Cumartesi 16 Kasım 2019
Edebi medeniyet 
Ebedi Medeniyet

ziyagokalpTürklüğü Türkün Bedeninde Aramanın Şiiri: Turan

Nabızlarımda vuran duygular ki, târihin

Birer derin sesidir, ben sahîfelerde değil,

Güzide, şanlı, necîb ırkımın uzak ve yakın

Bütün zaferlerini kalbimin tanîninde,

Nabızlarımda okur, anlar, eylerim tebcil.

Sahîfelerde değil, çünki Attilâ, Cengiz,

Zaferle ırkımı terviç eden bu nâsiyeler,

O tozlu çerçevelerde, o iftirâ-amîz

Muhît içinde görünmekte kirli, sermende;

Fakat şerefle numâyân Sezar ve İskender!



sadettin yildiz2"İmaj oluşturma tarzı"ndan kastımız -mecaz, istiare, sembol, mit vb. kavramların hepsini içine alabilecek genişlikte ve genellikte olmak üzere- "hayal sistemi"dir.

Bu çalışmanın temel amacı, "Yûnus nasıl bir sistematik içinde hayâl ediyor?" sorusuna cevap aramaktır. Yûnus gibi dümdüz söylediği kabul edilen bir şairin hayalle ne işi var? diyenler de çıkabilir. Onlara, kısaca, şu örneği verebilirim: "Hayır, hayâl ile yoktur benim alış verişim; / İnan ki: her ne demişsem görüp de söylemişim."1diyen Âkif bile, Çanakkale'de şehit düşen Mehmetçik'in yarasını "tüllenen mağrip" ile sarmayı hayâl eder; mezartaşı yerine de Kâbe'yi dikmek ister.

Yûnus -gerçekten- sözü fazla dolaştırmadan söyleyen bir şairdir. Fakat o, sözün "bişirilip söylenmesi" gerektiğini de düşünür; çünkü pişirilmiş söz, söyleyenin "işini sağ ede"cektir.2

C:\Users\alialpercetin\Desktop\AHMET HAŞİM\ahmethasim-1.jpg

Altın kulelerden yine kuşlar

Tekrârını ömrün eder i’lân.

Kuşlar mıdır onlar ki her akşam

Âlemlerimizden sefer eyler?

Akşam, yine akşam, yine akşam

Bir sırma kemerdir suya baksam

Üstümde semâ kavs-i mutalsam!

Akşam, yine akşam, yine akşam

Göllerde bu dem bir kamış olsam!

