Welcome to Edebi Medeniyet : Ebedi Medeniyet   Hoparlörü tıklayıp seçtiğiniz alanı dinleyebilirsiniz Welcome to Edebi Medeniyet : Ebedi Medeniyet Powered By GSpeech
Edebi Medeniyet 
Ebedi Medeniyet

SUNUCU DEĞİŞİKLİĞİ NEDENİYLE SİTEMİZDE YER YER AKSAMALAR YAŞANMIŞTIR.. Şu anitibari ile sitemizi kararlı çalışmaktadır.

(Okuma süresi: 4 - 7 dakika)
Bunu okudun 0%

ERn4rizX0AYcKLHDünyayla aramıza giren dizelerden ibarettir bu kitap. Düş ve düşünme gücü olan insana iyilik ve güzellikleri unutturan dünyalık telaşeleri aralar. Diğer taraftan felsefî, tarihî derinliği ile yaratılıştan itibaren dünyayı ve insanoğlunun iç yolcuğunu anlatır. Kitabın inceliğine bakıp bir çırpıda okunabileceğini düşünenler aldanır. Her şiirin arkasındaki tefekkür bahçesinde nefes ala ala, ağır ağır yol alınır.

Şair İshak Aslan’ın 30 bölümden oluşan “Âdem Güncesi: Oruç Günlerinde Tutulmalar” adlı eseri; oruç günlerinde okumak için bize yörünge çizmiştir: Her güne bir şiir, her güne bir tutulma…
“Âdem Güncesi” bir davettir. “Yeni bir nesil çağıralım ufukları kaybolmadan” der. Hem de “zulüm inşa edilen”, “gökyüzüsüz” kentlerde yeni nesil inşa etmekten söz eder. Mümkün müdür bu? Şaire göre mümkündür. “Çürüyenin içinde bozulmayan” bulunabilir çünkü. Tıpkı Hz. İbrahim gibi… Önce “zihnin putunu” kırmak gerek lakin. “Vur baltayı İbrahim, zihnin putunu kır, baltayı as zihne” diyen şair “zihnin putunu” yani ön yargıyı gündemimize getirir. Zira baltayla kırılamayacak sert kayaların dahi insan zihninden yumuşak olduğunu dile getirir başka dizelerde:
“Kaya dediğiniz insan zihninden daha yumuşaktır
kırılması en zor çekirdeği taşır, ön yargıyı taşır
dağlarında en sert rüzgârlar kapkara çadır göğü
üzerinde daim yeşeren bir kuraklık boy verir”
Ön yargı öyle bir dünyadır ki dağlarında en sert rüzgârlar eser, göğü ise kapkara çadırdır. Üzerinde kuraklıktan başka bir şey yeşermez ve boy vermez. Ön yargı kırılıp un ufak olduğunda ufku açık nesillerin inşa edileceği şüphesizdir elbette.


Âdem Güncesi”ni eline alıp adındaki “oruç”a bakarak yahut sayfalarına şöyle bir göz gezdirirken peygamber isimlerini görünce bir “ön yargı”yla bu kitabın klasik dinî-mistik nasihatler içerdiğini düşünenler yanılır. Kitap; insanlık tarihine, insanın iç ve dış mücadelesine ışık tutuyor. Söz konusu mücadele ise peygamberlerinki insanlığın hafızasında derin izler bıraktığından etkili birer örnektir tabi ki. Bu bakımdan şair yeni nesiller çağırırken peygamberlerin davetini hatırlatır. Sözde, şekilde değil; mesela “Salih, emeli amelle süslemektir Semud kayasında” dizesinde vurguladığı gibi “emeli amelle süsleme”yi vurgular. İnsanın insana insan gibi davrandığı bir dünya hayal eder. Hz. İsmail misali en sevdiğimizden bir kurban vermekten bahseder. En sevdiğini vermek de ne demek, diye bilmezden gelsin insanoğlu; dizeler birbirini açıklar ve açık açık davet eder infaka, paylaşmaya şair:
“Haydi adayalım en sevdiğimizden bir kurban
Yitirilen her şey tamlığıdır variyetimizin oysa”
Önyargı putunu kıran, yetime müşfik, “dili kalbine bağlı” nesiller ister şair. Diliyle günde bilmem kaç kez “Lailaheillallah” deyip dili kalbinden koparak cebine bağlanmış kimseleri de yerer:
‘-la’. Evet ne çok meşgulüz, çeklerimiz, bono, tahvil,
Faizler, yat, kat ve yatırımlarımız

