Edebi medeniyet 
Ebedi Medeniyet

sakinameSâkîye seslenmeler yoluyla içkiyi -daha çok şarabı- ve içki meclislerinin araç, gereç ve âdetlerini, içkiyle uzaktan yakından ilgili pek çok düşünce, duygu ve kavramı bazan tasavvufî, bazan dünyevî olarak bir bütün hâlinde ele alıp işleyen şiirlere Nizâmî’den bu yana sâkînâme1 2 denilmeye başlandığı görülmektedir.

Arap şiirinde olsun, İran şiirinde olsun İslam öncesi, içki ve içki meclisleri şiire sık sık konu olmuşlardır. Câhiliye dönemi şâirlerinin hemen hepsi şarabı terennüm etmişlerdi3. Aşk ve şarabın Sâsânî şâirlerinin de başlıca konuları arasında yer aldığı bilinir. İslâmiyet başlangıçta şarabı yasaklamamıştı. Ama sonradan, sarhoşluk ibâdet nizâmını bozduğu için şarap kademe kademe yasaklandı. Bundan dolayı bütün mezhepler -Şiîlik de aynı görüştedir- şarabın haram olduğu ve ticaretine izin verilmemesi gerektiği kararında birleşirler4.

İçki yasağı İslam dünyasında kısa süre içinde etkisini yitirmeye başlamıştır. Önce Emevîler zamanında başlayan bu gelişme5 Abbâsîler zamanında iyice belirginleşir. Divanların 11 konuyu içeren 11 bâbından “hamriyyât” daha önce eserlerde yer almazken, 9. yüzyıldan itibaren şarap şiirleri divanlarda ayrı bir bölüm oluşturabilecek hacma ulaşırlar6. İbna’l-Mu’tazz, Abû Nuvâs gibi tanınmış Arap şâirleri, sonra 9. yüzyılda Rudekî ile başlayıp, 11. yüzyılda Ömer Hayyam gibi çok tanınmış bir ismi ortaya çıkaran İran şâirleri gelişmiş bir aşk ve şarap şiirinin temsilcisi sayılabilirler. Daha bu yıllarda, çok sonraları oluşan müstakil ve tam bir sâkînâmenin işlediği konuların, ortaya çıkardığı tiplerin, yararlandığı motiflerin çoğunu bu şiirlerde, bir bütün halinde olmamakla birlikte, ayrı ayrı veya gruplar halinde bulmak mümkündür1. Ama bu şiirler, sâkînâme adını taşımadıkları gibi, tam bir sâkînâme muhteva ve şekline de sahip değillerdir.

Bugün için Nizâmî’nin İskendernâme’sinin Şerefnâme adlı birinci kitabındaki bölüm başlıklarının hemen altında yer alıp, “Sâkînâme” başlığını taşıyan ikişer beyitten oluşan kısımlar7 8 ilk sâkînâme örneği olarak kabul edilmektedir. İkbâlnâme adını taşıyan ikinci kitapta “Sâkînâme” başlığının yerini “Mugannînâme” başlığı alır ve ikişer beyitle mugannîye seslenilir. Nizâmî’nin bu beyitlerini ayrı bir eser telakki etmek mümkün değildir. Onlar ancak, Şerefnâme ve İkbâlnâme’nin bağlayıcı ve süsleyici bir yapı özelliğini oluştururlar. Sayıları Şerefnâme’de 98 ve İkbâlnâme’de 48 olmak üzere, toplam olarak 146 olan bu beyitler okuyunca, zaman zaman soluklanıp, bir iki yudum, bir şeyler içtikten sonra sözünü sürdüren bir kişi imajını canlandırırlar. Nizâmî bu beyitlerle İskendernâme’ye paralel veya İskendernâme içerisine sokuşturulmuş bir sâkînâme oluşturmaya uğraşmamış, sadece, İskendernâme’yi ses ve anlatım tekniği bakımından zenginleştirmiştir. Konusu da geniş tutulmamış olup, hemen hemen yalnız mey ve müzikle sınırlıdır. Ama gene de Nîzâmî, pek çok yönden olduğu gibi bu yönden de İran edebiyatında ve Türk edebiyatında izlenmiş, ilk sâkînâme yazarlarının başında sayılmıştır9. Nitekim Nizâmî’den sonra hamse yazan Hüsrev-i Dehlevî ve Hâcû-yı Kirmânî’nin mesnevî-leri de bu tür beyitlerle süslenmiş, renklendirilmiştir.

Selmân-ı Sâvecî’nin (ölm.1375), divanında terkib-i bentler arasında “Tevhîd” başlığı altında yer alan 177 beyitlik şiiri, araştırma dünyasında pek fazla dikkati çekmemiş olmasına rağmen10, bağımsız tasavvufî sâkînâmelerin ilki sayılabilir. Çünkü bu şiir dinî, tasavvufî duygu ve düşünceleri baştan sona tamamen sâkînâme tarzında anlatır11.

