 7)

Server-i ser-fırâz-ı bag-ı sehâ

Neyyîr-i âsümânı hilm ü vefâ (Nâzım, 9)

Şöhret-efzâ-yı mülk-i ‘Osmânî ‘Alî Paşâ-yı âsâf-ı sânı (Nâzım, 15)

Derd-i dilden şikâyetüm vardur

Sana gâyet hikâyetüm cardur (Nâzım, 17)

Bir kitâbetle kıl beni mesrûr

Vire bu kalb-i bî-nevâya sürür (Nâzım, 29)

Şeyhülislam Bahâyî’nin ilk mesnevisi Sultan Murat’a sunulan bir ‘arz-ı hâldir. Mesnevinin ilk bölümü, mutribe sesleniş ile başlaması ve meclis tasviri nedeniyle bir sâkînâmedir (Uludağ, 1998). Şeyhülislam Bahâyî, ‘arz-ı hâlinde önce mutrible dertleşir, ardından padişahı övme talebini söyler. Şair, mutribe “niyaz nağmelerini ölçen, yüzlerce destanın sazını okşayan, can bahçesinin bülbülü gel ve sır perdelerini kaldır” diyerek halini mutrib üzerinden tasvir eder. Şair, mutribten gönlün karmakarışık damarlarına güç için ümit gülüne su vermesini ister. İstek fidanı zahmet meyvesi altında kalmış, gamla beslenen sonbahar rüzgârı can bostanma yeterince esmiştir. Şair, hırçın feleğin zulüm oklarına hedef tahtası olmuştur. Rüzgârın katılığının kemaliyle emel fidanında meyve olgunlaşmamıştır. Eğer mutribten yardım gelmezse gönül ve can kapısı açılmaz. Şair halini bu şekilde tasvir ettikten sonra mutribe “ahd-i dirinden” yani “bezm-i elesten” söz etmesini ister ardından elest meclisini tasvir eder. Şeyhülislam Bahâyî, talebine geçmeden önce Sultan Murat’ı metheder. Geleneksel methiye ifadelerini bu mesnevide de görürüz. Şair, sultanın cihana verdiği huzur, adalet ve barışı anlatırken zıtlıkları bir araya getirerek mübalağa sanatını en iyi şekilde kullanır. Sultan Murat’ın zamanında güvercin, serçe ve şahin aynı kanat altında yer almaktadır. Ceylanın dört bir yanındaki aslanlar hareketsiz kalırken koyunun sığındığı yer kurttur. Şeyhülislam Bahâyî, Farsça olan yetmiş altıncı beyitte sultana hitaben, ‘arz-ı hâlini sunmaya izin verirse elini eteğini öpeceğini söyler. Şairin bu mesnevideki talebi, Selanik kadılığına atanıp bir yıl sonra azl edildiği için kadılığın yeniden verilmesidir. “Şeyhülislam Bahâyî, Selanik kadılığına 1040 cemaziyelâhiresinde atanır, bu görevinde ancak bir yıl kalabilir.” (Uludağ, 1992: 6). Mesnevi dua ile tamama erer (Toprak, 2006: 90):

Gel ey mutrib-i nagme-senc-i niyâz

Yine eyle bir perdeden keşf-i râz (Şeyhülislam Bahâyî, 1)

Rek-i ham-be-ham-ı dile tâb ver

Bün-i gül-i ümîdüme âb ver (Şeyhülislam Bahâyı, 2)

Yeter kaldı ey mutrib-i höş-nevâ

Nihâl-i emel zîr-i bâr-ı ‘anâ (Şeyhülislam Bahâyı, 4)

Dem-i gussa-perverle bâd-ı hazân

Yeter oldı bûstân-ı câna vezân (Şeyhülislam Bahâyı, 5)

Kemâlin bulup sahtî-i rüzgâr

Nihâl-i emel kaldı nâ-puhte bâr (Şeyhülislam Bahâyı, 8)

Birâz ‘ahd-i dîrîneden yâd kıl

Dili ‘ukde-i gamdan âzâd kıl (Şeyhülislam Bahâyı, 12)

Beli ‘adl-i şâhiyle gürk-i siyâh

Olur gelle-i gûsfende penâh (Şeyhülislam Bahâyı, 53)

Turâger dihed ruhsat-ı arz-ı hâl

Zemîn-i edeb bûs u hoş hoş bî-nâl (Şeyhülislam Bahâyı, 76)

Bilürsün ki ey dâver-i rüzgâr

Kazâdur medârisde encâm-ı kâr (Şeyhülislam Bahâyı, 78)

Şeyhülislam Bahâyî’nin bir nüshada adı “Niyâz-nâme” olan ikinci mesnevisi “makale” adını verdiği dört bölümden oluşur. Birinci bölüm kalemiyedir. Şair, ikinci makalede Sultan Murat’ı över, üçüncü ve dördüncü makalede özrünü sunar. “Bahayı Efendi, Halep kadısı iken keyif verici maddeler kullandığı iddiasıyla IV. Murat’ın emriyle Kıbrıs’a sürgün gönderilmiştir. Mesnevinin içreğinden anladığımıza göre, Bahayı bu mesneviyi, Kıbrıs’taki ma’zuliyet zamanlarında yazmış ve affedilmesi için padişaha sunmuştur.” (Uludağ, 1992: 37). Şair; eğri dönen feleğin ayakları altında ezilmiş, kasetçilerin sözüyle padişahın huzurundan kovulmuştur. Bu nedenle günahını anlayan şair gözyaşlarıyla padişaha yalvarır ve yardımlarını ister. Sultandan, sığınacak başka kapısı olmadığından merhametiyle feleğin tahakkümünden kurtarmasını ister. Şeyhülislam Bahâyı kulun günahsız ve hatasız olamayacağını, Allah’ın kapısına gelip tövbe eden kulunu affettiğini söyler. Kendisine iftira eden hasetçi kişileri de Allah’a havale ederek öcünü almıştır. İftiracıların attıkları yalanlardan haberinin olmadığını, masum olduğunu padişaha arz eder. Padişah, şairin Kıbrıs sürgününden bir yıl sonra şairi affedip İstanbul’a getirmiştir. Şeyhülislam Bahâyi de bu iltifatı ve feleğin sıkıntılarından kendin kurtardığı için sultana teşekkür eder ve dualarla mesneviyi bitirir (Toprak, 2006: 90):

Pâdişâhâ kulun Bahâyî-i zâr

Pây-mâl-i sipihr-i kec-reftâr (Şeyhülislam Bahâyî, 147)

Olalı ol be-hükm-i kayl-i hasûd

Dergeh-i şehriyârdan merdûd (Şeyhülislam Bahâyi, 148)

Neyleyüm çarh-ı vâjgûn-nigehi

Kulum etdi böyle kîse-tehî (Şeyhülislam Bahâyî, 157)

Baht u tâli’den eylerüm feryâd

Dâd ey pâdişâh-ı ‘âlem dâd (Şeyhülislam Bahâyî, 158)

Beni emr-i felekden âzâd et

Kulluğun devletiyle dil-şâd et (Şeyhülislam Bahâyî, 161)

Pey-rev-i ra’y-i nefs-i emmâre

Ser-be-zencîr-i dîv-i betvâre (Şeyhülislam Bahâyî, 164)

Hamdülillâh ki bende-i zârı

Pây-mâl-i sipihr-i gaddarı (Şeyhülislam Bahâyî, 183)

Âhirül-emr eyledün dil-şâd

Kıldun anı bu vartadan âzâd (Şeyhülislam Bahâyî, 184)