‘illa’. Elbet gelene/eklerimiz vazgeçilmezlerimizdir,
atalarımıza uymuşuz.
-‘Allah’. Tabi ki inanırız. Bizden öncekilerden biliriz
bildiklerimizi, temizdir kalbimiz.”
Kalbin yanı sıra eylemlerin, insanın insana ettiklerinin temiz olduğu bir dünya vizyonuna işaret edilir şiirin zemininde. Oysa insanlık tıpkı peygamberlere dediği gibi “atalarına uymakta”; atalarının geleneğine uyarak bencilliğinde ısrar etmekte, paylaşmamakta, hakkı ezmekte, zulmetmekte ve oluk oluk kan akıtmaktadır.
“selam yoksa bulvarda eziliyorsa gittikçe ezilen
başlar gömülü asfaltlarda kaynar kalpleri
finansal sitelerde toplanmışsa ayaklar
satılmış beyinler tezgâhta ise
yoksan sözlüklerinde, geçmezse cümlen
gemi yapımına başla tufan yaklaşıyor demektir”
Dünyanın kötüye gidişi hayra alamet değildir, şair Nuh Tufanı’nı da hatırlatarak “zulüm inşa edilen” kentlerde Nuh misali gemi yapımından bahsetmektedir. Bu gemi; ufku kapanmayan nesillere dair şairin özlemi ve ümididir aslında. Zulmetmeyen, öldürmeyen... Öyle bir nesil ki seslerinden güçsüzler “emin bulurlar”. Sedaları korku değil, güven yayar havaya. Danışmadan iş yapmaz, gurur kibir nedir bilmez, ama infakı bilir. Paylaşımcı ve sabırlıdır.
Sayfaları çevirdikçe dizelerden ve şairin dilinden düşmeyen bir motife takılır gözlerimiz: “Çocuklar”… “Gökyüzüsüz kapkara bulutlar arasında yitik çocuklar”a üzülür şair. Şehirlerin betonları “öksüz çocukların ağıtı” gibidir. Bir “baba” şefkatinde ve “eğitimci” vizyonuna sahip dizelerdir bunlar, “evlatlarına” zamanın değerini anlatır evvela. Nitekim insan, insana kıymadan önce kendi zamanına kıyar:
“evlatlarım, zaman burgacında kıyılmış insan vakitleri
görüyorum
bir vakit ki darası düşüldüğünde boş sıklet ömür sermayesi”
Ayrıca “evlat” sıfatıyla da “anne ve baba”sına ithaf etmiştir kitabını şair. Sadece ithaf bölümünde değil, kitabın çatısı altında sevgi ve merhametle karılmış, şiirlerle örülmüş bir “aile” motifi yaşar.

İnsanın iki yüzünü bulabilirsiniz “Âdem Güncesi”nde: Kabil’i ve Habil’i… Aslında insanoğlunu, Habil ve Kabil tarafıyla yüzleştirir şair. Her ikisi de bizi buyur eder:
“dağımın en yüksek ırmağından akan bencillik,
çekememezlik
fitne ve fesadın miladı biraz, biraz nifak infakım
buyurunuz.” der Kabil ve onun “variyeti, canının yongasıdır”. Buna karşın Habil iyiye, doğruya çağıran ses olur:
“vazife burcundan geldim, en güzeli infakımdır buyurunuz”.
Hangi yüzümüze döneceğiz, Kabil’e mi, Habil’e mi? Hangi yönümüzü besleyeceğiz, Kabil’i mi, Habil’i mi? Hangi iç sesimize kulak vereceğiz, Kabil’e mi, Habil’e mi? Zor sorular, zor seçimler... Zira bir çırpıda “Habil” demekle “Habil” olunmuyor, bal bal demekle ağız tatlanmıyor maalesef.
Kitabın ilk şiiri “Evren Tarihi İçin Öndeyiş”tir. “Yol, yolak, yolcu, yolculuk; O’nun adıyla” başlar bu şiirle. Hemen ardından “İnsan kavramıyla sorun başlar melekût âleminde” diyerek bu “yol, yolak, yolcu, yolculuk”ta en temel meseleye işaret eder. Yani bencilliğe… İnsanın bencilliğine ayna tutar dizelerinde şair:
“Bir ırmağın kıyısına oturdum parmaklarımın arasından
akan sular bencileyin günah çizilmiş suretimi çizer
suya eğildim alev alev yanan suretime, van gogh’un
fırçasında kopan müptezel yahut narkissos hayranlığı
ile baktım, bir güzel dilek gibi hayatın kıyılarında cevelan.”
Irmağın kıyısında, geçip giden hayatın sularında iç dünyamızla yüzleştiren bu dizelerden sonra, tepelere götürür kitap bizi şiirin doğasında. Bir tepeden baktırır kendimize:
“Bir tepeden baktım kendime, koşturmaktayım nicedir
safadan merveye, anlamak için anlamı tartıyordum”
Şiirlerin metafor coğrafyasında hem doğuyu hem batıyı görebiliriz. Mesela hayatı bir şiirde Safa’dan Merve’ye koşuya benzetirken başka şiirinde bu koşuda filozof Diyojen’e dair meşhur anekdotu hatırlatarak şöyle seslenir:
“ellerimde fener sabahleyin ‘insan arıyorum’.
insan diyorum çılgın emeller koşucusu”
Yine mesela “mağara” metaforu bir şiirde Platon’un meşhur mağara alegorisini işaret ederken başka şiirde Hira’ya uzanır:
“lakin insan heykeller gölgesinde güneşi arar
mağarasında sahteliğin hakikatini yaşar”
Bu, Platon’un bahsettiği mağara ve gördükleri gölgeleri hakikat sanan, mağaradaki insanlardır. Platon’un metaforunu şiirine ustalıkla kondururken “zihnin putu”nun kırılıp insanın kurtulmasından bahseder şair. Mağara, adı “Hira” ise burada “aydınlık yarına çizilmiş kurşuni şafak sökümü kadar yakın”dır. Yani mağaranın farklı çağrışımlarına yer verilen şiirlerde insanlık hafızası; doğu-batı bütünleştirilerek tazelenmiştir.