İlk müstakil sâkînâmelerin en tanınmışı mesnevî kafiyelenişi ile 58 beyitten ibaret olarak Hâfız divanı içerisinde yer alır12. Bu şiirde sâkîye seslenip şarap isterken veya mugannîye seslenip müzik isterken, ruhî dalgalanmalar, şarabın özellikleri, cihanın değersizliği dile getirilir, Zerdüşt’ten, mugândan, mestten, rindândan, mey-hâneden, rakstan, müzikten ve müzik aletlerinden Hâfız’ın o her zamanki, dünya ile tasavvufî âlemin nerede başlayıp nerede bittiği kestirilemeyen üslûbu ile söz edilir1. Arada hükümdarı da övücü mısralar içeren bu şiir daha henüz, sonraki yüzyılların kapsamlı, ayrıntılı, uzun bir şiir olmaktan çok öteye, başlıbaşına ayrı birer eser olan sâkînâmelerinin boyutlarına ulaşmamıştır; ama şekli, içeriği ve ünü bakımından onların ortaya çıkmasında etkili bir merhale oluşturduğu düşünülebilir.

Bu sıralarda -14.yüzyılda- Nizâmî’nin Türk edebiyatında bu konuda bilinen ilk izleyicisini bulmak mümkün olmaktadır: Hârizmî’nin Muhabbetnâme’sinde her bölümün sonunda sâkîye seslenen iki beyit yer alır13 14. Fakat asıl, Türk edebiyatında sâkînâmelerin ortaya çıkmalarını ve gelişmelerini izleyebilmek açısından Ahmed-i Dâ’î’nin tercî’i bendini gözden kaçırmamalıdır15. Dâ’î, yedişer beyitlik, yedi bentten oluşan bu şiirde sâkîye ve mutribe seslenerek mey, meyin etkileri, çeşitli tanımlamaları, içki meclisi, zâhid, ayş, işret, şâhid, vuslat, içki zamanı, gül bahçesi, bahar, âşık, maşuk, halvet, buse, zamanın geçiciliği, içkiye sığınıp safa, zevk ve rahatı arayış, kadeh, sürahi, yârin elinden içmek, ağaçlar, su kenarı, ehl-i dil, humar, zamanı içkiyle değerlendirme gibi içki kavram ve motiflerini, kısa kısa değinmeler ve çok canlı, rahat, güzel bir söyleyişle ele alır. Bağlantı beyitlerinden Emir Süleyman için yazıldığı anlaşılan şiirde Emir Süleyman’ın övüldüğü son üç bent de tamamen içki motifleri ile işlenmiştir. Hem üslûbu hem de kendisi için yazıldığı kişi, bu bağımsız küçük sâkînâmenin tasavvufî değil tamamen dünyevî olduğunu göstermeye yeterlidir16. Şiirin seviyesi Türk edebiyatında daha önce de bu tipte başarılı sâkînâmeler yazılmış olabileceğini düşündürmektedir17.

Gelişmiş, bağımsız birer mesnevi halini alan sâkînâmelere doğru gidişte Şemseddin Muhammede’n-Nâvecî’nin (ö.1455) Halbetü’l-kümeyt isimli eseri bir başlangıç noktası teşkil etmiş görünüyor. Bu konuda zamanına kadar yazılan eserlerin en kapsamlı ve ayrıntıya inenini yazdığı anlaşılan Nâvecî’den, Türk şâirleri de dahil olmak üzere, kendisinden sonra gelenler yararlanmışlardır1.

Bu arada Nizâmî izleyicileri de mesnevilerini sâkîye seslenen parçalarla süslemeye devam etmekteydiler. Nitekim Câmî’nin İskendernâme’sinde 118 beyit bu tiptedir18 19.

Nevâyî’nin Fevâidü’l-kiber adlı 4. divanında yer alan ve bazı nüshalarda Sâkînâme başlığını taşıyan 458 beyitlik uzun manzumesi Türk edebiyatının müstakil büyük sâkînâmelere doğru gidişteki ilk önemli eseri sayılır20. Yalnız hemen şunu belirtmek gerekir ki bu eserde sâkî, şarap ve içki meclisi, zemini oluşturmakta, Altınordu Prensi Bahadır Sultan ve onun Herat’taki kurultayı ve bu vesileyle Hüseyin Baykara, oğlu Bedîüzzaman, uzak ve yakındaki şehzâdeler, sultanlar, Nevâyî’nin tanıdığı ve değer verdiği -çoğu şair- ölmüş veya hayatta bulunan kişiler söz konusu edilmektedir. Eser bu karakteri ile katıksız bir sâkînâme olmadığı gibi, sâkînâme konu ve motiflerinin eserde söz konusu kurultay ve kişilerden daha önemli bir yer aldığı da ileri sürülemez21.