Tıflî, divandaki tek mesnevide felekten ve bahtından şikâyet beyitlerine yer verir ve halini tasvir eder. Şair, daima kaşlarını çatıp kızsa da bahtı konuşmasına izin vermez. Sühanı civa gibi titremekte, halini arz edeceği dili peltek, tekellüm tamburunun teli kırılmış, tebessüm yıldızı perişan, gönül şeyda ve hayrandır. Tıflî halini tasvir ettikten sonra zamanın padişahından ihsan umar. Şair padişahın cömertliğini umduğu için şiirinde telmih ve kıyas unsuru olarak Hatem-i Tâî’yi kullanır. Tıflî, padişahın ihsanını umarken aynı zamanda onu metheder (Çınar, 2000: 167):

Şikâyet ey hudâvend-i mürüvvet

Felekden dâd gerdûndan şikâyet (Tıflî, 15)

N’ola olsam hemîşe çîn der-ebrû

Beni söyletmez olurdı baht-ı pür-gû (Tıflî, 16)

Sühan sımâb gibi lerze-engîz

Zebân-ı arz-ı hâlüm nüknet-âmîz (Tıflî, 17)

Eğerçi eylemiş üstâd-ı kudret

Zebânum tahta-i talîm-i hayret (Tıflî, 24)

Benem ol hâce-i bâr-ı tahammül

Besât-ârâ-yı bâzâr-ı tevekkül (Tıflî, 33)

Hudâvendâ kerîmân-ı zemâne

Bana ihsana isterler bahane (Tıflî, 47)

Husûsâ sensin ol Hâtem-reviş kim

Ne Hâtem Bermekî tab’ u nemiş kim (Tıflî, 48)

Fâik Mahmûd Divanı’ndaki tek mesnevinin başlığı her ne kadar Vezir Hüseyin Paşa methiyesi olsa da şair medhiyesinden sonra ‘arz-ı hâline geçer. Şair, ilk yirmi dokuz beyitte geleneksel ifade ve hayallerle Vezir Hüseyin Paşa’yı över. Fâik Mahmûd kendi arzusuna geçmeden önce şehrinde bulunan bir ihtiyardan bahseder. Şehirde sinesi hasret yaralan ile yaralı bir derviş vardır. Hüseyin Paşa’dan önceki vezir cömertliği ile bu dervişe yardım etmiştir. Vezir, dervişe Halep ve Rakka iktisabından kırk beş akçe ile bir vazife verir. Derviş bu ihsan üzerine ömrünün sonuna kadar gece gündüz vezire dua eder. Derviş ömrünün sonunda sahipsiz ve maaşsız kalmıştır. Fâik Mahmûd da bu derviş için Hüseyin Paşa’dan yirmi akçe yardım diler. Şair daha sonra kendi elinin de boş, yardıma muhtaç olduğunu söyler. Vezirin cömertlikteki ünü ufuklan doldurmuştur. Zamanında kimse eli boş kalmamıştır. Şair de vezirin ihsanına güvenip lütuf arzusuyla kapısına gelmiştir. Şair mesnevinin sonunda meramını dile getirir ve vezirin evsafını saymada liyakati olmadığı söyler ve duaya geçer (Koçak, 2006: 109):

Ey olan dâver-i ‘adâletger

Hâkimân-ı zamâne hükm-âver (Fâik Mahmûd, 1)

Var idi şehrimizde bir derviş

Dâg-ı hasretle sinesi pür rîş (Fâik Mahmûd, 30)

Haleb ü Rıkka ihtisâbından

Kerem-i bî-dirîgi bâbından (Fâik Mahmudi 32)

Kırk beş akçe vazife ile tamâm

Hâl-i dervişe virmiş idi nizâm (Fâik Mahmud, 33)

Şimdi ‘ömri olup karîn-i ufûl

Oldı cümle vazifesi mahlûl (Fâik Mahmud, 35)

Olup ana yigirmi akçe ‘atâ

Bâkiyenden niyâz ider bu gedâ (Fâik Mahmud, 44)

Ben kulun dahi bir tehî destem

Bâde-i ihtiyâç ile metsem (Fâik Mahmud, 46)

Lutfunı ârzû idüp geldüm

Âstân-ı sehâyayüz sürsüm (Fâik Mahmud, 54)

Feyzi Halil “vâkı’a-nâme” başlıklı mesnevisinin başmda kaleme seslenir ve ondan “acibe destanı” yani rüyasını olduğu gibi yazmasını ister. Kalem, Beşir Ağa’nın ayağına gidecek ve şairin halini arz edecektir. Böylece Beşir Ağa şanına layık şekilde ihsanda bulunacak, muradına erişen şairin mutluluk gülü açılacaktır. Feyzi Halil’in üstüne gam askerleri saldırdığı için hali perişandır. Vücudunda bu sıkıntılara tahammül takati de yoktur. Beşir Ağa’nın zamanında hiç maişet derdi çekmemiş, günleri zevk içinde geçmiştir. Bu sefanın devamlı olacağını zannettiği bir zamanda babası ölmüş, dünya başına yıkılmıştır. Dost bildikleri de hep düşman çıkınca ikbal mumu söner. Etrafından dalkavuklar gitmiş alacaklılar gelmiştir. Babasından kalan mallan da alacaklılar alınca şaire kederden başka bir şey kalmamıştır. Borç, boynuna gerdanlık gibi takılmıştır. Uykuları kaçan şair bir gece rüyasında Beşir Ağa’yı görür. Ağa, şaire bir saat hediye eder. Bu hediye üzerine Feyzi Halil çok sevinir. Feyzi Halil bu rüyayı tekrar görünce bir pire gider ve gördüklerinin tabirini ister. Pir, Beşir Ağa’nın şaire vakıf mütevelliliği ihsan edeceğini söyler. Şair de pirin rüya yorumunu şiirle Beşir Ağa’ya iletir (Eker, 2009: 159):

Gel ey hâme-i huceste-eser

Râvî-i vak’a-hây-ı peyk-i hayr (Feyzi Halil, 1)

Nakle sâlih bu ‘acibe destânı

Gördüğün gibi yaz bu dem anı (Feyzi Halil, 2)

Olduğu üzre hâlim icmâlâ

Eyle ‘izz-i huzûruna inhâ (Feyzi Halil, 5)

Vâlidim eyleyince ‘azm-i bekâ

Teng ü târ oldu başıma dünyâ (Feyzi Halil, 14)

Şem’-i ikbâl olunca mürde vü târ

İtmedi sâyesinde biri karâr (Feyzi Halil, 16)

Bana bir sâ’at eyledin ihdâ

Ey merâhim-hüner kerem-pîrâ (Feyzi Halil, 29)

Nakl idince vukûünu bir pir

Böyle tabirin eyledi tebşir (Feyzi Halil, 34)

Gâlibâ Hazret-i Beşîr Aga

Sana bir tevliyet ider i’tâ (Feyzi Halil, 35)

Feyzi Halil üçüncü mesnevisinde ismini ve kim olduğunu belirtmediği memduha, kendi ifadesiyle “arz-ı hâl-i fakire” nazar etmesini söyler. Şair, cömertliği huy edinmiş, övülecek tabiatı olan, himmetli ve merhametli memduhun temiz kapısına gider ve keremini umar. Gönül, gam köşesinde ağlayıp inlemekte ve hüzünlüdür. Hiçbir mala sahip olmadığından memduhun kapısına gidip yardım dileyen şair mesnevinin sonunda dua eder (Eker, 2009: 165):

‘Arz-ı hâl-i fakire eyle nazar

Ey keremkâr u merhamet perver (Feyzi Halil, 2)

Kaldı dil künc-i gamda zâr u hazin

Bunca demdir ki ider efgân ü enin (Feyzi Halil, 3)

Umarım vakti geldi sultânım

Keremin şâd ide dil ü câmın (Feyzi Halil, 7)

Der-i pâkinden itme me’yûs

Beni ey zât-ı mekremet-me’nûs (Feyzi Halil, 8)