Şairin kelime serveti de metaforları gibi hem doğuyu hem batıyı temsil eder. “Sergüzeşt, metropol, van gogh, şahmeran, aritmetik, terapi”… Yine eski ve yeni kelimelerin de bir arada zıtlık sergilediği dikkati çekmektedir:
“dünya kalbin hasadı
duyargası aşk ile”
Bu dizeler gibi “tümel, tikel, görü, duyum, özsel, tözsel, varsıl, sayıltı” gibi yeni kelimelerin eski ile iç içe bulunması şiir ve söz geleneğimize uymasa da doğusuyla batısıyla, eskisiyle yenisiyle, güzeliyle çirkiniyle dünyanın hâline, gidişatına, zıtlıklarına ses olur. Serbest şiirin sınırlarını genişleten kitapta yer yer düzyazı kalıbında verilmiştir imgeler. Şiirin nesre en yakın hâlindedir bazen söz.
Peygamberlerin ve dinî kişiliklerin sinema kurgusuyla konuşturulduğuna tanık oluruz kitapta. Mesela Hz. Muhammed’in Safa tepesine çıkarak bütün Mekkelilere İslamiyet’i tebliğ etmeye başlaması şiirin dili ile anlatılmıştır:
Kardeşlerim bu dağın ardında dağ
gibi kızıl şafaklarda toz bulutlarıyla gelen
bir ordunun geldiğini söylesem; inanır mısınız?
-elbette biz senin emin biri olduğunu biliriz.
bakınız işte şimdi ‘geliyor gelmekte olan’
gelecektir kara bir bulut gibi gelecek olan
vuku bulduğunda dağlar yün olacak anlamsız
karada yüzdürülecek yıldızlar asumansız

Lakin “emin” dedikleri, hiç yalan söylemez dedikleri Resul’un çağrısı işlerine gelmeyince “-Hey bre gâfil bizi bu söz için mi çağırdın?” derler, yüzlerini ve adımlarını geriye çevirirler. Uyarıcı ve müjdeleyici Hz. Peygamber seslenir arkalarından:
-Gitmeyin ne olur, buradan ayrılan ayaklarınız diyorum
felaketleriniz adım sesleri olur diyorum
elleriniz kuruyacak ve mallarınız diyorum
çocuklarınız, eşleriniz taştan yakıtlarınız diyorum
makamlarınız, menasıplarınız boynunuzda ateş çemberi diyorum
yaklaşmakta, çok yaklaşmakta yaklaşan diyorum

bir cehennem taşıyorsunuz adımlarınızda diyorum

bir kurtuluş muştuluyorum, şifa ayeti ile açık ellerim”
Adımlarında cehennemi taşıyanlar, elleri kurutan mallar, boyunlarda ateş çemberi makamlar; ibrettir inananlara… Âdem Güncesi’nde laf dönüp dolaşır malların infakına, paylaşmaya, yetimlere gelir. Kanaat sadece yoksullara verilen kuru, samimiyetsiz bir nasihat değildir burada. Tam tersine, elleri kurutan malların paylaşımını gündemine getirir “variyet”lilerin.