Bugünkü bilgilerin ışığında, sâkînâmelerin en gelişmiş, yeni bir hüviyete bürünmüş, müstakil bir eser halini almış ve mesnevi olarak başarı ile işlenmiş ilk örneğinin, Revânî (ö.1524) tarafından yazılıp, Yavuz Sultan Selim’e ithaf edilen İşretnâme isimli eser olduğu kabul edilmektedir22. Revânî’nin 557 beyitlik bu mesnevisi, şu kısımlardan oluşur23: Tevhid, münâcât, nât, sebeb-i telif, Sultan Selim’e methiye, Sultan Selim’e kaside, matla-ı destan, sebeb-i asr-ı şarâb-ı erguvân, hikâyet, der vasf-ı şerab-ı nab ve hasiyyet-i mey-i nab, câm, evsâf-ı sürâhi, şem-i şeb-efrûz, evsâf-ı taam, evsâf-ı sâz-ı dil-nüvâz, sudan dışarı çıkmayan cammusların hikâyesi, hizmet-i sâkî, isti’mal-i mey-i ahmer, baharda işret, meclis-i hazan-ı bâg u bostan, evsâf-ı Temmuz, evsâf-ı şitâ, tasavvuf tariki ve tövbe-i istiğfar hakkında.

İşretnâme dünyevî yanı ön planda olan bir eserdir. Zaten Revânî’nin kendisi de ehl-i keyf, zevke ve safaya, ayşa ve işrete düşkün, günün her saatinde ya mahmur ya mest dolaşan bir kişi olarak tanınmıştır. Böylece Revânî’nin İşretnâme’siyle sâkînâmelerin oluşma ve gelişme çizgisi içerisinde en son, en olgun bir şekil ve muhtevanın belirmeye başladığı bir safhanın bilinen ilk mesnevisi ortaya çıkmış bulunmaktadır.

Bu sıralarda İran edebiyatında Nizâmî ile başlayıp Selman ve Hafız’la gelişen tarzda sâkînâmeler yazılmaktadır. Buna karşılık bunlardan hiçbirisinin -Zuhûrî’ye (ö. 1615) kadar- Revânî’nin İşretnâme’sinde görülen şekil ve muhteva merhalesine eriştiği söylenemez. Hatîfî (ö. 1521), Hakîm Pertevî (ö.1534), Mirzâ Şeref Kazvînî (ö.1568), Mirzâ Kâsım Gunâbâdî (Tahmasp zamanı), Vahşî-i Yezdî (ö. 1583), Urfî-i Şirâzî (ö.1590), Feyzî-i Hindî’nin (ö.1595) sâkînâmeleri bu çerçeve içerisinde zikredilebilir.

Bu arada Fuzûlî’nin Farsça yazdığı 327 beyitlik Heft Câm’ı da söz konusu etmek gerekir. Heft Câm’ın şekil ve muhteva bakımından Revânî’nin başlattığı, sonra 17. yüzyıl mesnevileri arasında güzel örnekleri verilen sâkînâmelere çok benzediği söylenemez. Heft Câm sâkîye seslenmelerle bazı sâkînâme unsurlarından yararlanarak def, çeng, târ, ud, kanun gibi müzik araçlarına ve mutribe ayırdığı yedi mecliste bütün bunları aslında birer anlatım aracı ve süsleyici unsur olarak kullanma yoluyla, tasavvufî duygu ve düşünceleri anlatan bir küçük mesnevidir1. Fuzûlî ayrıca, Revânî’nin İşretnâme’si tipinde olmamakla birlikte, hem Türkçe divanındaki bir tercî-i bendle24 25 hem de Beng ü Bâde26 ve Leylâ ve Mecnûn’da27 yer alan sâkînâme tarzındaki beyitlerle güçlü şâir kişiliği dolayısı ile kuşkusuz, Türkçe sâkînâme yazanları etkilemiş olmalıdır28.

Bütün banlara ve Hayretî (ö.1534), Taşlıcalı Yahya (ö.1582), İşretî (ö.1566), Cinânî (ö.1595), Rusçuklu Beyânî Mustafa (ö.1597), Fevrî (ö. 1571), Gelibolulu Mustafa Alî (ö.1599), Kafzâde Faizî (ö. 1621) gibi şâirler tarafından hemen hepsi musammat veya ona yakın boyuttaki bir mesnevi, yahut büyük bir mesneviye katılmış beyitler şeklinde yazılan sâkînâme tarzındaki şiirlere rağmen, Revânî’nin İşretnâme’si ile ulaşılan şekil, muhteva ve çeşnideki eserler, şiirdeki yeni arayışların da etkisiyle, ancak 17. yüzyılın başlarında boy gösterirler. Bunda, Hindistan’daki Bâbürîlerin çevresinde ortaya çıkan ve Farsça yazmasına rağmen İran’da hemen hemen hiç tanınmayan Zuhûrî’nin1 804 beyitlik Sâkînâme’sinin Osmanlı şâirlerince beğenilmesi de etkili olur29 30 31.