gedaiBaşlangıcı XVI. asra dayanan ve tarih sahnesinde kesintisiz süreklilik göstermek kaydı ile günümüze kadar ulaşan âşık edebiyatı ve geleneği Türk edebiyatı ve kültürünün en verimli alanlarından biridir. İçinden geçtiği her asırda asrın ruhuna ve yapısına, sosyo-kültürel yaşam döngüsüne bağlı olarak çeşitli kültür ortamlarına adapte olan gelenek XVI. asırda başlayıp, XVII. asırda oluşumunu tamamlamak sureti ile zirveyi yakalamış; günümüze kadar çeşitli tesirler altında, bazen parlayarak bazen duraklayarak varlığını devam ettirmiştir. XIX. asır âşıklık edebiyatı ise bu çerçevede geleneğin en parlak devirlerinden biridir. Bu çalışmada
XIX. asır âşık edebiyatının güçlü ancak edebiyat tarihinde yeterli ilgiyi ve araştırmayı görmemiş âşıklarından Beşiktaşlı Gedâi ve şiirlerinin üzerine çeşitli tespitlerle şairin âşık edebiyatı ve geleneği içerisindeki yeri ve önemi değerlendirilecektir.
Giriş
Türk halk edebiyatının en canlı ve zengin bölümlerinden biri olan âşık edebiyatı kendine mahsus geleneği ve icra töresi ile XVI. asırdan günümüze dek kültürel değişim ve dönüşümlere paralel olarak çeşitli kültür ortamlarında varlık göstermek sureti ile yerini korumuştur. XVII. asırda kurumsal yapısını tamamla- yarak zirveyi yakalayan gelenek XXI. asra kadar zamanın ruhuna uygun çeşitli formlarla yer yer artan yer yer azalan ancak kesintisiz bir süreklilik ile varlık çizgisini devam ettiren bir yapıda görülmüştür.
Fuat Köprülü’nün1‘âşık tarzı’ şeklinde adlandırdığı gelenek yine onun dü- şüncelerine göre bir ‘şehir hayatı’ verimidir. Bu düşünceyi Özkul Çobanoğlu da “âşık tarzı kültür ve edebiyat geleneği 16. yüzyıl sonlarıyla 17.yüzyılda İstanbul (Tahtakale) merkezli olarak teşekkül et[miştir]”2sözleri ile, İstanbul- Tahtaka- le’nin altını çizerek destekler. Sözlü kültür ortamının ortaya çıkardığı bir olgu olan âşık edebiyatı tarzı, 16. asrın sonlarından itibaren kahvehane ekseni etrafın- da, az çok lâ-dini bir karaktere sahip, ozan- baksı ve Yeniçeri ocağının kurulu- şuyla ‘ordu şairi’ olarak ön plana çıkan Bektaşi tarikatı mensupları ve diğer tekke edebiyatı mensuplarının tesiri ile şekillenmiş ve bağımsızlık kazanmıştır.3Âşık edebiyatı kendinden önceki ve oluştuğu dönemdeki bütün edebî oluşumlardan beslenmekle birlikte yeni ve özgün bir kültürel yapı olarak değer ve anlam kazanmıştır.
aşikgufraniHalk şairleri asırlar boyunca toplumlarının gözü, kulağı ve dili olmuşlar, ortaya koydukları ürünlerle kendi duygu ve düşüncelerinin yanı sıra içinde bulundukları toplumun zevklerini, beğenilerini, arzu ve isteklerini, tepkilerini, acılarını, sevinçlerini, hüzünlerini, hayata bakışlarını, dünya görüşlerini yansıtmışlardır. Aynı zamanda onlar, en önemli ürünleri olan türkü ve destanlarda, toplum üzerinde büyük tesirler yapmış önemli olayları işleyerek toplumun hissiyatını, bu olaylar karşısındaki tavrını, tepkisini dile getirmişlerdir. Bu yönleriyle de toplum içerisinde bir “sözel tarihçi” vazifesi üstlenmişlerdir. İslamiyet’ten önce ozan adı verilen ve toplum içerisinde önemli bir mevkiye sahip olan bu halk şair ve musikişinasları, toplumun önemli günlerinde, sığır, şölen ve yuğ adı verilen törenlerde, savaşlardan önce askeri cesaretlendirmek, savaşlardan sonra da kazanılan zaferi/zaferleri ya da kaybedilen mücadeleleri anlatan, savaşın çeşitli safhalarını tasvir eden, bu savaşlarda öne çıkan veya ölen kahramanları metheden şiirler söylemişlerdir. Ozanların bu vazifeleri İslamiyet’ten sonra da devam etmiş, bu saz şairleri kahvehane, meyhane, bozahane, kervansaray, tekke gibi umumî ortamların yanı sıra yeniçeri ve sipahi ocaklarında, leventler arasında ve sınır kalelerinde de bulunmuşlardır. Ordu içerisinde bulunan bu saz şairleri bizzat orduyla çeşitli seferlere, savaşlara da katılarak bu savaşların, kazanılan zafer ve mağlubiyetlerin canlı şahitleri, bunlarla alakalı olarak ortaya koydukları türkü ve destanlar da bu olayların birer canlı vesikası olmuştur. Asıl adı Durmuş Ali olan Âşık Gufranî, 1280/1863-1864 yılında Karaman’ın Başkışla köyünde doğmuştur. Karaman’da Koçakdedeler diye bilinen bir aileye mensuptur. Pirlerin elinden bade içerek on beş yaşından itibaren saz çalmaya ve şiir söylemeye başlayan şairin hem hece hem de aruz vezniyle şiirleri mevcuttur. Şairin elde olan az sayıdaki şiirleri arasında destanların yoğunluğu dikkat çekmektedir. Bu da onun daha çok bir destan şairi olduğunu göstermektedir. Kaynakların verdiği bilgilerden hareketle şairin destan söyleyerek ve bastırdığı destanları satarak geçimini sağladığı ve hayatının son dönemlerinde saz çalmayı bıraktığı, destanlarını sazsız söylediği anlaşılmaktadır.
behcetnecatigil16 Nisan 1916’da İstanbul’da doğan, 13 Aralık 1979’da yine İstanbul’da ölen Behçet Necatigil, radyo oyunu, deneme, eleştiri, sadeleştirme ve çeviri alanlarında da emek vermiş olmakla birlikte, onun asıl önemi, Cumhuriyet dönemi Türk şiirinde kendine özgü bir yeri dolduruyor olmasından gelir. İlk şiirinin yayımlandığı 1935’ten son şiirlerini yazdığı 1979 sonlarına dek 750’yi aşkın şiire imza atmış, yaşadığı dönemde beli- ren çeşitli şiir anlayışlarına yakınlık ve ilgi duymakla birlikte kendine özgü diyebile- ceğimiz bir şiir dilini oluşturup geliştirmiştir. Bu dil, oldukça ürkek, kısık ama çok çağrışımlı ve derin bir dildir. Benliğini gerçekliğin çemberiyle kuşatılmış bulan şair, bu çemberi aşmak veya genişletmek çabasında hayâlperest veya ülkücü atılımlara yönelmek yerine makul ve mütevekkil davranmayı tercih eder. Gündelik hayatın küçük sorunlarını şiirleştirirken bile, insanlık durumunu düşündürecek tespitlere yönelmemizi sağlar.