Feyzullah Nâfîz’in yazdığı iki mesnevi de ‘arz-ı hâldir. Şair birinci arz-ı hâlini Sultan Mahmud’a, ikinci ‘arz-ı hâlini de sadrazam Ahmed Paşa’ya sunar. Şair

uzunca medhiyesinden sonra “Ey şehenşâh-ı cihân bendene ihsân eyle” diyerek Sultan Mahmud’un yardımını umar. Şair ikinci ‘arz-ı hâlinde Ahmed Paşa gibi bir zatın bulunmayacağını, bu kişiye ‘arz-ı hâli sunmanın nimet olduğunu, paşadan ‘arz-ı hâli “sem’-i insâf” ile dinlemesini ve ona “nazar-ı mültezem” ile bakmasını söyler ve paşadan yardım ve “kalb-i vîrânını ma’mûr” etmesini ister. Feyzullah Nâfiz, Ahmed Paşa’ya sunduğu ‘arz-ı hâlinde hasetçilerin hasedinden de şikâyet eder (Demir, 2008: 257):

Ey tabîb-i dil ü cân derdime dermân eyle

Ey şehenşâh-ı cihân bendene ihsân eyle (Feyzullah Nâfiz, 133)

Kulunu ‘ahd-i şerifinde şehâ aç etme

Tır-i çevrine hasûdun dili âmâc etme (Feyzullah Nâfiz, 135)

Gayre Allâhı seversen beni muhtâc etme

Ey şehenşâh-ı cihân bendene ihsân eyle (Feyzullah Nâfiz, 136)

Hazret-i Ahmed-i ‘ilm ü ‘irfan

îbn-i Sînâ-yı zamân Âsaf-şân (Feyzullah Nâfiz, 2)

Böyle bir zât bulunmaz ey dil

‘Arz-ı hâl eyle bunu ni’met bil (Feyzullah Nâfiz, 15)

‘Arz-ı hâlimi benim gûş eyle

Sem’-i insâf ile lutf et dinle (Feyzullah Nâfiz, 17)

İhyâ, mesnevi nazmım şekli ile iki ‘arz-ı hâl yazmış ve ikisini de Sultan Selim’e sunmuştur. Bahar mevsimi gelmiş cihan gelini süslenmiştir. Şair de bu güzelliği seyrederken bir şuh nazla yanına gelmiş ve şöyle demiştir: “Ey zarif âlim! Ey beyan bağının nağmeyi yerinde kullanan bülbülü! Niçin hokka dudağın kapalı, neden suskunsun? Gözyaşı seli ile viran, gam ateşiyle yanmışsın. Böyle tenhada oturma gel gülistanı gezelim. Bak her taraf çiçeklerle süslenmiş, her tarafta güzeller var. Sana refakat edeyim de Göksu, Sadabad ve sahilleri gezelim, meclislerde işret edelim.” Sabahleyin şairin pejmürde ve perişan halini görenler onu azarlamaya başlarlar. Onların azarlamaları ve bazı şeyleri hatırlatmalarıyla şairin içine bir ümit doğar ve padişahın eşiğine yüz sürüp halini arz eder. Abartıyla övdüğü padişahta maişet ve gam derdinin kalbini daralttığını ve ümidinin de padişahta olduğunu, lütuf rüzgârıyla himmet dalgasını coşturmasını söyler. İhyâ ikinci

‘arz-ı hâlinde de sultanı mübalağa ile över ve onun vasıflarının sınırsız olduğunu, övmekle bitmeyeceğini söyler. Felek, şairi maişet derdiyle bağlamış, şevk ağzına zayıflık mührünü vurmuştur. Böylece ağzı mühürlü bir hazine olmuştur. Şair, Felek Nemrud’u tarafından Hz. İbrahim misali fakirlik ateşine atılmıştır. Unutulmuştuk köşesini mesken tutan şairin gönlüne gam askerleri yerleşmiştir. Viran kalbi ise korku yuvası halini almıştır. Böyle durumdaki şairin sultandan isteği Allah’ın yardımıyla “def-i keder”dir (Erzen, 2012: 711):

Rahm idüb didi var der-i şâha

‘Arzıhâl eyleyesin o dergâha (İhyâ, 65)

Bahr-ı ihsânma kim itse nazar

Bâd-ı hayretle ‘akla yelken ider (İhyâ, 77)

Başladı ‘arz-ı hâle hâhiş ile

Evvel ol dâveri sitâyiş ile (İhyâ, 12)

Şâh-ı encüm sipâh-ı mihr-i efser

Hazret-i Şeh Selîm-i meh-peyker (İhyâ, 19)

Ser-be-ser hâlin eyleyüb takrir

Keşf-i râz itdi bendene o fakir (İhyâ, 54)

Hayfdır böyle şâ’irin el’ân

Ola me’vâsı gûşe-i nisyân (İhyâ, 90)

Lebîb’in ikinci mesnevisi başlıkta belirttiği gibi Süleyman Paşa’nm Bağdat’tan Diyarbakır’a dönmesi üzerine yazılmıştır. Şair, paşanın övgüsüyle başladığı mesnevisinde bir zamanlar paşaya hizmet ettiğini, ondan yardın gördüğünü söyler ve arz-ı hâline geçer. Lebîb gama müptela ve kimsesiz olduğunu, bazı müfsit kişilerin bu yıl maişetini ihlal ettiği paşaya söyler. Paşadan kış gelmeden yardım elini uzatmasını istirham eder ve dua ile ‘arz-ı hâlini bitirir (Kurtoğlu, 2004: 592):

Gele ey hâme-i huceste-hırâm

Nâhun-ı hall-i müşkilât-ı enâm (Lebîb, 1)

Dilden İfâya ictinâb ederim

‘Arz-ı hâl etmeğe hicâb ederim (Lebîb, 11)

‘Arz-ı hâle edip güşâde lebi

Hüsn-i tabir ile gözet edebi (Lebîb, 30)

Ba’z-ı ahvâlini demek besdir

Evvelâ hânedânı bî-kesdir (Lebîb, 38)

Bir de bâ’is budur ki etdi bu sâl

Ba’z-ı müfsid ma’îşetin ihlâl (Lebîb, 39)

Re’fet Mehmed ‘Aziz ilk mesnevisinde divanının hatimesi sebebiyle Sultan Mahmud’u metheder ve ona ‘arz-ı hâlini sunar. Şair, azamet göğünün parlak güneşi padişahı överken hayatına dair kısa bilgiler verir ve padişaha ihsanı nedeniyle dua eder. Şairin babası Şam-ı Şerifin kadısı Vâsık Efendi’dir. Şairin kendisi de zaten babası yolunda gitmiş müderris olmuştur. Padişah da şaire medrese hocalığını ihsan ederek cömertliğini göstermiştir. Re’fet Mehmed ‘Aziz yazdığı divanıyla maksadı padişahın bu eseri kabul etmesidir. Ayrıca divan vesilesiyle şair maişet isteğini padişaha iletecektir. Re’fet Mehmed ‘Aziz ikinci ‘arz-ı hâlini Abdullah Paşa’ya, üçüncü ‘arz-ı hâlini Hayâtî-zâde Mehmed Emin Efendi’ye ve son ‘arz-ı hâlini de Mehmet Esad Efendi’ye sunar ve onlardan kerem ve cömertlik kapılarını açmalarını, müşkül haline nazar etmelerini, şairi “genc-i mihnef’te çaresiz bırakmamalarını ister. Şairin ‘arz-ı hâllerinde şikâyet ettiği bir konu da yıllarca kemâlât yolunda çalıştığı halde akranlarının onu bir bir geçmeleridir (Kardaş, 2008: 112):