Zuhûrî’nin Sâkînâme’si İran edebiyatında etkisiz kalır ve daha sonra Farsça yazılan bazı sâkînâmelerin varlığına rağmen İran edebiyatı artık dikkate değer bir sâkînâme ortaya çıkarmazken, özellikle 17. yüzyıl Türk edebiyatında şekil ve muhteva bakımından en gelişmiş ve olgun şeklini bulan sâkînâmelerle karşılaşılır32. Bunlar ortaya çıkış sırasıyla Azmizâde Hâletî (ö.1624), Nev’îzâde Atâyî ve Riyâzî (ö.1644) sâkînâmeleridir.

Azmizâde Hâletî’nin tasavvufî bir eser olan 520 beyitlik Sâkînâme’si 1 tevhid, 15 makale ve hâtimeden oluşur. Makaleler şu konulardadır: 1. makale: Sâkîye hitap, onun methi; 2. makale: Sâkîye hitap, bâde ve câm; 3. makale: Sâkî ve hüsn; 4. makale: Mugannî ve mutrib hakkında; 5. makale: Pîr-i mugan hakkında; 6. makale: Harabât’ın sıfatı hakkında; 7. makale: Hitab-ı şâhid-i meclis; 8. makale: Rindân hakkında; 9. makale: İtâb-ı zâhid hakkında; 10. makale: Bahar ve irşâd-ı sâkî hakkında; 11. makale: Sıfat-ı subh hakkında; 12. makale: Iyş hakkında; 13. makale:

Rindânın ıyşa şevki hakkında; 14. makale: Cefâ eden dünya hakkında; 15. makale: Fenâ-i âlem hakkında1.

Buna karşılık Atâyî’nin 1561 beyitlik Sâkînâme’si zaman zaman tasavvuf motifleriyle süslenmesine ve arasıra tasavvufî bir çeşni sunar gibi olmasına rağmen; genelde dünyevî yanı ağır basan bir eserdir. Eser, Atâyî’nin de belirttiği gibi her şeyden önce bütünüyle bir sanat eseri olarak düşünülmüştür. Atâyî’nin amacı, ortaya eski mesnevi konularından daha değişik bir konuyu işleyen güzel ve başarılı bir mesnevi çıkarmaktır33 34. Atâyî bu amacına ulaşmayı başarmıştır35.

Riyâzî’nin Sâkînâme’si 1052 beyitten oluşan bir mesnevidir. Bir nat ile başlar ve aşağıdaki bölümleri ihtiva eder: İbtidâ-yı Sâkînâme, sıfat-ı dürdî, sıfat-ı sâkî ve mutrib, sıfat-ı    sâz,    sıfat-ı bezm,    sıfat-ı    şeb-i    işret,    sıfat-ı    ıyş,    sıfat-ı mey,    sıfat-ı    hu

mar, sıfat-ı humyâze, sıfat-ı katre, sıfat-ı dil, sıfat-ı aşk, sıfat-ı bahar, sıfat-ı rutûbet, sıfat-ı câm, baharda tövbe, sıfat-ı fenâ-yı dehr, zaman-ı bî-vefâ, der sıfat-ı şebân, sıfat-ı sâkî, sıfat-ı temmuz, sıfat-ı hazan, hâtime. Riyâzî Sâkînâme’si aralara serpiştirilmiş bulunan kıta ve rubâîlerle süslenmiştir. O sıralarda konulmuş bulunan içki yasağından da şikâyet eden Sâkînâme, Riyâzî Divanı’nın birçok nüshalarında bulunmaktadır. Divandan ayrı nüshaları da vardır36.

Bu arada en gelişkin ve olgun şeklini bulmuş sâkînâmeler yanında 17, 18 ve 19. yüzyıllarda musammat yahut o büyüklükte mesneviler şeklinde kaleme alınmış, Sâkînâme adı altında zikredilen irili ufaklı pek çok şiirle karşılaşmak mümkündür. İbn-i Allâme Şeyhi Burhaneddin (ö.1633), Nef’î (ö.1634), Tıflî (ö.1659), Sabûhî Dede (ö.1647), Fehim-i Kadîm (ö.1648), Cem’î Mehmed (ö.1659), Şeyhülislam Bahâyî (ö.1653), Nâzükî (ö. 1688), Kelîm (ö.1699), Kalkandereli Fakîrî (16.yüzyıl), Rüşdî (ö.1703), Beliğ (ö.1729), Neşet (ö.1807), Şeyh Gâlib (ö.1798), Benlizâde İzzet (ö.1809), Hanyalı Nuri (ö. 1815), Dâniş (ö.1829), İzzet Molla (ö.1829), Hâmi (ö.1842), Hemdem Çelebi (ö.1859), Zihnî (ö.1860), Ziver Paşa (ö. 1861), Türâbî (ö. 1868), Namık Kemal (ö.1884), Kâzım Paşa (ö.1890), Hüznî (ö.1890), Süleyman Celâleddin Molla Bey (ö. 1891), Memduh Paşa’nın (ö.1925) şiirleri bu çerçeve içerisinde sayılabilir. Ama bunların hiçbirisinin, içlerinde gerçekten güzel olanlar bulunsa bile, gelişkin bağımsız birer eser oldukları ve sâkînâme olarak, yukarıda sayılan Revânî, Azmizâde hâletî, Atâyî ve Riyâzî sâkînâmeleri ayarına ulaştıkları ve o tipte oldukları söylenemez37.