İnsanlığın yolculuğunu 30 güne sığdırmıştır şair. Aynı zamanda kitabın yazılış serüveni de oruç günleri içinde gerçekleşmiştir. Her güne bir şiir, her güne bir tutulma… İmgelerin arkasında yüzyıllar vardır lakin. Zaman içinde zamanı soluklar kitabın içine girenler. Gâh gökyüzünde dolaşır şiirin kanatlarıyla insan:
“bir semahtır tutturur sema, yıldızlar ellerinde
eteklerinde kuşların şarkısı sultaniyegâh”
Gâh ayrılıkların ve yolculukların sembolü tren katarlarını besler yürekler:
“yüreğimde tren katarları besledim”
yolculuk hayatın anlamı değil mi?”
Yolculuğu hayatın anlamı bilenler içindir bu kitap. Adında ”Oruç Günlerinde Tutulmalar” olsa da tutulmayı uzatmak mümkün. Zira biz orucu tutarken aslolan orucun bizi tutmasıdır; bir ay boyu, bir yıl boyu değil, adına “ömür” denilen “yol boyunca” hem de… Orucun tuttuğu gönüllerden olabilmek ümidiyle…

 Not: Feride Turan'ın bu yazısı Yedi İklim dergisinin Kasım-2019 sayısında yayınlanmıştır. 

Comments powered by CComment

Menâkıb-ı Mustafa Safî müellifi Derviş İbrahim Hilmî Bey’in kendisinden üç yaş küçük olan kardeşi Muhammed Zühdî Bey, Boluludur ve Mudurnulu Halil Rahmî Efendi’nin...
Sanatçı ve Devlet Adamı Gece on buçuk sularında kapısı çalınıyor Alaeddin Bey'in, kapıda polisler. Cumhurbaşkanı Celal Bayar hanım öğretmenler için bir yemek vermiş. Sohbet...
Alaeddin Bey 19 Kasım 1994 de Harbiye Kültür Konser Salonunda hicaz bir şarkı okuyor. "Kimseyi böyle perîşân etme Allâh'ım yeter, Uyku tutmaz, bir ümit yok, gelmiyor hiçbir...
Makedon isyancılar Cemile'nin annesini, babasını katlediyor. Henüz beş yaşındaki Cemile'yi de süngülemişler, öldü diye bırakmışlar. Saatler sonra Osmanlı askeri bulmuş,...
Yahya Kemal Beyatlı, kendi kuşağına ve daha sonraki kuşaklara mensup birçok şairi yazarı ve kültür adamını etkilemiş bir şairdir. Onun meydana getirdiği etki ve bıraktığı iz,...
Türk edebiyatının daima ağır basan kefesi, Türklüğün ortak değeri Dede Korkut Hikâyeleri; mitoloji, tarih, sosyoloji ve kültür gibi alanlarda kaynak durumundadır. İçeriğinin...
Mehmet Kaplan, üniversitelerde, sanat, edebiyat ve kültür çevrelerinde tanınmış bir edebiyat araştırmacısı; eleştirmen, denemeci, “müşfik ve müşvik bir hoca”, kültür adamı,...
Alaeddin Yavaşça 1945 yılında İstanbul Erkek Lisesini birincilikle bitirir ve tıp fakültesi imtihanlarını kazanır, tıp tahsiline başlar. Son sınıfta bir fasıl toplantısındadır....
Alaeddin Yavaşça emanetini teslim etti. Beşiktaş'taki Yahya Efendi Türbesi Haziresi'ne defnedildi. Yahya Kemal diyordu ya "Kökü mazide olan atiyim" diye. Tam Alaeddin Yavaşça...
Oğuzların atası Oğuz Han ve oğullarının destanını anlatan başlıca iki kaynak vardır. Bunlardan birincisi Paris Milli Kütüphanesi’nde bulunan Uygur yazısıyla yazılmış, eksik tek...
Türk illeri dünyanın en eski illerinden olarak, dört bin yıla yakın keçmişl a rind a Asya, Afrika ve Avrupa qitelerine yayılmışlar ve oralarda büyük millet ve devletler...
Uygur Devleti, İslamiyet’ten önceki Türk imparatorluklarının sonuncusudur. M. VIII. aşıra kadar Dokuz Oğuz boylarıyla birlikte Moğolistan’ın şimalinde yaşayan On Uygurlar,...
“Tarihî çeşmeler zamanın gözleridir. Geçmişten geleceğe bakarlar. Hiç ummadığınız bir köşe başında bile tarihin şahitleri olarak karşınıza dikilirler. Siz önünden geçip...
Günümüzde geçmişte hiçbir zaman olmadığı kadar fazla insan tarih yazmanın, aynı şekilde hiçbir zaman olmadığı kadar insan da geçmişe dair bilgi edinmenin peşindedir. Bu...
Türk dünyası edebiyatlarının önemli bir parçasını teşkil eden Özbek edebiyatı, Özbekistan’ın bağımsızlığa kavuşmasıyla birlikte, kendine özgü metotlar geliştirerek dünya...
Hoparlörü tıklayıp seçtiğiniz alanı dinleyebilirsiniz Powered By GSpeech