Yeridir hatm-i kelâm olmak içün

Hatmesi misk-i hitâm olmak içün (Re’fet Mehmed ‘Aziz, 3)

Medh-i şehenşeh-i devrân edelim

Vasf-ı Sultân-ı cihânbân edelim (Re’fet Mehmed ‘Aziz, 4)

Edecek ‘ayn-ı ‘atâsı ceriyân

Medreseyle beni kıldı şâdân (Re’fet Mehmed ‘Aziz, 18)

Ede gör matlâb-ı ilânı ‘ayân

Bir maişet itdügün eyle beyân (Re’fet Mehmed ‘Aziz, 24)

Seyyid Vehbî Divam’nda “Arz-ı Hâller” başlığı ile yazılmış dört ‘arz-ı hâl vardır. Bunların dördü de kıt’a nazım şekli ile yazılmıştır. Her ne kadar ‘arz-ı hâller arasında olmasa da “Kasîde-i Mesnevî-gûne Berây-ı Niyâz-ı Kısmet” başlıklı mesnevisi bir ‘arz-ı hâldir. Bu mesnevide şair “Sihr-i şâhenşeh-i ‘atâ-güster” ifadesiyle padişaha kız alıp vermeyle akraba olan bir devlet büyüğünü över. Memduhun ihsanı olmasa şair maksatlarına ulaşamayacaktır. Vehbî, memduha kendisini “kısmet”le ihya etmesi nedeniyle teşekkür eder ve “hüsn-i nazar”ınm devam etmesini aksi takdirde Vehbî kulunda can kalmadığını söyler (Dikmen, 1991: 326):

Sıhr-i şâhenşeh-i ‘atâ-güster

Cem-himem dâver-i Ferîdun-fer (Seyyid Vehbî, 3)

Olmasa lütfün ey kerîmü’z-zât

Kanda ben kanda neyl-i maksûdât (Seyyid Vehbî, 21)

Beni kısmetle etmesen ihyâ

Kısmet olmaz giderdi bana gmâ (Seyyid Vehbî, 22)

Umaram lâkin ey güzîn-i beşer

Kimyâ-yı devâm-ı hüsn-i nazar (Seyyid Vehbî, 24)

Eyle ibkâya dâverâ ihsân

Yohsa Vehbî kulunda kalmadı cân (Vehbî, 27)

Şehdî’nin ilk mesnevisi Ali Paşa’ya sunduğu ‘arz-ı hâldir. Mesnevi içinde “Vasfı Pâdişâh-ı Cem-câh” başlığı ile Sultan Ahmed Han’ı över ve sultana dua eder. Şehdî, bütün dünyanın bildiği “hâl-i zânnı” âlemin sığmağı ve medarı, kılıç ve kalem sahibi, kerem mülkünün mâliki, sultanın damadı Ali Paşa’ya sunar ve onun merhametini ister (Bayındır, 2008: 225):

Eylerim ben şikâyeti senden

Umarın merhamet efendimden (Şehdî, 108)

Çâk çâk eylerim girîbânı

İder elbette luft u ihsânı (Şehdî, 109)

Hâl-i zârım bilir ‘âlem

Dost u düşmen dimekde lâ vü ne’am (Şehdî, 110)

Ma’dele-pîşe mekremet-bahşâ

Âsaf-ı yemm-i himem ‘Alî Paşa (Şehdî, 132)

Sâhibü’-seyfîl-kalemdir bu

Mâlik-i kişver-i keremdir bu (Şehdı, 133)

Vahıd Mahtûmî ‘arz-ı hâline padişahın övgüsüyle başlar. Sonra hâlini anlatmaya geçer. Enderun’da on yıl hizmet ettiğini, bu hizmette başarılı olduğunu, şiirleriyle meclislerin tadı tuzu haline geldiğini, marifetliliğini dile getirir. Eserlerinden söz eder. Kaside söyleyip tarih yazdığını, Mora fethini anlatan bir kitabı olduğunu, divanını görenlerin beğendiğini belirtir. Devlet büyüklerinin ilgisizliği nedeniyle zor duruma düştüğünü söyler. Çevresindeki kıskanç insanların da zor duruma düşmesinde payı olduğunu anlatır. Şair, silahdar olmuş, azatlık damgası yerine elinde bir kâğıtla Rakka valisine gönderilmiş sonrasında da fermanla Rakka’da iskâna mecbur edilmiştir. Devletten umduğu yardımı görememiştir. Kadının haksızlığından, düşmanlığından, adaletli davranmadığından şikâyet eden şair, hâlini kime anlatırsa anlatsın bir karşılık alamaz. Üç sene bu şekilde çölde çaresiz kalır. Düşmanının kim, günahının ne olduğundan habersiz dolaşır. Kalpazanlık etmedim, sahte ferman düzenlemedim, kimsenin namusuna el uzatmadım, din düşmanına kale vermedim diye düşünür. Bunların hangisini yaptım diye kendisine sorar. Sonuçta düşkünlüğünün sebebinin gururu, başına gelenlerin de kendi kusuru olduğuna karar verir. Dua ederek içinde bulunduğu sıkıntıdan kurtulmayı, yeniden padişahın hizmetinde çalışmayı ister. Şair, Sultân Mahmud padişah olunca onun yardımını talep eder. Bir hatası olduysa affını, daha önce olduğu gibi silahşörlük görevi verilmesini ister. Anne babasının yaşlı, güçsüz ve bakıma muhtaç olduklarını, ailesinin umutla yeniden görev almasına duacı olduklarını söyler. Padişahın merhamet ve ihsanını beklediğini söyleyip dua eder. Bu manzum ‘arz-ı hâli sunarak muradına ulaşmayı dilediğini bildirip ‘arz-ı hâlini bitirir. (Batislam, 2008: 213214).

Nebıl, Sultan Selim’e sunduğu ‘arz-ı hâlin girişinde yeni sözler söyleyen, tatlı dilli kalemle konuşur ve kaleme nasihati olduğunu söyler. Şairin kaleme nasihati yârin güzelliğinden bahsetmemesi, saçlarına dolaşmaması, kırmızı dudaklarına dil uzatmaması, yâre meftun olmaması, bembeyaz sinesi için âh etmemesi gibi sevgili ile ilgili öğütlerdir. Bu nasihatlerden sonra şair kendi halinin bahsine geçer. Şair o kadar halsizdir ki halini anlatacak dermanı yoktur. Susmasının sebebi kederdir. Gam, lisanında takat bırakmamış, zebanını mahvetmiştir. Kısa bir hal tasvirinden sonra kalem, şaire babasını hatırlatır. Şairin babası inayetle vak’anüvislik makamına gelmiştir. Nebıl’in babası şiir ve inşada da hünerlidir. Bunun üzerine kalem şaire şunu der (Aktaş, 2010: 370):

Var sende anı şitâb eyle

‘Arz-ı şeh-i Cem-cenâb eyle (Nebîl, 32)

Ol şah ki bendesi cihandır

İkbâline reşk iden şehândır (Nebıl, 33)

Sultân Selîm-i mülket-ârâ

Ol şâh-süvâr-ı sahn-ı heycâ (Nebîl, 34)

Nebîl, kalemin dilinden Sultan Selim’in cömertliğini, hünerlerini, adaletini ve özellikle atıcılığını ve ata binişini över. Şair mesnevinin sonunda padişahtan inayet ve ihsan ister ve sultana dua eder:

Sûzân-ı gam-ı cihân oldum

Pervâne-i bî-zebân oldum (Nebîl, 58)

‘Atf-i nigeh-i ‘inâyet ister

Bir tafraya dil işâret ister (Nebîl, 59)

Lütfün ola reh-nümâ tarîke

Gayri bakılur mı hiç refike (Nebîl, 60)