Yalnız 18. yüzyılda Subhizâde Feyzî ve 19. yüzyılın başlarında Aynî’nin muh-tevâ açısından gelişmiş sâkînâme örneklerini izledikleri görülür.

Subhizâde Feyzî, Mir’ât-ı Alemnümâ, Aşknâme ve Safânâme adlı mesnevilerinde büyük ölçüde Atâyî’nin Sâkînâme’sini taklidetmektedir1.

Aynî’nin iki sâkînâmesi olduğu söylenebilir. Bunlardan birisi tamamen tasavvu-fîdir. Burada bütün sâkînâme özellikleri ve motifleri, tasavvufî duygu ve düşünceleri anlatmak için vasıta olarak kullanılmışlardır. Arada sık sık konuya uygun hikâyeler anlatılır38 39 40. Sâkînâme sayılabilecek diğer şiirler grubu ise “Bazı mesneviyyat” başlığı altında yer alıp tamamen dünyevî bir şekilde, sâkîye seslenmelerle, içki kapları, içki çeşitleri, mezeler, içki meclisi, işret bezminin düzenlenmesi, yararları, sâkînin vasıfları, içki meclisinin nedimi, mükeyyifât, şarabın yararları, kışın şarabın gerekliliği, sazlar, yazın içmenin safası konularını işler. Araya kıtalar serpiştirilmiştir. Bu “mesneviyyât” ve kıtalar bir arada41 muhtevâ bakımından gelişmiş bir sâkînâmeden farksızdırlar42. Aynî’nin bu hacımlı eserlerini Revânî ile başlayıp, en başarılı örneklerini 17. yüzyılda veren şekil ve muhteva bakımından gelişmiş sâkînâmelerin sonuncuları saymak mümkündür.

Sonuç olarak topluca ve kısaca şunlar söylenebilir: İslâm kültürünün ortaya çıktığı, geliştiği ve yayıldığı yerlerde İslâmlık öncesinde çeşitli vesilelerle sık sık içki şiirleri yazılmaktaydı. İslâmiyetin içki yasağı koyuşu ile bu tür şiirlere bir süre ara verildiyse de, daha Emevîler zamanında içki şiirleri yeniden kaleme alınır oldu ve Abbâsîler devrinde iyice yaygınlaşıp serpildi. Hamriyyât adı verilip, divanlarda ayrı bir bölüm oluşturacak kadar çoğalan bu şiirler, içki ve içki dünyasını bütün cepheleriyle, ama parça parça yansıtmaktaydılar.

Bu içki şiirlerinin ortaya çıkardığı konular ve motiflerden yararlanıp, İskendernâme’sini sâkîye ve mugannîye seslenmelerle süsleyen Nizâmî pek çok izleyici buldu. Selmân Sâvecî ise 14. yüzyılda, baştanbaşa içki şiirlerinin konu ve motifleriyle örülü bir tevhid yazarak, bağımsız, tasavvufî, sâkî ve mugannîye seslenmeler şeklinde kaleme alınmış şiirlerin ilk güzel örneklerinden birisini verdi. Gene aynı yüzyılda Hâfız, tanınmış Sâkînâme’sini kaleme aldı. Bütün bunlar hacım bakımından büyük olmayan şiirlerdi.

Bu gelişim çizgisi içerisinde muhteva bakımından içki şiirlerinin konu ve motiflerini bir araya toplayan daha kapsamlı şiirlere gidişte Nâvecî’nin küçümsenmeyecek bir yeri vardır; ama sâkînâmelerin bağımsız bir eser olarak ortaya çıkmış, hem muhteva hem şekil bakımından en gelişmiş, en olgun ilk örneği 16. yüzyılda Revâ-nî’nin İşretnâme’sidir.

Sonra bir yandan Nizâmî, Selmân, Hâfız tarzında sâkînâmeler hem Türk hem İran edebiyatında yazılırken, bir yandan da, özellikle 17. yüzyılda, Türk edebiyatında Revânî’nin bir yüzyıl önce sâkînâme tarzını ulaştırdığı düzey ve yapıdaki sâkînâmelerin en başarılı örneklerinin ortaya çıktığı görülür: Bunlar Azmizâde Hâ-letî, Atâyî ve Riyâzî sâkînâmeleridir.

18 ve 19. yüzyıllarda da sâkînâme tarzında küçük boyutlarda pek çok şiir yazılır; ama muhteva ve şekil bakımından gelişkin sâkînâme tipini 18. yüzyılda Subhizâde Feyzî ve 19. yüzyıl başında Aynî sürdürürler. Aynî’nin birisi tamamen tasavvufî, diğeri ise tamamen profan iki sâkînâmesi bulunmaktadır.