Şiirin içerikten çok biçim sanatı olduğuna inanan Behçet Necatigil’in tema- ları, hayatın hemen her dönemini ve sorununu yansıtan bir çeşitlilik gösterir. Bu çalışma, onun şiirlerinde “Allah ve din” çevresinde beliren duyuş, düşünüş, yaşantı ve yönelişleri belirlemek niyetindedir.

Behçet Necatigil, Allah’ın varlığına inanır. Bu inancını açıklamaktan çekin- mez. Haziran 1943’te Tahir Alangu’ya yazdığı bir mektupta şöyle der: “Allah’ın büyük lütuflarından biri muhakkak sudur. İçme suyunun azizlik ve kıymetini bu alev sıcakta ancak bizim gibiler anlar. Bir gün içme suyuna karşı duyduğum minnet bor- cunu bir şiirle ödemek lâzım.130 Eylül 1961 tarihinde Salah Birsel’e yazdığı mek- tupta: “ ... Allah’ın izniyle hepsini elden geldiğince yapmaya çalışacağız.2der.

ahmethaşimAğır, ağır çıkacaksın bu merdivenlerden,

Eteklerinde güneş rengi bir yığın yaprak,

Ve bir zaman bakacaksın semâya ağlayarak…

  

Sular sarardı… Yüzün perde perde solmakta,

Kızıl havaları seyret ki akşam olmakta…

  

Eğilmiş arza, kanar, muttasıl kanar güller,

Durur alev gibi dallarda kanlı bülbüller…

Sular mı yandı? Neden tunca benziyor mermer?

  

Bu bir lisân-ı hafîdir ki ruha dolmakta,

Kızıl havaları seyret ki akşam olmakta…

Ahmet Haşim

Şiirde Muhteva (İçerik)

Şiir tahlillerinde ilk önce metne bağlı olarak ortaya çıkan, biri görünen (vitrin) anlam, biri de şiirin içinde gizli olan iki yön olduğunu unutmamak lazım.

tevfikfikretSarmış yine âfâkını bir dûd-ı munannid,
Bir zulmet-i beyzâ ki peyâpey mütezâyid.
Tazyîkının altında silinmiş gibi eşbâh,
Bir tozlu kesâfetten ibâret bütün elvâh;
Bir tozlu ve heybetli kesâfet ki nazarlar
Dikkatle nüfûz eyleyemez gavrine, korkar!
Lâkin sana lâyık bu derin sürte-i muzlim,
Lâyık bu tesettür sana, ey sahn-ı mezâlim!
Ey sahn-ı mezâlim…Evet, ey sahne-i garrâ,
Ey sahne-i zî-şâ'şaa-i hâile-pîrâ!
Ey şa'şaanın, kevkebenin mehdi, mezârı
Şarkın ezelî hâkime-i câzibedârı;
Ey kanlı mahabbetleri bî-lerziş-i nefret
Perverde eden sîne-i meshûf-ı sefâhet;
Ey Marmara'nın mâi der-âguuşu içinde
Ölmüş gibi dalgın uyuyan tûde-i zinde;
Ey köhne Bizans, ey koca fertût-ı müsahhir,
Ey bin kocadan arta kalan bîve-i bâkir;
Hüsnünde henüz tâzeliğin sihri hüveydâ,
Hâlâ titrer üstüne enzâr-ı temâşâ.

abdulhak hamid tarhan 2Kenâr-ı bahrde hoş bir mahaldir, nâzır-ı âlem,

Tahaccür eylemiş bir mevcdir; üstünde bir âdem,

Hayâlettir, oturmuş, fikr ile meşguldür her dem;

Giyinmiştir beyaz amma, bakarsın arz eder mâtem,

Bulutlar, dalgalar, yıldızlar etrafımda hep mahrem;

Ağaçlar, cûylar, kuşlar, çiçekler dâimâ hurrem...

Bu tenha yerleri gördün mü sen zannetme hâlîdir,

Hayâlâtımla meskûndur, bu yerler pür meâlîdir,

Muhât-ı aczdir hem lâ-tenâhî birle mâlîdir;

Bu mevkidir yerim sahilde bir kürsî-i âlîdir.

Bulutlar, dalgalar, yıldızlar etrafımda hep mahrem;

Ağaçlar, cûylar, kuşlar, çiçekler dâimâ hurrem...

mehmet Akifİstiklâl Marşı, 10 kıta ve 41 mısradan oluşan bir şiir. Bu, özellikleri onun dış yapısını ifade ediyor. Bir edebi metinde esas olan ise iç yapı yani muhteva başka bir deyişle eserin ruhudur. Biçimsel özellikleriyle de muhteşem bir eser olan İstiklâl marşının asıl önemi ve özelliği ise içinde gizlidir. Bu önemi anlam ve bu güzelliği görmek için ise onun ruhuna nüfuz etmekle mümkün olabilir ancak. Bu da bu marşı farklı bakış açılarıyla okumak ve anlamakla mümkün olabilecek bir hadisedir.

İstiklâl Marşı’na bu niyetle yaklaştığımızda ise şunları söyleyebiliriz. Eserin ruhu, şairin kullandığı kavramlarda gizlidir. Bunları, şimdilik kaydıyla vatan sevgisi, bağımsızlık duygusu, hürriyet fikri, millet tanımlaması, hak, hürriyet kavramları, şehitlik ve dini duygu ve düşünceler olarak sıralayabiliriz. Bütün bu kavramları bir arada düşündüğümüzde karşımıza her şeyden önce bir millet tanımlaması ve o millete ait tarih kavramı çıkar. Buna göre İstiklâl marşını milletimizin “tarifi ve tarihi”ni özlü bir şekilde anlatan bir eser olarak nitelendirebiliriz.

hayaliKalender kelimesi sözlükte “dünyadan elini çekip başıboş dolaşan (derviş); dünyadan elini eteğini çekip her şeyi hoş gören (kimse).” (Devellioğlu 2013: 581). Bir başka sözlükte “dünya işlerini bir kenara bırakmış kendince başıboş dolaşan (derviş); kendi halince dolaşan, her şeyi hoş gören (kimse)” (Parlatır 2006: 825)şeklindetanımlanmıştır. Kamûs-ı Türkîde kalender maddesinin açıklamasında “dünyadan el çeküb serseriyâne gezen, derbeder ve laubali derviş; alâik-i dünyevîyeden müberrâ ve âlâyişlere aldanmaz merd, hakîkat-bîn, feylesof” (Sami 2007: 1081) ifadeleri yer alır. Tasavvuf terimleri sözlüğünde ise “Dünya ile alâkasını kesip Allah'a yönelen kimselere denir. Bunların özelliği, laubali meşrep, lâkayd, mücerred ve fakir olmalarıdır. Kalenderîyye tarikatına mensup olanlara kalender denir.” açıklaması verilmiştir. 

Kalender sözünün bu anlamlarının yanında kökenine dair yapılan bir araştırmada (Ocak 1999) kalender sözünün Arapça, Farsça ve Türkçe kaynaklarda kimi zaman „Karender kimi zaman da Farsçadaki „iri, kaba kimse, Türkçede kalantor anlamı çerçevesinde kullanıldığı öne sürülmüştür. (Azamat 1988: 253). Benzer bir savda ise kalender kelimesinin Grekçe asıllı „kaletoz kelimesinden geldiği ileri sürülmüştür. Yaygın kabul ise kelimenin Sanskritçe „Kalandara