Edebiyat Dünyamız

Edebî Medeniyet:Ebedî Medeniyet (ISSN 2587-2435)

  
  



sadettin yildiz2"İmaj oluşturma tarzı"ndan kastımız -mecaz, istiare, sembol, mit vb. kavramların hepsini içine alabilecek genişlikte ve genellikte olmak üzere- "hayal sistemi"dir.

Bu çalışmanın temel amacı, "Yûnus nasıl bir sistematik içinde hayâl ediyor?" sorusuna cevap aramaktır. Yûnus gibi dümdüz söylediği kabul edilen bir şairin hayalle ne işi var? diyenler de çıkabilir. Onlara, kısaca, şu örneği verebilirim: "Hayır, hayâl ile yoktur benim alış verişim; / İnan ki: her ne demişsem görüp de söylemişim."1diyen Âkif bile, Çanakkale'de şehit düşen Mehmetçik'in yarasını "tüllenen mağrip" ile sarmayı hayâl eder; mezartaşı yerine de Kâbe'yi dikmek ister.

Yûnus -gerçekten- sözü fazla dolaştırmadan söyleyen bir şairdir. Fakat o, sözün "bişirilip söylenmesi" gerektiğini de düşünür; çünkü pişirilmiş söz, söyleyenin "işini sağ ede"cektir.2

Ali Alper ÇETİN

C:\Users\alialpercetin\Desktop\AHMET HAŞİM\ahmethasim-1.jpg

Altın kulelerden yine kuşlar

Tekrârını ömrün eder i’lân.

Kuşlar mıdır onlar ki her akşam

Âlemlerimizden sefer eyler?

Akşam, yine akşam, yine akşam

Bir sırma kemerdir suya baksam

Üstümde semâ kavs-i mutalsam!

Akşam, yine akşam, yine akşam

Göllerde bu dem bir kamış olsam!

diyen, “Göl Saatleri” yahut “Piyâle” şairi Ahmet Haşim, sanat gergefinde kelimelerden dokuduğu şiirlerini anlaşılmak için yazmadığını hep söyler. Ahmet Haşim’e göre: “Şiir, nesre çevrilmeyen nazım biçimidir. Şiir, hikâye değil, sessiz şarkıdır. Şiirde, her şeyden önce önemli olan kelimenin anlamı değil, cümledeki telâffuz değeridir. En güzel şiirler, anlamını okuyucunun ruhundan alan şiirlerdir.” Ona göre şiir, bir “duyarlık” tır. Müzikle söz arasında, sözden daha çok müziğe yakın ortalama bir dildir. İnsanoğlunun adım adım yaşlılığa doğru ilerleyişini dile getiren “Merdiven” şirini hatırlarsınız:

Ağır ağır çıkacaksın bu merdivenlerden,

Eteklerinde güneş rengi bir yığın yaprak,

Ve bir zaman bakacaksın semâya ağlayarak…

  

Sular sarardı…yüzün perde perde solmakta

Kızıl havâları seyret ki akşam olmakta…

  

Eğilmiş arza, kanar, muttasıl kanar güller

Durur alev gibi dallarda kanlı bülbüller

Sular mı yandı? Neden tunca benziyor mermer?

Bu bir lisân-ı hafîdir ki rûha dolmakta

Kızıl havaları seyret ki akşam olmakta…

1883 yılında Osmanlı İmparatorluğu topraklarında yer alan Bağdat'ta doğdu. Öz şiirin (saf şiir) büyük ustalarından Ahmet Haşim, 1908 Meşrutiyet’inden sonra adını duyurmaya başladı. Cumhuriyet dönemine kadar, edebî topluluklarda göründü, şiirlerini bu toplulukların çıkardığı dergilerde yayınlandı. Daha sonra sembolizm doğrultusunda saf şiiri arayan tutumuyla, kendine özgü bir şair olarak tanındı. Cumhuriyet döneminde dilini gittikçe sadeleştirdi. Sonbahar adlı şu dörtlüğünü okuyalım:

Bir taraf bahçe, bir taraf dere

Gel uzan sevgilim benimle yere

Suyu yakuta döndüren bu hazan

Bizi gark eyliyor düşüncelere…

Bilinen ilk manzumesi “Leyâl-i Aşkım” 1901’de “Mecmua-i Edebiyye”de yayınlandı. Bu dönemde Muallim Naci, Abdülhak Hâmid, Tevfik Fikret ve Cenap Şahabettin’in tesiri altında kalmıştır. Son sınıfta iken Fransız şiirini ve sembolistleri tanıdı. Bundan sonra kendi şahsiyetini gösterdi ve ilk şiirlerini kitaplarına almadı. 1905-1908 yılları arasında yazdığı ve daha sonra Piyâle kitabına aldığı “Şii’r-i Kamer” serisindeki şiirleri hayal zenginliği, iç ahenkteki kuvvet ve büyük telkin kabiliyeti ile dikkat çekti ve beğenildi.

1909’da kurulan Fecr-i Ati topluluğuna girmiştir. “Edebiyatı ideolojinin değil, estetiğin emrine vermek” prensibinden hareket eden Fecr-i Ati topluluğunun yayın organı olan Servet-i Fünûn dergisinde şiirleri yayımlanmıştır. Servet-i Fünûn Edebiyatına yapılan hücumlara makaleleriyle katılmıştır. Türk sembolistlerinin öncülerindendir. 1911’de yayımlanan Göl Saatleri adlı şiirleriyle haklı bir şöhret kazanmıştır. Fecr-i Ati topluluğu dağıldıktan sonra siyasî ve edebî akımların dışında kendisine has bir şiir ve nesir anlayışının tek temsilcisi olarak kalmıştır. Milli Edebiyat döneminde eser vermeye devam eden sanatçı, Yahya Kemal’le birlikte “saf (öz) şiirin” de en önemli temsilcisi olur.

Türk edebiyatında “Saf Şiir” (Öz Şiir) eğilimi Ahmet Haşim’in “Şiir Hakkında Bazı Mülahazalar” adlı makalesiyle (Türk edebiyatında ilk poetika örneği kabul edilir.) başlar. Sanatın bir form sorunu olduğuna inanan bu şairler için önemli olan iyi ve güzel şiir yazmaktır. Bu ise;

  • Milli Edebiyat Döneminin şiir hareketleri bu dönemin oluşmasında etkili olmuştur.

  • Şiir dili her şeyin üzerindedir.

  • Şiir bir biçim (form) sorunudur. Ahenk söyleyiş tarzı, ritim, kafiye ile sağlanır.

  • Amaç iyi ve güzel şiir yazabilmektir.

  • Dilde saflaşma, sadeleşme görülür.

  • Şiir, soylu bir sanat olarak kabul edilir.

  • En değerli şey dizedir.

  • İçsel bir yaklaşımla insan anlatılır.

  • Şairlerin kendilerine özgü bir imge düzenleri vardır.

  • Şiirin toplum için değil sanat için olduğunu iddia ederler ve şiirlerini sanat için yazarlar.

  • Şiirler ideolojinin esiri olmamalıdır.

  • Güzel şiir ancak çalışarak elde edilir.

  • Şiir emek işidir.  

Ahmet Haşim, çeşitli sebeplerle Paris’e ve Frankfurt’a yaptığı gezilerini, bir dizi hatıralarda değerlendirdi. Frankfurt Seyahatnamesi’ni yazdı. Aslında şiirleri kadar nesirleri de güçlüydü Ahmet Haşim’in…C:\Users\alialpercetin\Desktop\AHMET HAŞİM\ahmethasim-3.jpg

Onun edebî söyleşi ve hatıralarını bir araya getiren Bize Göre adlı eserini yayınladığı zaman, tanınmış edebiyatçı Abdülhak Şinasi Hisar, şu cümleleri yazmaktan kendini alamamıştır: “Ahmet Haşim’in ince, zarif, nükteli, sanatlı, işlenmiş kadife gibi yumuşak ve açılmış çiçekler gibi olgun nesrini övmek için ne söylense belki az gelir. Ekseriyetle pek zeki ve bazen de için için müstehzi olan bu nesir gerçekten ne güzeldi. Ahmet Haşim bunlarla “Bize Göre” hisler ve fikirler yazmıştı…”

Böyle söylüyordu Hisar.. “Bize Göre” adlı eser gazetelerde parça parça yayınlandıktan sonra birkaç kez kitap hâline getirildi. Onun bu eserinden Gazi başlıklı bir bölümünü birlikte okuyalım:

“Yeni harflere dair ilk defa fikir teatisi için Dolmabahçe Sarayı’na davet edilenler içinde Gazi’yi bizzat görmeye gidenlerden biri de bendim.