Görüldüğü gibi eski bir geleneğe sahip olan şarap şiirlerinin geliştirilmesiyle oluşturulan sâkînâmelerin en olgun ve başarılı örneklerini Türk edebiyatı ortaya çıkarmış bulunmaktadır. Bu örnekler paralelinde ve ayarında Farsça yalnız Zuhû-rî’nin Sâkînâme’si bulunmaktadır. Hint sahasının bir şâiri olan Zuhûrî ise Türk şâirlerince okunup, beğenilmesine karşılık, İran şiirinde hemen hemen hiç tanınmamakta ve İran şiirinde yankısız kalmakta olduğu gibi, eserini de Revânî’den çok sonra yazmış bulunmaktadır.

KAYNAK: Sâkînâmelerin Ortaya Çıkışı ve Gelişimine Genel Bir Bakış, Ege Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Araştırmaları Dergisi, C. II (Prof. Dr. Harun Tolasa Özel Sayısı), İzmir 1983, s.81-90.

198

1

   Bu genel bakışta, genel çizgiler belirlenirken şu yazı ve çalışmalardan yararlanıldı: A. Karahan: “Sâkînâmeler”, Eski Türk Edebiyatı İncelemeleri, İstanbul 1980; A. S. Levend: Türk Edebiyatı Tarihi I, Giriş, Ankara 1979, s. 160-161, 170; Fahrü’z-zemân Abdü’l-ganî b. Halef: Meyhâne, Nuruosmaniye 4328; Cavide Lutfi: Sâkînâmeler, Tez 154, İstanbul 1931-1932; Adviye Tuğluk: On Yedinci Asır Sâkînâmeleri, Mezuniyet Tezi, 1941-1942, Türkiyat Enstitüsü nr.146; J. E. Bencheikh: “Khamriyya”, EI (2), c.IV (1978), s.998-1009.

2

   Sâkînâme bileşik ismini oluşturan “sâkî” ve “nâme” kelimeleri hakkında ayrıntılı bilgi için bkz. A. Karahan: “Sâkînâmeler”, s.117-118.

3

Eski Arap şiirinde şarap ticareti daha çok Yahudi ve Hıristiyanların işi olarak gösterilir, bkz. A. J. Wensinck: “Hamr”, İA, c.5, s. 196; Câhiliye devrindeki şarap şiirleri konusunda ayrıntılı bilgi için bkz. J. E. Bencheikh: “Khamriyya”, s.998.

4

   Bu konuda ayrıntılı bilgi için bkz. A. J. Wensinck: “Hamr”, İA, c.5, s.195-199.

5

Emevî halifelerinden zevk ve safaya düşkün olanların, sabahlara dek içip eğlenenlerin varlığı biliniyor. Halife Yezid b. Abdülmelik’in bu yüzden öldüğü söylenir. Şarap konulu şiirleri de vardır; bkz. A. S. Levend: Türk Edebiyatı Tarihi, s.188; J. E. Bencheikh: “Khamriyya”, s.1003.

6

   Bkz. Nihat Çetin: Eski Arap Şiiri, İstanbul 1973, s.86, 91.

7

Bu konuda en güzel örneklerden birisini Abû Nuvâs’ın divanı oluşturur; bkz. Wagner: Abû Nuvâs, Wiesbaden 1965. Bu konuda ayrıca bkz. Yarshater: “The Theme of Wine-drinking and the Concept of the Beloved in early Persian Poetry”, Studia İslamica, c.13 (1960), s.43 ve öt.

8

Bu parçalar bizim yararlandığımız Tahran baskısında bölüm sonlarında bulunmayıp bölüm başlarında, üçer beyit değil, ikişer beyit olarak yer almaktadırlar, bkz. Külliyat-ı hamse-i Hakîm Nizâmî-i Gencevî, Tahran (tarihsiz).

9

Atâyî de Sâkînâme’sini bitirdikten sonra öğünürken, kendi başarısı karşısında Nizâmî’nin kıskançlıktan gözyaşı dökeceğini söyler, bkz. Sâkînâme, yk. 37b, st.20-23.

10

   Rypka: İranische Literaturgeschichte, Leipzig 1959, s.254, bu noktaya dikkati çeker.

11

   Bentlerindeki beyit sayısı eşit olmayan, birincisi 7, ikincisi 10 bentlik iki tercî’-i bendin ard arda getirilmesinden oluşmuş gibi bir şekle sahip olan bu şiir için bkz. Selmân-ı Sâvecî: Külliyât, Tahran (tarihsiz), s.447-455.

12

Hâfız’ın Sâkînâme’si Kazvînî-Kâsım baskısında, sık sık ileri sürüldüğü gibi 147 beyit değildir; 58 beyittir, bkz. Kazvînî, Muhammed-Ganî, Kâsım: Divan-ı Hâce Şemsüddîn Muhammed Hâfız Şîrâzî, Tahran 1320, s.356-360.

13

Rypka şarkın, Hâfız’ı daha çok tasavvuf semboliği ile anlamayı tercih ettiğini, batılı araştırıcıların da bunun aksine eğilimleri olduğunu söyler, bkz. Rypka: İranische Literaturgeschichte, s.259; buna karşılık A. Gölpınarlı, Hâfız’ın şarap şiirlerini dünyevî olarak anlamak gerektiğini vurgular ve onu böyle anlayan şarklı bilginlerden örnekler verir, bkz. A. Gölpınarlı: Hafız divanı, İstanbul 1968, s.XV, VI.