Sabrî Mehmed’in birinci mesnevisi Veli Paşa’ya sunduğu ‘arz-ı hâldir. ‘Arz-ı hâlinde Veli Paşa’yı özellikle Mora’ya adâlet ve emniyet getirmesi sebebiyle över. Paşanın cömertlik feyzinden bulutlar nasiplense gece gündüz elmas saçacaklardır. Bu nedenle şair de paşanın cömertliğine sığınarak “hâl-i dil-i nâ-çârını” arz eder. Müşkül durumdaki Sabrî’nin cebinde akçe ve dinar yoktur. Mihnet köşelerinde hayrette kalmış âh etmekte, firkat yükü de belini bükmektedir. Aşk ile âvâre gönlü bir şuh güzel nedeniyle paramparçadır. Kâfirin güzelliğini gördüğü zaman hayran olacağı bedelsiz bir güzel Sabrî’nin gönlünü tamamıyla yakmıştır. Şair halini bu şekilde anlatıp paşadan ihsan ister (Coşkun, 2013: 179):

Merhabâ ey saff-der-i vâlâ nejâd

Şâd-mân oldı kudümünle ‘ibâd (Sabrî Mehmed, 1)

Himmet itdün Mora’nm i’mânna

Aferin oldun senin efkârına (Sabrî Mehmed, 9)

Bâ’is-i âsâyiş oldm ‘âleme

Mâye-i ârâmiş oldm ‘âleme (Sabrî Mehmed, 14)

‘Arz idem hâl-i dil-i nâ-çârımı

Dinle şâ’ir sözüdür güftârımı (Sabrı Mehmed, 32)

Sabrı müşkil akçesiz teshiri güc

Nâ-ümîdimdir demek tedbîri güc (Sabrı Mehmed, 41)

Dem-be-dem şâyeste-i ihsân kıl

Himmetinle fa’ik-i akrân kıl (Sabrı Mehmed, 62)

Şeref Hanım’m “Kasîde-i Mesnevi” başlıklı mesnevisi bir ‘arz-ı hâldir. Şair öncelikle padişahın özellikle cömertliğini tarihî kişileri kıyas unsuru olarak kullanarak över ve padişaha “cihana zâtın gibi bir padişah gelmedi” diyerek “dil-hâhım arz-ı huzûr” eder. Padişahtan niyazına kulak vermesini, ihsan ve kerem denizini coşturmasını ister. Şairin padişahtan başka halini arz edeceği ve şikayetini bildireceği kimse yoktur (Arslan, 2002: 483):

‘Adi ü cûdun neşr olup bitdi hemân

Nân u şân-ı hâtem ü Nûş-ı revân (Şeref Hanım, 3)

Eyledim dil-hâhımı ‘arz-ı huzûr

Yâdıma geldi Süleymân ile mûr (Şeref Hanım, 7)

Geçse ger ol da biterdi bî-gümân

Hâl-i zârım neyle eylerdim beyân (Şeref Hanım, 18)

Sonuç olarak küçük mesnevilerle yazılmış 59 ‘arz-ı hâle baktığımızda başta padişah olmak üzere vezir, beylerbeyi, vali, kadı, sevgili ve dostlara sunulmuşlardır. ‘Arz-ı hâllerde sunulan kişi ve makama göre talepler de değişkenlik göstermektedir. ‘Arz-ı hâllerde “kâtiplik, defterdarlık, nâkibü’l-eşrâflık, kadılık, devlet memurluğu, müderrislik, vakıf mütevelliliği” gibi belli makamlar talep edildiği gibi “yardım, ihsân, visal, zam, himmet, af, gamdan azat, kerem, tayin” gibi genel talepler de dile getirilmiştir. ‘Arz-ı hâllerde Nazmî ve Kabûlî örneğinde olduğu gibi şairler başlarından geçen özel bir durumu hâmîye arz edip yardım umabilirler. Şairlerin sadece kendileri için değil sevdiği biri veya ailesi için de ‘arz-ı hâl sunup yardım beklemeleri dikkat çekicidir.

‘Arz-ı hâllerde şairlerin taleplerini methettikleri hâmîye sunarak onlardan yardım ve himmet ummaları “patrimonyal devlet” anlayışının divan şiirine yansımasına en güzel örneklerdendir. Patrimonyal türde bir toplumda, başka bir deyimle, sosyal onur, statü ve mertebelerin mutlak egemen bir hükümdar tarafından belirlendiği bir toplumda (İnalcık, 2018: 7) şair, patronun himaye, inayet ve ihsanına mazhar olmak, onun himayesine girmek için şiirler sunmuştur. Bu patrimonyal anlayış yani şair-patron ilişkisi bürokrasiden, askeriyeye, ilmiye sınıfından toplumsal hayata hâkimdi. Bu anlayışla ‘arz-ı hâllerde de şairler hâmîlerini övmüşler ve isteklerini sıralamışlardır.

‘Arz-ı hâller muhtevaları gereği “methiye, hasb-ı hâl, şikâyet şiirleri, teşekkümâmeler, afnâmeler ve fahriye” ile ilişkili ve iç içedir. Methiye ‘arzı hâlde ilk bölüm olrak karşımıza çıkar. Şairler memduhlannm “cömertlik, kahramanlık, adalet, ihsan, kerem, merhamet, fîraset, tedbir alma, velayet, zekâ” özelliklerini geleneksel kalıplarla abartılı şekilde dile getirirler. “Bu özellikler vurgulanırken karşılaştırma, benzetme ve üstün görme münasebetiyle birtakım isimlere yer verilir.” (Aydemir, 2004: 410). Konu ‘arz-ı hâl olunca doğal olarak memduhun “cömertlik” yönüne daha çok vurgu yapılır. O nedenle “cûd, sehâ, ihsan, atâ, lutf, himmet, kerem” kelimeleriyle çokça karşılaşırız.

Manzum ‘arz-ı hâller tür açısından hasb-ı hâller ve şikâyet şiirleriyle bazı yönlerden benzer özelliklere sahiptir. Söz konusu şiirlerin ortak özellikleri, hepsinde şiiri yazanların içinde bulundukları ekonomik ve sosyal koşullar ya da yaşadıkları başka sorunlarla ilgili şikâyetlerini dile getirmeleridir. Ancak görebildiğimiz kadarıyla bazı istisnalar dışında hasb-ı hâl ve şikâyet şiirlerinde genellikle şikâyetler dile getirilmiş, açıkça herhangi bir kişiden belirli taleplerde bulunulmamıştır. ‘Arz-ı hâllerde ise, içinde bulunulan koşulların kötülüğü, şikâyetler dile getirildikten sonra yardım ya da görev isteğine yer verilmiş, mutlaka ekonomik anlamda desteğe ihtiyaç duyulduğuna dikkat çekilmiştir. Ayrıca ‘arz-ı hâller dilekçe gibi belirli makam ve mevkide bulunan kimselere sunulurken benzer türdeki diğer şiirler için her zaman böyle bir durum söz konusu değildir (Batislam, 2008: 216-217).

Divan şiirinde hâmînin ihsanına şükür için yazılan teşekkürnâme adı verilen manzumeler bulunmaktadır. ‘Arz-ı hâllerde de yer yer verilen veya verilecek ihsana teşekkür edilmiştir. Bu yönüyle ‘arz-ı hâllerde teşekkürnâme başlığında okuyabileceğimiz beyitler bulunmaktadır. ‘Arz-ı hâllerin ilişkili olduğu bir tür de afnâmelerdir. Afnâmelerde şairler kusurlarını ve hatalarını itiraf edip hâmîden aff dilerler. ‘Arz-ı hâllerde de şairlerin hatalarından bağışlanma dilediklerine şahit oluruz.