Heyecanım çoktu.

Fotoğraf adresine zerre kadar itimadım yoktur. Bundan dolayı, fotoğraf âletinin keşfiyle “portre” ressamının vazifesine nihayet bulmuş gözüyle bakanlara hak vermek bence müşküldür. Şekil ve madde, ışığın akislerine göre her an değişir. Bu itibarla hiçbir çehrenin, vasıfları belirli, bir tek görünüşü yoktur. Fırça sanatkârı, resmedeceği çehre üzerinde, uzun müddet hayatın iniş çıkışını gözlemek ve onu birçok değişikliklerinde tespit etmek suretiyle, nihayet gerçek hüviyetin gizli hatlarını sezmeye ve görmeye muvaffak olur. Fotoğraf, bu zihnî tahlil ve terkip kudretine sahip değildir. Onun için, hassas cam üzerinde beliren şekle bir vesika kıymeti izafe edilemez.

Gördüğüm fotoğraflara göre biraz şişman, biraz yorgun, biraz hatları kalınlaşmış bir vücutla karşılaştığımı zannederken, kapıdan bir ışık dalgası hâlinde giren teksif edilmiş bir kuvvet ve hayat tecellisi ile birden gözlerim kamaştı: Göz bebekleri en garip ve esrarengiz madenlerden yapılmış bir çift gözün, mavi, sarı, yeşil ışıklarla aydınlandığı asabî bir çehre… Yüzde, alında, ellerde bir sıhhat ve bahar rengi… Muntazam taranmış, noksansız, sarı, genç saçlar… Bütün zemberekleri çelikten, ince, yumuşak, toplu, gerilmiş, genç ve taze bir uzviyet.

Altı yüz senelik bir devri bir anda ihtiyarlatan adamın çehresi, eski ilâhlarınki gibi, iğrenç yaşın hiçbir izini taşımıyor. Alevden coşkun bir nehir hâlinde, köhne tarihin bütün enkazını süpüren ve yeni bir âlemin meydanına gelmesine yol açan fikirler kaynağı başı, bir yanardağ zirvesi gibi, taşıdığı ateşe kayıtsız, mavi gök altında, sesiz ve gülümseyerek duruyor!

Kendi yarattığı şimşekli bulutlardan, fırtınalardan ve etrafına döktüğü feyizli çağlayanlardan yegâne müteessir olmayan, meğer onun genç başı imiş!

O günün benim için en büyük nimeti, o efsanevî başı yakından görmem olmuştur.”

Nesirleri de, şiirleri kadar süslü olan Ahmet Haşim Frankfurt Seyahatnamesi adlı eserinde, Batı’nın ilgi çekici görünümleriyle tablo çizer. Bu gezi sırasında böbreklerinden rahatsızdır. Yurda döndükten bir süre sonra 4 Haziran 1933’ te, Kadıköy’ündeki evinde hayata gözlerini kapar.

Ahmet Haşim’in Bize Göre ve Frankfurt Seyahatnamesi adlı eserlerin yanında Gurabahâne-i Lâklâkan adlı nesir denemelerini içine alan bir eseri daha vardır. Şiirleri;  Piyâle ve Göl Saatleri adlı eserlerde toplanmışsa da, bu iki kitaba girmeyen ilk şiirleri, son yıllarda yeniden yayınlanmıştır. Eserleri;

Şiirleri

Göl Saatleri (1921)

Piyale (1926)

Bütün Şiirleri (1987)

Fıkraları

Gurabahane-i Laklakan (1928)

Bize Göre (1928)

Gezi Yazısı

Frankfurt Seyahatnamesi (1933)

Hilmi Yücebaş’tan Abdülhak Şinasi Hisar’a kadar çok ünlü yazar ve şairler Ahmet Haşim hakkında eserler yazmıştır. Bu nedenlerle;

Ahmet Haşim; Anadolu aydınlığında Kültürümüzün Yıldızları arasında saymak gerekir.

Ahmet Haşim, Anadolu aydınlığında, ışıl ışıl yanan, süslü bir biblo gibidir şiirleriyle. İnce, nârin,  hassas…

Yazımızı onun Parıltı adlı şu güzel, şu pırıl pırıl ışıklı şiirleriyle tamamlayalım…

Âteş gibi bir nehr akıyordu

Ruhumla o ruhun arasından,

Bahsetti derinden ona hâlim

Aşkın bu onulmaz yarasından

Vurdukça bu nehrin ona aksi

Kaçtım o bakıştan, o dudaktan,

Baktım ona sessizce uzaktan,

Vurdukça bu aşkın ona aksi…

C:\Users\alialpercetin\Desktop\AHMET HAŞİM\Ahmet_Hasim_kabri_ eyupsultan mezarlıgı.jpg

Ahmet Haşim kabri/ Eyüp Sultan mezarlığı-İstanbul

Ali Alper ÇETİN

Araştırmacı

This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it.

Kaynakça:

www.diledebiyat.net

www.edebiyatogretmeni.org

Mehmet Önder: Anadolu’yu Aydınlatanlar, Başbakanlık Vakıflar Genel Müdürlüğü Yayınları, 1998 Ankara

Ahmet Özdemir:  Ahmet Haşim Hayatı, Sanatı, Eserleri, Boğaziçi Yayınları, 1.Basım, İstanbul 1997

gedaiBaşlangıcı XVI. asra dayanan ve tarih sahnesinde kesintisiz süreklilik göstermek kaydı ile günümüze kadar ulaşan âşık edebiyatı ve geleneği Türk edebiyatı ve kültürünün en verimli alanlarından biridir. İçinden geçtiği her asırda asrın ruhuna ve yapısına, sosyo-kültürel yaşam döngüsüne bağlı olarak çeşitli kültür ortamlarına adapte olan gelenek XVI. asırda başlayıp, XVII. asırda oluşumunu tamamlamak sureti ile zirveyi yakalamış; günümüze kadar çeşitli tesirler altında, bazen parlayarak bazen duraklayarak varlığını devam ettirmiştir. XIX. asır âşıklık edebiyatı ise bu çerçevede geleneğin en parlak devirlerinden biridir. Bu çalışmada
XIX. asır âşık edebiyatının güçlü ancak edebiyat tarihinde yeterli ilgiyi ve araştırmayı görmemiş âşıklarından Beşiktaşlı Gedâi ve şiirlerinin üzerine çeşitli tespitlerle şairin âşık edebiyatı ve geleneği içerisindeki yeri ve önemi değerlendirilecektir.
Giriş
Türk halk edebiyatının en canlı ve zengin bölümlerinden biri olan âşık edebiyatı kendine mahsus geleneği ve icra töresi ile XVI. asırdan günümüze dek kültürel değişim ve dönüşümlere paralel olarak çeşitli kültür ortamlarında varlık göstermek sureti ile yerini korumuştur. XVII. asırda kurumsal yapısını tamamla- yarak zirveyi yakalayan gelenek XXI. asra kadar zamanın ruhuna uygun çeşitli formlarla yer yer artan yer yer azalan ancak kesintisiz bir süreklilik ile varlık çizgisini devam ettiren bir yapıda görülmüştür.
Fuat Köprülü’nün1‘âşık tarzı’ şeklinde adlandırdığı gelenek yine onun dü- şüncelerine göre bir ‘şehir hayatı’ verimidir. Bu düşünceyi Özkul Çobanoğlu da “âşık tarzı kültür ve edebiyat geleneği 16. yüzyıl sonlarıyla 17.yüzyılda İstanbul (Tahtakale) merkezli olarak teşekkül et[miştir]”2sözleri ile, İstanbul- Tahtaka- le’nin altını çizerek destekler. Sözlü kültür ortamının ortaya çıkardığı bir olgu olan âşık edebiyatı tarzı, 16. asrın sonlarından itibaren kahvehane ekseni etrafın- da, az çok lâ-dini bir karaktere sahip, ozan- baksı ve Yeniçeri ocağının kurulu- şuyla ‘ordu şairi’ olarak ön plana çıkan Bektaşi tarikatı mensupları ve diğer tekke edebiyatı mensuplarının tesiri ile şekillenmiş ve bağımsızlık kazanmıştır.3Âşık edebiyatı kendinden önceki ve oluştuğu dönemdeki bütün edebî oluşumlardan beslenmekle birlikte yeni ve özgün bir kültürel yapı olarak değer ve anlam kazanmıştır.
aşikgufraniHalk şairleri asırlar boyunca toplumlarının gözü, kulağı ve dili olmuşlar, ortaya koydukları ürünlerle kendi duygu ve düşüncelerinin yanı sıra içinde bulundukları toplumun zevklerini, beğenilerini, arzu ve isteklerini, tepkilerini, acılarını, sevinçlerini, hüzünlerini, hayata bakışlarını, dünya görüşlerini yansıtmışlardır. Aynı zamanda onlar, en önemli ürünleri olan türkü ve destanlarda, toplum üzerinde büyük tesirler yapmış önemli olayları işleyerek toplumun hissiyatını, bu olaylar karşısındaki tavrını, tepkisini dile getirmişlerdir. Bu yönleriyle de toplum içerisinde bir “sözel tarihçi” vazifesi üstlenmişlerdir. İslamiyet’ten önce ozan adı verilen ve toplum içerisinde önemli bir mevkiye sahip olan bu halk şair ve musikişinasları, toplumun önemli günlerinde, sığır, şölen ve yuğ adı verilen törenlerde, savaşlardan önce askeri cesaretlendirmek, savaşlardan sonra da kazanılan zaferi/zaferleri ya da kaybedilen mücadeleleri anlatan, savaşın çeşitli safhalarını tasvir eden, bu savaşlarda öne çıkan veya ölen kahramanları metheden şiirler söylemişlerdir. Ozanların bu vazifeleri İslamiyet’ten sonra da devam etmiş, bu saz şairleri kahvehane, meyhane, bozahane, kervansaray, tekke gibi umumî ortamların yanı sıra yeniçeri ve sipahi ocaklarında, leventler arasında ve sınır kalelerinde de bulunmuşlardır. Ordu içerisinde bulunan bu saz şairleri bizzat orduyla çeşitli seferlere, savaşlara da katılarak bu savaşların, kazanılan zafer ve mağlubiyetlerin canlı şahitleri, bunlarla alakalı olarak ortaya koydukları türkü ve destanlar da bu olayların birer canlı vesikası olmuştur. Asıl adı Durmuş Ali olan Âşık Gufranî, 1280/1863-1864 yılında Karaman’ın Başkışla köyünde doğmuştur. Karaman’da Koçakdedeler diye bilinen bir aileye mensuptur. Pirlerin elinden bade içerek on beş yaşından itibaren saz çalmaya ve şiir söylemeye başlayan şairin hem hece hem de aruz vezniyle şiirleri mevcuttur. Şairin elde olan az sayıdaki şiirleri arasında destanların yoğunluğu dikkat çekmektedir. Bu da onun daha çok bir destan şairi olduğunu göstermektedir. Kaynakların verdiği bilgilerden hareketle şairin destan söyleyerek ve bastırdığı destanları satarak geçimini sağladığı ve hayatının son dönemlerinde saz çalmayı bıraktığı, destanlarını sazsız söylediği anlaşılmaktadır.
behcetnecatigil16 Nisan 1916’da İstanbul’da doğan, 13 Aralık 1979’da yine İstanbul’da ölen Behçet Necatigil, radyo oyunu, deneme, eleştiri, sadeleştirme ve çeviri alanlarında da emek vermiş olmakla birlikte, onun asıl önemi, Cumhuriyet dönemi Türk şiirinde kendine özgü bir yeri dolduruyor olmasından gelir. İlk şiirinin yayımlandığı 1935’ten son şiirlerini yazdığı 1979 sonlarına dek 750’yi aşkın şiire imza atmış, yaşadığı dönemde beli- ren çeşitli şiir anlayışlarına yakınlık ve ilgi duymakla birlikte kendine özgü diyebile- ceğimiz bir şiir dilini oluşturup geliştirmiştir. Bu dil, oldukça ürkek, kısık ama çok çağrışımlı ve derin bir dildir. Benliğini gerçekliğin çemberiyle kuşatılmış bulan şair, bu çemberi aşmak veya genişletmek çabasında hayâlperest veya ülkücü atılımlara yönelmek yerine makul ve mütevekkil davranmayı tercih eder. Gündelik hayatın küçük sorunlarını şiirleştirirken bile, insanlık durumunu düşündürecek tespitlere yönelmemizi sağlar.

Şiirin içerikten çok biçim sanatı olduğuna inanan Behçet Necatigil’in tema- ları, hayatın hemen her dönemini ve sorununu yansıtan bir çeşitlilik gösterir. Bu çalışma, onun şiirlerinde “Allah ve din” çevresinde beliren duyuş, düşünüş, yaşantı ve yönelişleri belirlemek niyetindedir.

Behçet Necatigil, Allah’ın varlığına inanır. Bu inancını açıklamaktan çekin- mez. Haziran 1943’te Tahir Alangu’ya yazdığı bir mektupta şöyle der: “Allah’ın büyük lütuflarından biri muhakkak sudur. İçme suyunun azizlik ve kıymetini bu alev sıcakta ancak bizim gibiler anlar. Bir gün içme suyuna karşı duyduğum minnet bor- cunu bir şiirle ödemek lâzım.130 Eylül 1961 tarihinde Salah Birsel’e yazdığı mek- tupta: “ ... Allah’ın izniyle hepsini elden geldiğince yapmaya çalışacağız.2der.

ahmethaşimAğır, ağır çıkacaksın bu merdivenlerden,

Eteklerinde güneş rengi bir yığın yaprak,

Ve bir zaman bakacaksın semâya ağlayarak…

  

Sular sarardı… Yüzün perde perde solmakta,

Kızıl havaları seyret ki akşam olmakta…

  

Eğilmiş arza, kanar, muttasıl kanar güller,

Durur alev gibi dallarda kanlı bülbüller…

Sular mı yandı? Neden tunca benziyor mermer?

  

Bu bir lisân-ı hafîdir ki ruha dolmakta,

Kızıl havaları seyret ki akşam olmakta…

Ahmet Haşim

Şiirde Muhteva (İçerik)

Şiir tahlillerinde ilk önce metne bağlı olarak ortaya çıkan, biri görünen (vitrin) anlam, biri de şiirin içinde gizli olan iki yön olduğunu unutmamak lazım.

tevfikfikretSarmış yine âfâkını bir dûd-ı munannid,
Bir zulmet-i beyzâ ki peyâpey mütezâyid.
Tazyîkının altında silinmiş gibi eşbâh,
Bir tozlu kesâfetten ibâret bütün elvâh;
Bir tozlu ve heybetli kesâfet ki nazarlar
Dikkatle nüfûz eyleyemez gavrine, korkar!
Lâkin sana lâyık bu derin sürte-i muzlim,
Lâyık bu tesettür sana, ey sahn-ı mezâlim!
Ey sahn-ı mezâlim…Evet, ey sahne-i garrâ,
Ey sahne-i zî-şâ'şaa-i hâile-pîrâ!
Ey şa'şaanın, kevkebenin mehdi, mezârı
Şarkın ezelî hâkime-i câzibedârı;
Ey kanlı mahabbetleri bî-lerziş-i nefret
Perverde eden sîne-i meshûf-ı sefâhet;
Ey Marmara'nın mâi der-âguuşu içinde
Ölmüş gibi dalgın uyuyan tûde-i zinde;
Ey köhne Bizans, ey koca fertût-ı müsahhir,
Ey bin kocadan arta kalan bîve-i bâkir;
Hüsnünde henüz tâzeliğin sihri hüveydâ,
Hâlâ titrer üstüne enzâr-ı temâşâ.

abdulhak hamid tarhan 2Kenâr-ı bahrde hoş bir mahaldir, nâzır-ı âlem,

Tahaccür eylemiş bir mevcdir; üstünde bir âdem,

Hayâlettir, oturmuş, fikr ile meşguldür her dem;

Giyinmiştir beyaz amma, bakarsın arz eder mâtem,

Bulutlar, dalgalar, yıldızlar etrafımda hep mahrem;

Ağaçlar, cûylar, kuşlar, çiçekler dâimâ hurrem...

Bu tenha yerleri gördün mü sen zannetme hâlîdir,

Hayâlâtımla meskûndur, bu yerler pür meâlîdir,

Muhât-ı aczdir hem lâ-tenâhî birle mâlîdir;

Bu mevkidir yerim sahilde bir kürsî-i âlîdir.

Bulutlar, dalgalar, yıldızlar etrafımda hep mahrem;

Ağaçlar, cûylar, kuşlar, çiçekler dâimâ hurrem...

mehmet Akifİstiklâl Marşı, 10 kıta ve 41 mısradan oluşan bir şiir. Bu, özellikleri onun dış yapısını ifade ediyor. Bir edebi metinde esas olan ise iç yapı yani muhteva başka bir deyişle eserin ruhudur. Biçimsel özellikleriyle de muhteşem bir eser olan İstiklâl marşının asıl önemi ve özelliği ise içinde gizlidir. Bu önemi anlam ve bu güzelliği görmek için ise onun ruhuna nüfuz etmekle mümkün olabilir ancak. Bu da bu marşı farklı bakış açılarıyla okumak ve anlamakla mümkün olabilecek bir hadisedir.

İstiklâl Marşı’na bu niyetle yaklaştığımızda ise şunları söyleyebiliriz. Eserin ruhu, şairin kullandığı kavramlarda gizlidir. Bunları, şimdilik kaydıyla vatan sevgisi, bağımsızlık duygusu, hürriyet fikri, millet tanımlaması, hak, hürriyet kavramları, şehitlik ve dini duygu ve düşünceler olarak sıralayabiliriz. Bütün bu kavramları bir arada düşündüğümüzde karşımıza her şeyden önce bir millet tanımlaması ve o millete ait tarih kavramı çıkar. Buna göre İstiklâl marşını milletimizin “tarifi ve tarihi”ni özlü bir şekilde anlatan bir eser olarak nitelendirebiliriz.

hayaliKalender kelimesi sözlükte “dünyadan elini çekip başıboş dolaşan (derviş); dünyadan elini eteğini çekip her şeyi hoş gören (kimse).” (Devellioğlu 2013: 581). Bir başka sözlükte “dünya işlerini bir kenara bırakmış kendince başıboş dolaşan (derviş); kendi halince dolaşan, her şeyi hoş gören (kimse)” (Parlatır 2006: 825)şeklindetanımlanmıştır. Kamûs-ı Türkîde kalender maddesinin açıklamasında “dünyadan el çeküb serseriyâne gezen, derbeder ve laubali derviş; alâik-i dünyevîyeden müberrâ ve âlâyişlere aldanmaz merd, hakîkat-bîn, feylesof” (Sami 2007: 1081) ifadeleri yer alır. Tasavvuf terimleri sözlüğünde ise “Dünya ile alâkasını kesip Allah'a yönelen kimselere denir. Bunların özelliği, laubali meşrep, lâkayd, mücerred ve fakir olmalarıdır. Kalenderîyye tarikatına mensup olanlara kalender denir.” açıklaması verilmiştir. 

Kalender sözünün bu anlamlarının yanında kökenine dair yapılan bir araştırmada (Ocak 1999) kalender sözünün Arapça, Farsça ve Türkçe kaynaklarda kimi zaman „Karender kimi zaman da Farsçadaki „iri, kaba kimse, Türkçede kalantor anlamı çerçevesinde kullanıldığı öne sürülmüştür. (Azamat 1988: 253). Benzer bir savda ise kalender kelimesinin Grekçe asıllı „kaletoz kelimesinden geldiği ileri sürülmüştür. Yaygın kabul ise kelimenin Sanskritçe „Kalandara

ahmetkabakli— Şair Ahmet Cevat'ın aziz

Bir seher vaktinde vardık Göygöl'e

Burda kızlar gül takıyor kâküle

Alev alev bir gül attım su yandı

Sunam derin uykusundan uyandı

Yavaş yavaş araladı perdeyi

Gönlüm göle düşmüş yaban ördeği

Giyip kuşanmaya erinmiş Göygöl

İpekten tüllere bürünmüş Göygöl

Ne kadar özenmiş hilkatin eli

Bir depremle doğan yaylagüzeli

Ninniler dinlemiş deli rüzgârdan

Gıdasını almış yağmurdan kardan

Sonra canlar yakan bir âfet olmuş

Burdan su içiyor her sevdalı kuş

Sanki aynasını düşürmüş felek

Göygöl'den gayrisi bir kirli gölek

GRİ - (ÖYKÜ)

Hazırlıksız yakalanmışlardı. Şimşek, ansızın sessizliği delip geçiyor, tıpkı bir yabancının sofraya aniden oturması gibi kalabalığı afallatıyordu. Belki bu,...

Şiir Sanatında Yinelemeler ve Mekân K

Sanata bakışını “demek istemek” şeklinde özetleyen Mungan’ın sanat aracılığıyla varmayı umduğu menzil anlaşılmaktır. Bir şeyler anlatabilme telaşı yanında nitelikli...

ANKARALI ARABACI İSMAİL VE MUSTAFA KEM

O zamanlar askeri okullar yaşlı imparatorluğun en çağdaş eğitim kurumları arasındaydı. Genç adam, aradığı bilgiye ve tecrübeye ancak böyle bir okulda ulaşabilirdi;...

AHMET KABAKLI'DAN GÖYGÖL İNCELEMESİ

— Şair Ahmet Cevat'ın aziz Bir seher vaktinde vardık Göygöl'e Burda kızlar gül takıyor kâküle Alev alev bir gül attım su yandı Sunam derin uykusundan uyandı Yavaş...

Bir insanın anavatanı çocukluğudur, der psikologlar. Ne kadar doğru. Nereye gidersek gidelim, hangi mesleği seçersek seçelim, hangi konuma gelirsek gelelim,...
TANRI DAĞLARININ TÜRKÜSÜ BOZKURTLAR Hüseyin Nihal Atsız Ötüken Yayınlar Hazırlayan: Burcu SESLİ Tarih, edebiyat, mitoloji, folklor, Türk halk bilimi vb. alanlarda çalışmalar yapmış olan...
Türk vatanının İtilaf Devletleri tarafından işgal edilmesinden Cumhuriyet’in ilanını kadar kendisi de Milli Mücadele’nin içinde bulunan Halide Edip Adıvar, anılarını...
İŞ

İŞ

22.04.2018
“Yapılması gereken önemli bir iş vardı ve herkes birisinin bu işi yapacağından emindi. İşi herhangi biri yapabilirdi ama hiç kimse...
İnsan, camdan bir fanus gibi çabucak kırılıyor en ince yerinden. Sahi bu kadar kolay mı kırmak? Yoksa bazen biz de...
Dünya denen çukur kaç kere doldu boşaldı. Dini kaynaklar Nuh tufanından hareketle bu çukurun suyla dolmasından bahsederler. Hadisenin en çarpıcı yönlerinden...
Türk edebiyatının en usta şairlerinden biri olan ve edebiyatımızda daha çok "Bu Vatan Kimin?" isimli şiiriyle tanınan Orhan Şaik Gökyay'ı...
Bize verilen sözün tutulmadığındaki ruh hâlimizi düşünelim bir. ‘Şöyle de…’, ‘Böyle de…’ ‘Neden yapmadı da…’, ‘Olur mu, da…’, ‘Beni adam yerine...
Kültür ve medeniyet millî ruhun yansımasıdır. Eğer bir millet yaşama üslûbunu bulamamış ve düşünüş tarzını çağın ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde yönlendirememişse...
Bir (Hz.) İbrahim Romanı İskender Pala Kapı Yayınları, 2018 1958 Uşak doğumlu, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi mezunu olan İskender Pala "Divan şiirini sevdiren...
Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense gazetenin bilmecesini de...
“Volkan gibi lâv atmış, ne susmuş ne sönmüşüm Ben bir fikir uğruna çılgınlara dönmüşüm!... ”Hacmi küçük olmasına rağmen, gerçekten büyük...
Mehmet Akif, çok yönlü ve aktif kişiliği ile hiç kuşkusuz hem II. Meşrutiyet hem de Cumhuriyet dönemi Türk edebiyatının...
FEYZİ HALICI

FEYZİ HALICI

07.07.2019
Eveli gün arabada giderken TRT Radyo Türkü'de bir türkü başladı;Söz: Feyzi HalıcıEttiler dost nazarında,Esir göze kaşa beni...Hatıralar canlandı birden.Feyzi Halıcı...
Göçebelik hareket ve canlılık ister. Göçebeliği hayat tarzı olarak seçen toplumlar, içinde yaşadıkları bozkırın, tabiatın ve coğrafyanın yapısına uymak zorundadır.