14

   Bu iki beyitten birisi ilk dokuz nâmede aynıdır, bkz. Leylâ Türkmen: Harezmî, Muhabbet-nâme, İstanbul 1969, Mezuniyet Tezi No. Tez 872.

15

   Şiirin latin harfleriyle metni için bkz. V. M. Kocatürk: Divan Şiiri Antolojisi, Ankara 1963, s.29-32.

16

Osmanlı tarihçilerinin çoğu Emir Süleyman’ın içkiye düşkünlüğünü belirtir ve sonunun da bu yüzden olduğunu vurgularlar. Çevresindeki şâirlerin de onun içki toplantılarına katıldığı bu şâirlerin şiirlerinde açıkça görülmektedir. Ayrıntılı bilgi için bkz. T. Kortantamer: Leben und Weltbild des altosmanischen Dichters Ahmedî unter besonderer Berücksichtigung seines Diwans, Freiburg, Br. 1973, s. 135,146,148,158, 172-174; “Ahmed-i Dâî İle İlgili Yeni Bilgiler”, Türkoloji Dergisi, c.7, Ankara 1977, s.118-121.

17

Dâ’î’nin Mehmed Çelebi için yazdığı “kıl” redifli kasidenin 30 beyitlik nesib kısmı da bir sâkînâme olarak kaleme alınmıştır; bkz. İ.H.Ertaylan: Ahmed-i Dâ’î (Türkçe Divan), İstanbul 1952, s. 15-18.

18

   21 bâb olarak düzenlenen eser mensur olup, içki ve içki meclisleri ile ilgili çeşitli konuları ele almakta ve her konuyla ilgili olarak çeşitli kişilerden şiirler sunmaktadır. Eser bu yanıyla bir antoloji niteliği taşımaktadır. Bkz. Nâvecî: Halbatü’l-kumeyt, Süleymaniye Ktp., Hamidiye 1076.

19

   Bunların çoğunu hikâyelerin sonundaki, sâkî ve mugannîye seslenilen dörder beyit oluşturur. Yalnız eserin sonunda beyitlerin yerlerinde ve sayısında değişmeler olur, bkz. Murtazâ, Akâ: Mesnevî-yi Heft Evreng-i Üstâd Nureddîn Abdarrahman b. Ahmed Câmî-i Horâsânî, Tahran 1337/1959, s.922-1012.

20

Nevâyî’nin Sâkînâme’si hakkında ayrıntılı bilgi için bkz. A.S.Levend: Ali Şir Nevâî, c.II, Divanlar, Ankara 1966, s.196-210; krş. Nevâyî: Divân-ı Nevâyî, Topkapı Sarayı Müzesi Ktp., R.807, yk. 483b-493b.

21

   Nevâyî bir de Hayretü’l-ebrâr’ında Nizâmî gibi her makalenin sonuna sâkîye seslenen ikişer beyit koymuştur, bkz. Levend: Ali Şir Nevâî, c.I, Ankara 1965, s.84.

22

Revânî ve eseri hakkında bilgi için bkz. A.Karahan: “Revânî”, İA, c.9, s.717-719.

23

   Bkz. Revânî: İşretnâme, Süleymaniye Ktp., Hacı Mehmed 5354.

24

   Bkz. Fuzûlî: Külliyât-ı Fuzûlî, İstanbul 1347/1928, s.104-116.

25

Bu tercî-i bent bağlantı beyitleri dışında beşer beyitlik 5 bentten oluşur, bkz. Fuzûlî: Külliyât-ı Fuzûlî, s.204-205.

26

   Beng ü Bâde’nin ilk beyitlerinden itibaren tevhid, münâcât ve nat kısımlarında bile sâkînâme özellikleri hâkimdir. Bu durum Şah İsmail övgüsünün başından itibaren sâkîye seslenmelerle sürdürülür. Sonra “arak”ın söze karışmasının ardından gelen kısımlarda da zaman zaman sâkînâme motifleriyle karşılaşılır. Beng ü Bâde bir sâkînâme olmadığı halde, özellikle sözü edilen baştaki beyitler -sayıları 97’yi bulur- tamamen sâkînâme karakterindedirler.

27

   Fuzûlî, Leylâ vü Mecnûn’da “sâkînâme” ve “Bu sâkî-i bezme bâde içün hitabdur” başlıkları altında toplam 49 beyitle sâkînâme tarzında yazdığı gibi, diğer bir iki yerde de söze , sâkîye seslenen beyitlerle başlar, bkz. Fuzûlî: Külliyât-ı Fuzûlî, s.239-241, 238, 346.

28

Söz gelişi Beng ü Bâde’nin baş tarafında yer alan sâkînâme tarzındaki beyitlerin Atâyî’yi motif, sembol ve kavram kullanışı açısından etkilediklerini görmek kolayca mümkündür. Çünkü Atâyî de tıpkı Fuzûlî gibi tevhid, münâcât ve nat kısımlarında bile içki motif, mazmun ve kavramlarından çok geniş bir şekilde yararlandığı gibi, duasını da bu unsurlarla örer. Burada Revânî’nin İşretnâme’sindeki tevhidin de içki motif, mazmun ve kavramları ile örülü olduğunu, münâcâtta bu unsurların ilk on beş beyitten sonra görüldüklerini, bu konudaki etkilerin yalnız Fuzûlî’ye münha-

29

sır olmadığını da belirtmek gerekir. Fakat Fuzûlî’nin kullanımı Revânî’ninkinden daha yoğun ve daha kapsamlıdır. Zuhûrî de tevhidinde benzeri unsurlar kullanmıştır; Zuhûrî, Sâkînâme, Nuruosmaniye Ktp. 4959, yk. 497b. Ama Zuhûrî’ninkiler Fuzûlî’ninkilere ve Atâyî’ninkilere kıyasla hem söyleyiş, hem hayaller bakımından hayli yavan kalırlar. Zaten, bu unsurları, bu biçimde hem daha kapsamlı, hem daha sanatkârâne, hem de daha önce Fuzûlî kullanmıştır. Aynı unsurların Fuzûlî’den önce Revânî tarafından kullanıldığı da zikredilmişti.

30

   Bu konuda bkz. Rypka: İranische Literaturgeschichte, s. 291.

31

   Bizim yararlandığımız Nuruosmaniye nüshasında Zuhûrî’nin Sâkînâmesinin bölümleri şunlardır: Tevhid, der sıfat-ı behâr, âgâz-ı suhan-ı Sâkînâme, der mey-horden, be-rûz-âdine, der sıfat-ı binâ-yı meyhâne, der vasf-ı sâz, der vasf-ı sâkînân-ı meyhâne, der sıfat-ı hûbân, der vasf-ı mey-fürûş, der kasemiyyât, der vasf-ı dil, der vasf-ı aşk, der vasf-ı mehtâb, der vasf-ı mutrib, der vasf-ı hod gûyed, tegazzül, der hitâb-ı sâkî gûyed.

32

Gibb 17. yüzyıl Türk edebiyatındaki bu sâkînâme modasını tam olarak anlayamadığı, sâkînâmelerin oluşma ve gelişme çizgisini de tam olarak izleyemediği için, bu tarzda, Türk şâirlerinin taklit ettikleri bir İranlı şâir tanımadığını belirtir. -Zuhûrî’nin beğenildiğini bilmediği anlaşılıyor- Ama sâkînâmelerin Türk edebiyatında ulaştığı bu noktaya rağmen, klasik Türk şiirini basit bir taklitçi olarak gören, “İran şiirini öğrenerek uysalca izleme” klişesini kullanmaktan kendisini alakoyamaz; bkz. Gibb: A History of Ottoman Poetry, c.III, London 1904, s.225-226.

33

   Bkz. Azmizâde Hâletî: İstanbul Üniversitesi Ktp. TY 4097, yk.54b ve öt.

34

   Atâyî’nin bu konudaki sözleri için bkz. Hamse, Süleymaniye Ktp., Esad Ef. 2872, Sâkînâme yk.21b, st.7, 9-10, 15-17; Nefhatü’l-ezhâr, yk.50b-51a.

35

   Atâyî’nin Sâkînâme’si hakkında ayrıntılı bilgi için bkz. T. Kortantamer: Nev’îzâde Atâyî ve Hamse’si, İzmir 1982 (doçentlik tezi).

36

   Riyâzî: Sâkînâme, İstanbul Üniversitesi Ktp.TY 4097, yk.44b-54b.

37

Tıflî’nin Sâkînâme’si muhteva bakımından çok ilgi çekicidir; çünkü 108 beyitlik bu Sâkînâme’de Tıflî, Bayramiyye Tarikatı içerisinde kendi silsilesini verir; Müstakîmzâde

38

(Sadeddin); (Menâkıb-ı) ahvâl-i Melâmiyye-i Şüttâriyye, (Fatih) Millet Ktp., A.E.Şeriyye, No: 1051, s.75-80; krş (Fatih) Millet Ktp., Ali Emiri Ef. Mzm. 624, yk.16a-17b.

39

Bu konuda ayrıntılı bilgi için bkz. Kortantamer: Nev’îzâde Atâyî ve Hamse’si, s.449 ve öt.

40

   Bu tasavvufî eser için bkz. Aynî: Divan, s.380-435.

41

   Bu şiirler için bkz. Aynî: Divan, s.185-204.

42

   Nitekim A. S. Levend de Aynî’den aldığı Sâkînâme örneklerini bu gruptaki şiirlerden geçmiştir, bkz. A. S. Levend: Divan Edebiyatı, s.309-310, 317-318, 319-320; krş. Aynî: Divan, s.189, 191, 187-188.

Bu yazarın diğer makaleleri

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile