Pazartesi 1 Haziran 2020
Edebi medeniyet 
Ebedi Medeniyet
(Okuma süresi: 3 - 5 dakika)
Bunu okudun 0%
orhansaikgokyayTürk edebiyatının en usta şairlerinden biri olan ve edebiyatımızda daha çok "Bu Vatan Kimin?" isimli şiiriyle tanınan Orhan Şaik Gökyay'ı 2 Aralık 1994 günü kaybettik.
Edebiyatla ilgilenen herkesin kabul etmesi gerektir ki, Orhan Şaik Gökyay'ın:
Bu vatan toprağın kara bağrında Sıra dağlar gibi duranlarındır Bir tarih boyunca onun uğrunda Kendini tarihe verenlerindir.
Ardına bakmadan yollara düşen Şimşek gibi çakan, sel gibi coşan Huduttan hududa yol bulup koşan Cepheden cepheyi soranlarındır.
diye başlayan ve Türk kahramanlığını haykıran nefis mısraları, tıpkı Mehmet Akif'in terennüm ettiği "İstiklâl Marşı", "Bülbül" ve Arif Nihat Asya'nın "Bayrak" şiiri gibi, bir neslin millî heyecanını hep taze tuttuğu gibi, gelecek nesillere de aynı ruh ve heyecanı taşıyacak değerdedir.
O, hayatı boyunca milliyetçilik ülküsünden asla taviz vermemiş, fikirlerini pervasızca ifadeden çekinmemiştir.
Kolaya saydırıp işin gücünü Yerlerde koymayıp Türk'ün öcünü Adına dizilmiş darağacını Bayraklara direk yapan bizdendir!
diyen Gökyay, kendi ifadesiyle, adına kurulan darağacını, bayrak direği yapacak kadar idealist ve cesur bir şahsiyetti.
Orhan Şaik, 3 Mayıs 1944'te Irkçılık-Turancılık olaylarının içinde bulunduğu için, Vekalet emrine alınmış ve Ankara'dan İstanbul'a sevkedilmişti. 11 aylık mevkufiyetten sonra beraat ederek hürriyetine kavuşmuş, merhum Reşat Şemseddin Sirer'in Millî Eğitim Bakanlığı döneminde Galatasaray Lisesi Edebiyat Öğretmenliğine tayin edilerek, mesleğine iade olunmuştu.
Bilindiği gibi, 3 Mayıs, tarihimiz içinde bir uyanışın başlangıcı olması itibariyle son derece önemlidir. "İkinci dünya savaşının sona ermekte olduğu 1944 yılında ülkemizde yavaş yavaş ortaya çıkmağa başlıyan yerli kızıllarca, Türk milletinin tarihi, mukaddesatı açıkça tahkir ediliyor, imanına, ahlâkına mütemadiyen saldırılıyordu...
Büyük Türkçü Nihal Atsız'ın da belirttiği gibi: "Bir sabah komünist olarak uyanmamız gibi korkunç ihtimali, 3 Mayıs 1944 'te birkaç bin meşhul milliyetçi gencin yaptığı asil ve şuurlu hareket önlemiştir..."
Orhan Şaik, millî duygularını, kendine has vasıfları yanında, arı ve pürüzsüz bir dille yazdığı "Üç Nehir" şiirinde de dile getirmiştir:
Şu kızıl rüzgârlar esen diyarda Sular bir yolcudur, gider yolunca. Meriç kaybolurken sisli dağlarda Bir nar bahçesidir köprüde Tunca.
Biri de bendedir bu üç nehrin Benim de gönlümden sular akmada.
Bu giden yolcuyu geri çevirin Bu giden yolcular beni yakmada.
Sanmayın sâdece yapraklar taşır Düşmandan gizlece topraklar taşır.
Meriç'in suları bayraklar taşır Sınır boylarında güneş solunca.
O, aynı şiirde, vefasızlık ve geçmişimizle kopukluğumuzdan duyduğu elemi de, bir çağlayan halinde şöyle belirtir:
Yâdellerde kaldım sorulmadım ben Bir suyum, bulandım durulmadım ben.
Dağlar aştım geldim yorulmadım ben Daha çok çağlarım, gamla dolunca!
1902 yılında İnebolu'da dünyaya gelen Orhan Şaik Gök-yay, İstanbul Yüksek Muallim Mektebini bitirdikten sonra Kastamonu, Malatya, Edirne, Eskişehir ve Bursa Liselerinde edebiyat öğretmenliği ve müdürlük görevlerinde bulunmuştur. Bu arada 1941'den itibaren üç yıl süre ile Ankara Devlet Konservatuarı Edebiyat Öğretmenliği ve Müdürlüğünü deruhte etmiştir. 1951'de M.E.B.lığı tarafından Kültür Ataşesi ve Öğrenci Müfettişi olarak gönderildiği Londra'dan 1954'te dönünce, Çapa Eğitim Enstitüsü ve Yüksek Muallim Mektebinde Türk Dili ve Edebiyatı okuttu. 1967'de emekliye ayrıldı.