Arapça “övünme” anlamına gelen “fahr” kökünden türeyen fahriye edebî terim olarak şairlerin eserlerinde kendini övmesidir. ‘Arz-ı hâllerde de şairler taleplerini dile getirdiklerinden talip olunana liyakati ifade etmek için kendilerini överler. Mesnevilere battığımızda “şiir ve inşâdaki ustalık, dil bilme, kâtipliğin olması, hünerler, padişaha ve devlete hizmet” konularında şairler kendilerini övmüşlerdir.

Aşağıda ‘arz-ı hâl yazan şairler, ‘arz-ı hâlin sunulduğu kişi ve talepler tablo halinde verilmiştir:

Şair

Sunulan Kişi

Talep

Hidayet Çelebi

Padişah

Himmet, visal ve devlette bir makam

Âşık Çelebi

Padişah

N akîbü ’l- eşraflık

Cinânî

Kadı Muallimzâde, Bursa

Valisi, Sevgili ve Sultan Selim

Katiplik, kerem,visal, vakıf fazlalıklarının ihsanı

Nazmı

Padişah, Ali Paşa, Sultan

Mustafa

Memurluk, İstanbul’da kalma, ihsanların zamanında verilmesi

Vecdi

Padişah, Atâullah Paşa, Sadullah Efendi, Muallim-i Şeh-i Rûm

Pederine kavuşma, medet, hakkında hatt-ı hümâyûn çıkması, müşfik bir tabip

Gelibolulu

Âlî

Padişah, vezir

Azlden kurtulup görev alma, padişaha musahip olma, katiplik, hakkında hatt-ı hümâyûn çıkması, yetiştirdiği iki köleye yardım

Hüdâyî-i Kadîm

Yavuz Sultan Selim

Katiplik

Kabûlî

Padişah,    İbrahim    Paşa,

Mehmet Paşa

Gediz kadılığı, şefaat ve yardım, tayin

Rahîmî

Padişah

Kendisi ve ailesi için yardım

Yetîm

Sultan Süleyman

Yoksulluk ve evlat yükü için yardım

Hâletî

II. Osman, Sultan Murat

Vakıf talebi, yardım

Fasih

Ahmed

Köprülü Fazıl

Lütuf

Güftî

Şeyhülislam Bahayî, vezir, Padişah

İhsan, yardım

Nâbî

Râmî Paşa, IV. Mehmet, Mustafa Paşa

Divan katipliği, Şeyh Haydar için yardım

Nâzım

Ali Paşa

Kitabet

Bahâyî

Sultan Murat

Kadılık, affedilme

Tıflî

Padişah

İhsan

Fâik

Mahmut

Vezir Hüseyin Paşa

Bir derviş için yardım

Feyzi Halil

Beşir Ağa

Vakıf mütevelliliği

Nâfiz

Sultan Mahmut, Ahmet Paşa

İhsan

 

KÜÇÜK MESNEVİLERLE YAZILAN ‘ARZ-I HÂLLER

1031

İhyâ

Sultan Selim

Kederi defetmesi ve lütuf

 

Lebîb

Süleyman Paşa

Kış gelmeden yardım

 

Azız

Sultan Mahmut, Abdullah

Paşa, Emin ve Esad Efendi

Medrese hocalığı, kerem ve cömertlik

 

Vehbî

Vezir

İhsan

 

Şehdî

Ali Paşa

Merhamet ve yardım

 

Mahtûmî

Sultan Mahmut

Yeniden görev alma ve yardım

 

Nebîl

Sultan Selim

İnayet

 

Sabrı

Veli Paşa

İhsan

 

Şeref

Hanım

Padişah

Kerem ve ihsan

 
  • 3. ‘Arz-ı Hâllerin Dil ve Üslûp Özellikleri

Tasvir, ‘arz-ı hâllerde en çok kullanılan anlatım tekniğidir. Tasvirleri “kişi, olay ve durum” tasvirleri başlıklarında değerlendirebiliriz. Tasvir tekniğinde şairler sübjektiftir. ‘Arz-ı hâllerde mesnevinin hacmine ve şairin tercihine göre tasvirler yapılmıştır. Tasvir içerisinde en çok doğal olarak ‘arz-ı hâllerin sunulduğu hâmî tasvirleri gelir. Bütün şahıs methiyelerine baktığımızda bunlarda fizikî tasvirin olmadığı görülür. Tasvirler okuyucuda halkın ve şairin tasavvur edip arzu ettikleri ideal yönetici tipini canlandırır. “Adalet, cömertlik, kahramanlık, lütuf, iyi yöneticilik..” gibi hâmîde arzu edilen ve görülmek istenen özellikler birbirini tekrar eden, benzer tasvirlerle ‘arz-ı hâllere konu olur. Tasvirlerde benzer mecaz, teşbih ve telmihler yapılır ve yer yer dil ağırlaşır. Özellikle tarihî, dinî ve mitolojik şahıslarla kıyas, özdeşlik ve üstün görme yoluna gidilir. ‘Arz-ı hâller içerisinde biri sevgiliye sunulmuştur. Cinânî sevgiliye sunduğu ‘arz-ı hâlinde doğal olarak vuslatı arzular. Bu ‘arz-ı hâlde sevgili ve güzellik unsurlarının tasviri gazellerdeki sevgili ile aynıdır. ‘Arz-ı hâllerde “olay veya durum” tasvirlerini de görürüz. ‘Arz-ı hâllerdeki tahkiyevî kısımlarda şairler sanattaki güçleri ve mesnevinin hacmine göre olayları sahneleme yöntemi ile okuyucunun gözünde canlandırırlar. Mesnevilerin asıl bölümü talep kısmında ise şairler içinde bulundukları maddi manevi durumu ustalıkla tasvir edip isteklerini sunarlar.

‘Arz-ı hâllerin olay merkezli bölümlerinde şairler sahneleme tekniğini kullanırlar. Sahnelemede okuyucu olayın gelişimini takip eder. Olay okuyucunun gözünde canlandırılır. Esasında sahneleme tekniğindeki başarı şairin tahkiyedeki yeteneğini ve ustalığını gösterir. Sahneleme tekniğinde önemli bir yeri olan konuşmaya dayalı anlatım tekniklerinden diyalog ve monolog ‘arz-ı hâllerde yer yer görülür. Diyaloglar anlatıma akıcılık kazandırır. Konuşmaya dayalı anlatım tekniklerinden iç monologda (interior monoloque) okuyucu kahramanın iç dünyasıyla karşı karşıya gelir. İç monologda zihin serbest ve faal şekilde çalışır ve dil, konuşma diline benzer. Bu üslûbun hâkim olduğu metinlerde kahraman, içinde bulunduğu psikolojik durum doğrultusunda kendi kendine, karşısında biri varmış gibi konuşur. Konuşma havasının hâkim olduğu iç monolog kahramanın o anki durumunu yansıtır (Tekin, 1989: 101). ‘Arz-ı hâllerde şairin kalem, rüzgâr ve akıl gibi unsurlarla sohbet ettiği bölümler ve ‘arz-ı hâlin hasb-ı hâlle ilişkili kısımları şairin çeşitli konularda sıkıntılarını, dertlerini dile getirdikleri birer iç monologdur.

Klasik Türk şiiri geleneğinde şairlerin bazı cansız unsurları kişileştirerek onlarla konuşması, dertleşmesi özellikle hasb-ı hâl ve aşk muhtevalı şiirlerde görülen bir özelliktir. Bu unsurlar genellikle “gönül, kalem, rüzgâr, söz ve felek” olur. ‘Arz-ı hâllere baktığımızda kurmaca unsurlardan “kalem, akıl ve rüzgâr” ile yapılan konuşmalara, dertleşmelere şahit oluruz.

Bir üslûp özelliği olarak eleştirel anlatımda şair şikâyetlerini dile getirir. ‘Arz-ı hâllerde de eleştirel anlatımla kişisel ve toplumsal şikâyetleri görürüz. Şairler “felekten/ bahttan/kötü talihten, devlet kuramlarındaki kayırmacılıktan, düşman ve hasetçilerden, iftiradan, değerin bilinmemesinden, kimsesizlikten, cimrilikten, borçtan, fakirlikten ve ayrılıktan” şikâyetlerini dile getirmişlerdir.

‘Arz-ı hâllerde başta mecazlar olmak üzere mana ve lafızla ilgili edebî sanatlar kullanılmıştır. Farklı üslûba sahip şairler olduğu için edebî sanatlarda da o oranda çeşitlilik vardır. Tasvirî kısımların omurgasmda teşbih ve mecazlar vardır. Şairler bu yolla birbirine benzer ve birbirinden farklı birçok “somutlaştırma” yapmışlardır. Bütün teşbih ve mecazlar divan şairinin “hayal, mazmun ve mübalağa” dünyasını yansıtır. “İfade içinde zikr etmeksizin herhangi bir kıssaya, geçmişteki bir olaya, meşhur hikâyelere, efsanelere, malum bir şahsa, çeşitli inanışlara, ayetlere veya bir hadise ya da yaygın bir atasözüne işaret etme” (Külekçi, 2003: 170) şeklinde tanımlanan telmih sanatıyla şair, düşüncelerini desteklemek için tarihî, dinî ve mitolojik kahramanlar ve olaylardan yararlanır ve bunları sık sık ‘arz-ı hâllerde kullanır. ‘Arz-ı hâllerde şairlerin tasvirlerini kuvvetlendirmek ve duygularını ifade etmek için kelime veya kelime gruplarını tekrarladıkları yani tekrir sanatı da görülür.

Genel olarak baktığımızda ‘arz-ı hâllerin tahkiyevî kısımlarında dil ortalama bir divan şiiri okuyucusunun rahatlıkla anlayabileceği sadeliktedir. Buna karşın bazı tasvirî bölümlerde dil yer yer ağırlaşır. Çünkü tasvir ve methiyelerde mecâzî anlatım hâkimdir.

Diğer bütün nazım şekillerinde görüldüğü gibi küçük mesnevilerle yazılan ‘arzı hâllerde de terimler, atasözleri, deyim kullanılmış; Arapça ve Farsça kelime ve bilindik veya orijinal terkiplere yer verilmiştir. Bazı Farsça terkipler üç veya dört kelime ile kurulmuştur. Dili ağır kısımlar bir kenara konulduğunda ‘arz-ı hâllerin dili, ortalama bir divan şiiri okuyucusunun anlayabileceği bir dildir.

SONUÇ

Sonuç olarak küçük mesnevilerle 59 ‘arz-ı hâl yazılmıştır. ‘Arz-ı hâllere genel olarak bakıldığında başta padişah olmak üzere vezir, beylerbeyi, vali, sevgili ve dostlara sunulmuştur. Arz-ı hâllerde sunulan kişi ve makama göre talepler de değişkenlik göstermektedir. ‘Arz-ı hâllerde kâtiplik, defterdarlık, nâkibül-eşrâflık, kadılık, devlet memurluğu, müderrislik, vakıf mütevelliliği gibi belli makamlar talep edildiği gibi yardım, ihsân, visâl, zam, himmet, af, gamdan azat, kerem, tayin gibi genel talepler de dile getirilmiştir. ‘Arz-ı hâllerde Nazmî ve Kabûlî örneğinde olduğu gibi şairler başlarından geçen özel bir durumu hâmîye arz edip yardım umabilirler. Şairler sadece kendileri için değil sevdiği biri veya ailesi için de ‘arz-ı hâl sunup himmet bekleyebilirler. ‘Arz-ı hâller muhtevaları gereği “methiye, hasb-ı hâl, şikâyet şiirleri, teşekkümâmeler, afnâmeler ve fahriye” ile ilişkili ve iç içedir. Arz-ı hâllerde anlatım tekniklerinden başta tasvir olmak üzere sahneleme, eleştirel anlatım, diyalog, iç monologu görürüz. ‘Arz-ı hâllerde başta mecazlar olmak üzere mana ve lafızla ilgili edebî sanatlar kullanılmıştır. Farklı üslûba sahip şairler olduğu için edebî sanatlarda da o oranda çeşitlilik vardır. Tasvirî kısımların omurgasında teşbih ve mecazlar vardır. Şairler bu yolla birbirine benzer ve birbirinden farklı birçok “somutlaştırma” yapmışlardır. Bütün teşbih ve mecazlar divan şairinin “hayal, mazmun ve mübalağa” dünyasını yansıtır. ‘Arzı hâllerde terimler, atasözleri, deyimler kullanılmış; Arapça ve Farsça kelime ve bilindik veya orijinal terkiplere yer verilmiştir. ‘Arz-ı hâllerin dili -tasvirî anlatımla dilin ağırlaştığı kısımlar hariç- ortalama bir divan şiiri okuyucusunun anlayabileceği bir dildir.

Enes YILDIZ Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmeni

KAYNAKÇA

AKSOYAK, İsmail Hakkı (2006). Gelibolu Mustafa Âlî Divan III, Department Of Near Eastern Languages an Civilizations Harvard University.

AKTAŞ, Ali (1996). Yetim Dîvânı (Înceleme-Metin), Yüksek Lisans Tezi, Ankara Üniversitesi.

AKTAŞ, Yasemin (2010). Mehmed Nebîl ve Divanı, Yüksek Lisans Tezi, Ankara: Gazi Üniversitesi.

ARSLAN, Mehmet (2002). Şeref Hanım Divanı, İstanbul: Kitapevi. Yayınları.

AYDEMİR, Yaşar (2004). “Medhiye”, TDV îslam Ansiklopedisi, C. 29, ss. 410411.

BAĞÇECİ, Lokman (2002). Nabi Divam’ndaki Küçük Mesneviler, Yüksek Lisans Tezi, Adana: Çukurova Üniversitesi.

BATİSLAM, Hanife Dilek (2008). “Divanlardaki Manzum ‘Arz-ı Hâller”, Turkish Studies, C: 3, S: 1, ss. 209-218.

BAYINDIR, Şeyda (2008). Şehdî Divanı, Yüksek Lisans Tezi, Ankara: Gazi Üniversitesi.

BİLKAN, Ali Fuat (1997). Nâbî Dîvânı, İstanbul: MEB.

ÇOŞKUN, Ferdi (2013). Sabrî (Mehmet) Divanı Edisyon Kritik-İnceleme, Yüksek Lisans Tezi, Sivas: Cumhuriyet Üniversitesi.

ÇINAR, Bekir (2000). Tıflî Ahmed Çelebi Hayatı Edebî Kişiliği ve Dîvânının Tenkitli Metni, Doktora Tezi, Elazığ: Fırat Üniversitesi.

ÇIPAN, Mustafa (1991). Fasih Ahmed Dede Hayatı, Edebî Kişiliği, Eserleri ve Dîvâm’nm Tenkidli Metni, Doktora Tezi, Konya: Selçuk Üniversitesi.

DEMİR, Hiclal (2008/ Lâzikî-zâde Feyzullah Nâfiz ve Dîvânı (Inceleme-Metin-Özel Adlar Dizini), Doktora Tezi, Ankara: Hacettepe Üniversitesi.

DİKMEN, Hamit (1991). Seyyid Vehbi ve Divanının Karşılaştırmalı Metni, Doktora Tezi, Ankara Üniversitesi.

EKER, Ruken (2009). Feyzî Halil Paşazâde Divânı (İnceleme-Metin), Yüksek Lisans Tezi, Kütahya: Dumlupmar Üniversitesi.

ERDOĞAN, Mustafa (2008). Kabülî İbrahim Efendi, Hayatı, Edebî Kişiliği ve Divanı (İnceleme Tenkitli Metin-Dizin), Doktora Tezi, Ankara: Gazi Üniversitesi.

ERZEN, Mehmet Halil (2012). İhyâ Dîvânı ve Tahlili (Înceleme-Tahlil-Tenkitli Metin), Doktora Tezi, Van: Yüzüncü Yıl Üniversitesi.

HANÇERLİOĞLU, Filiz (1988). Âşık Çelebi Divanı, Yüksek lisans Tezi, Ankara: Gazi Üniversitesi.

İPŞİRLİ, Mehmet (1991). “Arzuhal”, TDVîslam Ansiklopedisi, C. 3, ss. 447-448

KARDAŞ, Mehmet Nuri (2008). Re’fet Mehmed ‘Azîz’in Hayatı, Edebi Kişiliği, Eserleri ve Dîvânının Tenkitli Metni, Yüksek Lisans Tezi, Sakarya Üniversitesi.

KAVRUK, Haşan vd. (2009). Filibeli Vecdi ve Divân’ı (Metin-Dizin), Kültür ve Turizm Bakanlığı Web site: http//ekitap.kulturturizm.gov.tr., Erişim Tarihi, 22.03.2016.

KOÇAK, Fatma (2006). Fâik Mahmud ve Dîvânı Yüksek Lisans Tezi, Ankara: Gazi Üniversitesi.

KURTOĞLU, Orhan (2004). Lebîb Dîvânı (Înceleme-Tenkitli Metin-Sözlük), Kültür ve Turizm Bakanlığı Web site: http//ekitap.kulturturizm.gov.tr., Erişim tarihi, 22.03.2016.

KÜLEKÇÎ, Numan (2003). Edebî Sanatlar, Ankara: Akçağ Yayınları.

MERMER, Ahmet (2004). Kütahyalı Rahîmî ve Dîvânı, İstanbul: Sahhaflar Kitap Sarayı.

OKUYUCU, Cihan (1994). Cinâni (Hayâtı, Eserleri, Dîvânının Tenkidli Metni), Ankara: TDK.

SAK, Vesile (1994). Nâzım (İstanbullu) Hayatı, Eserleri, Edebî Kişiliği ve Divanının Tenkidli Metni, Yüksek Lisans Tezi, Konya: Selçuk Üniversitesi.

SONA, İbrahim (2006). Hidâyet Çelebi ve Dîvânı, Yüksek Lisans Tezi, Ankara: Gazi Üniversitesi.

TOPRAK, Muhbet (2006). Şeyhülislam Bahâyî Divanı Şerhi, Yüksek Lisans Tezi, Denizli: Pamukkale Üniversitesi.

ULUDAĞ, Erdoğan (1992). Şeyhülislâm Bahâyî Divânı (İnceleme, Karşılaştırmalı Metin), Yüksek Lisans Tezi, Erzurum: Atatürk Üniversitesi.

ULUDAĞ, Erdoğan (1998). “Dîvân Edebiyatı Türlerinden Sâkînâmeler ve Şeyhülislâm Bahâyı’nin Sâkînâmesi” Atatürk Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi, S: 9, ss. 49-64.

ÜST, Sibel (2017). Edirneli Nazmî Dîvânı (İnceleme-Metin). Kültür ve Turizm Bakanlığı Web site: http//ekitap.kulturturizm.gov.tr., Erişim tarihi, 22.03.2016.

YEKBAŞ, Hakan (2005). Hüdâyî-i Kadîm Divanı (İnceleme-Edisyon Kritikli Metin), Yüksek Lisans Tezi, Sivas: Cumhuriyet Üniversitesi.

YILMAZ, Kaşif (1983). Güftî Hayatı, Eserleri, Edebi Kişiliği, Tezkireciliği ile Divanı, Zafer-nâmesi ve Teşrifâtü’ş-Şuarâsının Tenkidli Metni, Doktora Tezi, Erzurum: Atatürk Üniversitesi.

Comments powered by CComment

Menâkıb-ı Mustafa Safî müellifi Derviş İbrahim Hilmî Bey’in kendisinden üç yaş küçük olan kardeşi Muhammed Zühdî Bey, Boluludur ve Mudurnulu Halil Rahmî Efendi’nin...
Sanatçı ve Devlet Adamı Gece on buçuk sularında kapısı çalınıyor Alaeddin Bey'in, kapıda polisler. Cumhurbaşkanı Celal Bayar hanım öğretmenler için bir yemek vermiş. Sohbet...
Alaeddin Bey 19 Kasım 1994 de Harbiye Kültür Konser Salonunda hicaz bir şarkı okuyor. "Kimseyi böyle perîşân etme Allâh'ım yeter, Uyku tutmaz, bir ümit yok, gelmiyor hiçbir...
Makedon isyancılar Cemile'nin annesini, babasını katlediyor. Henüz beş yaşındaki Cemile'yi de süngülemişler, öldü diye bırakmışlar. Saatler sonra Osmanlı askeri bulmuş,...
Yahya Kemal Beyatlı, kendi kuşağına ve daha sonraki kuşaklara mensup birçok şairi yazarı ve kültür adamını etkilemiş bir şairdir. Onun meydana getirdiği etki ve bıraktığı iz,...
Türk edebiyatının daima ağır basan kefesi, Türklüğün ortak değeri Dede Korkut Hikâyeleri; mitoloji, tarih, sosyoloji ve kültür gibi alanlarda kaynak durumundadır. İçeriğinin...
Mehmet Kaplan, üniversitelerde, sanat, edebiyat ve kültür çevrelerinde tanınmış bir edebiyat araştırmacısı; eleştirmen, denemeci, “müşfik ve müşvik bir hoca”, kültür adamı,...
Alaeddin Yavaşça 1945 yılında İstanbul Erkek Lisesini birincilikle bitirir ve tıp fakültesi imtihanlarını kazanır, tıp tahsiline başlar. Son sınıfta bir fasıl toplantısındadır....
Alaeddin Yavaşça emanetini teslim etti. Beşiktaş'taki Yahya Efendi Türbesi Haziresi'ne defnedildi. Yahya Kemal diyordu ya "Kökü mazide olan atiyim" diye. Tam Alaeddin Yavaşça...
Oğuzların atası Oğuz Han ve oğullarının destanını anlatan başlıca iki kaynak vardır. Bunlardan birincisi Paris Milli Kütüphanesi’nde bulunan Uygur yazısıyla yazılmış, eksik tek...
Türk illeri dünyanın en eski illerinden olarak, dört bin yıla yakın keçmişl a rind a Asya, Afrika ve Avrupa qitelerine yayılmışlar ve oralarda büyük millet ve devletler...
Uygur Devleti, İslamiyet’ten önceki Türk imparatorluklarının sonuncusudur. M. VIII. aşıra kadar Dokuz Oğuz boylarıyla birlikte Moğolistan’ın şimalinde yaşayan On Uygurlar,...
“Tarihî çeşmeler zamanın gözleridir. Geçmişten geleceğe bakarlar. Hiç ummadığınız bir köşe başında bile tarihin şahitleri olarak karşınıza dikilirler. Siz önünden geçip...
Günümüzde geçmişte hiçbir zaman olmadığı kadar fazla insan tarih yazmanın, aynı şekilde hiçbir zaman olmadığı kadar insan da geçmişe dair bilgi edinmenin peşindedir. Bu...
Türk dünyası edebiyatlarının önemli bir parçasını teşkil eden Özbek edebiyatı, Özbekistan’ın bağımsızlığa kavuşmasıyla birlikte, kendine özgü metotlar geliştirerek dünya...
Hoparlörü tıklayıp seçtiğiniz alanı dinleyebilirsiniz Powered By GSpeech