İlk şiirlerini, Balıkesir’de, öğretmenken, arkadaşlarıyle birlikte çıkardığı "Çağlayan" dergisinde yayınlayan şairin, daha sonraları Adsız Mecmua, Orkun, Ülkü, Yücel ve Türk Dili gibi dergilerde şiir ve yazıları yer aldı.
Onun, kitaplığımızın büyük boşluğunu dolduran:
Dede Korkut, Bugünkü Dille Dede Korkut Masalları, Gölge Tiyatrosu Tarihi, İslâm Devletleri Tarihi, Kâbusnâme (Mer-çimek Ahmed'den), Devlet Konservatuarı Tarihçesi, Kâtip Çelebi gibi kitaplarıyle, tercüme eserleri bulunmaktadır.
Halk Edebiyatının tesirinde kalarak, samimî duygularını, hep hece vezniyle yazdığı şiirlerinde dile getiren Orhan Şaik Gökyay'a, Kültür Bakanlığınca "1981 Yılı Şiir Başarı Ödülü" verilmişti.
Şiirlerinde, nazım biçimlerinin her türünü denemekle beraber, hece ölçüsünü öylesine ustalıkla kullanmıştır ki:
Dallarını eğip de tutamadığım Hoş yemişlerinden hiç tadamadığım Gölgesi altında bir yatamadığım Ağaçlar içinden bir seslenen var.
Bir kervana köle deseler şatsalar Geçen bulutlara su olsam katsalar Beni benden alıp bırakıp gitseler Gidilmez yerlerden bir seslenen var.
mısralarını ihtiva eden'Bana Bir Seslenen Var" şiirinin, ilk üç mısraları 12 heceli olduğu halde, son mısralar 11 hecelidir. Bu bir teknik hata değil, şairin bilerek denediği bir biçimdir. Ve şiirde hiç aksaklığa meydan vermediği gibi, çoğu kimse de farkında olmamıştır.
Şair olmakla beraber, aynı zamanda edebiyat tarihçisi, araştırmacı ve iyi bir münekkit olan Orhan Şaik, T.D.K.da yaptığı bir konuşmada: " Yeni çıkan her kitabı, acaba yanlış var mı? diye okuduğunu" söylemişti... Ancak kendisi, yukarıdaki şiirlerinde geçen:
Gölgesi altında bir yatamadığım
mısraında "altında" kelimesini fazladan kullanmıştır. Çünkü gölgenin altı olmaz. Gölge zaten ağacın altındadır. Lâtife kabilinden de olsa, sağlığında bu hususu kendisine söyleyebilmiş olmayı ne kadar isterdim...
O, halk edebiyatımızın öylesine tesiri altında kalmış ve halk tarzı şiiri öylesine benimsemiştir ki:
Beni koyup giden cefacı dilber Koyduğum yerlerde duramıyorum.
diye başlayan "Gurbet" şiirini okuduğumuz zaman, XIX.ncu yüyzılın ünlü halk şairi Seyranî'nin:
Cezbe dilden midir dilberden midir Dil bilmez dilberden soramıyorum.
mısralarını hemen hatırlıyabiliyoruz.
Yine "Divan Edebiyatı" konusunda verdiği bir konferansta:
Eğer divan edebiyatı şairlerinden birinin gönlü kaybolmuşsa, biliniz ki, o gönül yârin saçlarına takılmıştır.
Yârin zülf-i siyahı, benim baht-ı siyahımı ayaklar altına aldı.Çünkü saçları topuklarındaydı, demişti...
Evet Celâl Sahir'in :
Başımla gönlümü edemedim eş Biri yüz yaşında, biri yirmibeş.
dediği gibi, Orhan Şaik Gökyay'ın da yaşı yüze yaklaşmasına rağmen, ömrünün son günlerine kadar gönlü hep yârin saçlarına takılmış ve yirmibeşten yukarıya çıkmak istememişti...
Onun "Gurbet" şiirinden bazı bölümleri burada tekrarlıya-rak rûhunu şâdetmek istiyoruz:
Beni koyup giden cefacı dilber Koyduğun yerlerde duramıyorum Beni de alsaydm n'olur beraber Derdimi kimseye veremiyorum.
Çıksam şu dağların yücelerine Eş olsam gurbetin gecelerine İmrenir dururum nicelerine Bir ben mi murada eremiyorum?
Bu gül yaprağı mı, dudak değil mi? Ne diye kıvrılmış yazık değil mi? Sana giden yollar uzak değil mi? Korkumdan bir türlü soramıyorum.
Bağrımda koç gibi dağlar yatışır Görünmez dallarda kuşlar ötüşür Bir yerim var benim yanar tutuşur Bir yerim kanıyor, saramıyorum.
* Karınca Dergisi: Şubat 1995.

Abdullah SATOĞLU

About the Author

Abdullah SATOĞLU

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile