Edebi Medeniyet 
Ebedi Medeniyet
(Okuma süresi: 19 - 37 dakika)

Makale Dizini

Bunu okudun 0%

ahmet yesevi

ahmet yesevi
Hoca Ahmed Yesevî, Türkistan coğrafyasında dünyaya gelmiş, eserleri ve yetiştirdiği öğrencileri ile Türk dünyasını asırlardır aydınlatan büyük bir Allah dostu ve düşünürdür. Onun fikirleri ve düşünceleri Anadolu, Balkanlar ve Karadeniz kuzeyindeki Türkler tarafından günümüze kadar yaşatılmıştır. En ünlü eserleri Divan-ı Hikmet ve Fakr-namesi’dir. Yetiştirdiği öğrenci sayısının doksan bin civarında olduğu tahmin edilmektedir. Bu sayede Türklüğe istikamet göstermiş Türk soylu halkları İslâm inancı etrafında birleştirmiştir.

Anahtar Kelimeler: Hoca Ahmed Yesevî, Dîvân-ı Hikmet, talebeleri

THE HERITAGE OF HODJA AHMED YESEVI

(Dîvân-ı Hikmet and Dervishes)

 

Abstract

Hodja Ahmed Yesevi is a great God-friend and philosopher who has come to the world in the Turkestan geography. His works and the students have enlightened the Turkish world for centuries. His ideas and thoughts were kept alive by the Turks in the northern part of Anatolia, the Balkans and the Black Sea. His most famous works are Divan-ı Hikmet and Fakr-namesi. It is estimated that the number of students trained is around ninety thousand. In this way, the Turk noble peoples have been united around Islamic belief.

Key words: Hoca Ahmed Yesevi, Dîvân-ı Hikmet, Dervishes

 

I

Andolsun ki biz, Lokman'a “Allah'a şükret!” diye hikmet verdik. Kim şükrederse kendi iyiliğine eder. Kim de nankörlük ederse, şüphesiz ki Allah, hiçbir şeye muhtaç değildir, daima övülmeye layıktır.

Lokman Suresi/12. Ayet

XVII. yüzyılda kaleme aldığı Seyahatname’si ile yaklaşık dört asırdır insanlık ve Türk tarihine ışık tutan Evliya Çelebi Seyahatnamesinde Osmanlı topraklarındaki  Yesevî-Bektâşî dervişlerinden bazılarını şöyle özetler: “Rumeli'de Sarı Saltuk, Deliorman'da Demirci Baba, Niyazabad'da Avşar Baba, Merzifon'da Pir Dede, Bulgaristan Varna-Batova'da Akyazılı, Bursa'da Geyikli Baba, Abdal Musa, İstanbul Unkapanı'nda Horos Dede, Yozgat'ta Emir Çin Osman, Tokat'ta Gaj-Gaj Dede, Zile’de Şeyh Nusret, Nevşehir'de Hacı Bektaş-ı Veli, Amasya'da baba İlyas”. 

Şu sözleri ise Anadolu Selçuklu ve Osmanlı Türk Coğrafyasının mutasavvıfların gönül terleri ile nasıl yoğrulduğunu anlatır:

 “Türk-i Türkân Hoca Ahmed-i Yesevînin halifelerinden Şeyh Lokman ki Horasan erenlerindendir. Vâlid-i büzürgvârı(geleceği gören) Hacı Bektaşi Şeyh Lokmana tilâmizliğe verüp Hacı Bektaş anlardan ulûm-ı zahire ve bâtımayı tahsil eyledi.”“.. devletleri müebbed ola deyü yetmiş aded kibâr-ı evliyaullah Horasanda Yesu şehrinde Türk-i Türkan Hoca Ahmed Yesevi hazretleri huzurunda hayr dua ve senalar edüp yedi yüz fukarasıyla Hacı Bektaş-ı Veliyi Devlet-i Âl-i Osman'a muin ü zahir ola deyü gönderüp...”“Amma (Hacı Bektaş) irşadı Hoca Yeseviden görüp Rûm erenlerinden olmağla izin taleb edüp yedi yüz fukara ile Seyyid Muhammed-i Buhari-i Saltık ile Hacı Bektaş’ı Rûmda Osmancığa gönderüp Mevlânâ-yı Rûmi ve Hacı Bektaş-ı veli ve Şems-i Tebrizi ve Muhyiddin-i Arabi ve Karaca Ahmed Sultan ve gayrı yetmiş kibâr-ı evliyaullahların bin yirde haşrolup sohbet-i has edüp Orhan Gazi asrında Hacı Bektaş-ı Veli iştihar bulup yeniden çeri yani yeni-çeri peyda edüp Rûm diyarların Orhan ile maan feth edüp yedi yüz fukarâlarının cümlesin feth olunan şehirlerde sâhib-i seccade edüp Muhammed Buhari Sarı Saltık Bayı Kafiristana gönderüp Dobruca ve Eflak ve Boğdan ve Leh ve Moskovda çok gazalar edüp "Saltık" namıyla iştihar verdi. Anınçün hâlâ Rûmda yedi yüz âsitâne-i Bektaşiyân(Bektaşi Tekkesi) vardır. Badehu Hacı Bektaş-ı Veli sene (—) tarihinde yine Orhan hilafetinde mehûm olup Orhan, cenâze-i Sultana hazır olup Kırşehri'nde defn etdiler.”[2]

Dîvân-ı Hikmet’ten alıntılayacağımız bazı sözler ile Ahmed Yesevî’nin hikmet mirasının yolculuğuna başlıyabiliriz: 

"Bismillah" deyip söze bağlayarak, hikmet söyleyip/  Erenlere inciler saçtım ben hey!/ Sürekli riyazet yaparak, çok sıkıntı çekip/  "Defter-i sânî" sözünü açıkladım ben hey! 

Sözü, Hakk'ın cemalini (temaşa etmek) isteyenler için söyledim./ Damarı (damarla) birleştirircesine, canımı canana (Tanrıya) bağladım./ Garip, yoksul ve yetimleri gözetip kolladım./ Kaygısızca gününü gün eden kimselerden uzak durdum ben hey! 

Nerede gönlü kırık (bir kimse) görsen, derman ol derdine./ Yolda bir mazlumla karşılaştığında, (yakınlık gösterip) yoldaş et kendine./ (Böyle davranırsan), mahşer gününde, (temaşa edecek derecede) yakın olursun (Allah'ın) cemaline. / (İşte bu mertebeyi kazanmak için) "Ben" diyerek (benlik satıp)/ Böbürlenen kimselerden uzak durdum ben hey!/ 

4/ Garip, yoksul ve yetimleri Hz. Muhammed (her zaman) sevdi./ Miraç'a çıkıp Allah'ın cemalini temaşa etti./ Ondan sonra, garip ve yoksullara (daha da) ilgi gösterdi./ (İşte bu yüzden) ben de gariplere sürekli ilgi gösterdim hey!/ 

5 /Hz. Muhammed'in ümmetinden isen, (her zaman) gariplerin yanında bulun. / Âyet ve hadis okuyanlara kulak ver, (onları rehber edin)./ (Aç gözlü olma;) Razzâk (olan Allah'ın) verdiğiyle yetin./ Ben yetindim ve (aşk) coşkunluğunun şarabını içtim hey![3] / 

22 Kâfir (de) olsa, (kimseyi) incitme; (bu), Hz. Muhammed'in sünnetidir./ (Bil ki) taş yürekli merhametsiz kimselerden Allah (da) hoşnut değildir./  And olsun, böyle kullar için Siccîn hazır (beklemektedir.)/ (Bu) sözü, ilim sahibi kimselerden işitip söyledim ben hey![4]

169. /“Erkek ve kadına, oğul-kıza ilim farz dedi, /Taleb ül-ilmi farizatun" deyip Resul söyledi,/  “Ma yecüzu bihis-salat" ilim zaruri, / Diri varsınız, ta ölene dek okuyun, dostlar”[5].

Ahmed Yesevî mirası, dilden (gönülden)  dile (gönüle) aktarılan Dîvân-ı Hikmet adlı muhteşem eseri ile Türk yurtlarının her köşesine gönderdiği dervişleri ve halifeleridir. Onun Anadolu’daki sonsuz sedalarından biri olan Hacı Bektaşı Veli, Makâlât adlı eserine göre; Şeriat'te bulunan on makamdan üçüncüsü, ilim (yani bilmek)dir. Çünkü bilmeden yapılan dini işlemler sapıklık olur; buna karşılık fiilen tatbik edilmeyen kuru bilgi de vebal ve mes'uliyetten ibaret olur. İlim öğrenmek her erkek ve kadın Müslüman üzerine “rabbaniler (din bilginleri veya Tanrısal kullar) olunuz.(al-Kur'an III 79) âyeti sebebiyle bir zorunlu ödevdir.[6] Marifetin yedinci makamı ilimdir der: “Nitekim Hz. Peygamber şöyle buyurdu: Dünyanın durması dört şey üzerinde ve onlar sayesindedir: Alimlerin ilmi, hükümdarların adaleti, cömertlerin el açıklığı ve yoksulların duaları”[7]. Hakikatteki onuncu makam ise iç gözüyle gözlemde bulunmak. Tanrısal bilimi (ilm-î ledünni;) öğrenmektir. Allah’u Taâla nın şu sözü gereğince “Biz ona (Hızır’a) kendi tarafımızdan ilim öğrettik.” (al-Kur’an XVIII/65)[8]

II  

Ahmed Yesevi'nin önde gelen halifelerinden Sufî Muhammed Danişmend’in kaleme aldığı Miratü'l-kulub risâlesindeki tasnife göre Ahmed Yesevi tasavvuf yolunu klasik şeriat-tarikat-hakikat üçlemesi ile açıklamaktadır[9]: "Hz. Hâce Ahmed Yesevî'den çok önceleri, Adem (a.s.)a şeriat verildi. Sıra İbrahim (a.s)'a gelince tarikat verildi. Muhammed Mustafa (s.a.v.)e gelince hakikat verildi. O zaman Hz. Rasûlullah (s.a.v.) münâcâtta bulundu: "İlâhi! Bu hakikatla yürümek zordur. Ümmetlerim bu yolla amel edemez âsi olurlar, deyince Allah Teali (c.c.) ferman buyurdu: "Senin ümmetlerine şeriatı, tarikatı ve hakikati verdim. İsterlerse ikisinden yürüsünler. Ama ey Muhammed (s.a.v.)! Hakikati herkese söyleme, ancak arif ve âşık olanlara açıl, söyle. Çünkü bu anlatılamayacak sır ilmidir, dil ile anlatma..." dedi. Arif, kelime olarak tanıyan, sezen, anlayan demektir. Arif olmak kabiliyeti, sûfilerde "irfan"' sözüyle dile getirilir. Alim olmak, okuyup bellemekle mümkündür; fakat irfan, Tanrı vergisidir. Bu yüzden de tasavvufta irfan, ilimden çok üstündür. Şeriat îmânı, tarikat imânı ve hakikat imânı nasıl olur? diye sorulursa cevap olarak de ki: Şeriat imânı, kelime-i tayyibe, kelime i tevhid ki. "Lâ ilâhe illallah' (Allah’tan başka tapılacak yoktur.) okumak; tarikat imânı, Allah Teâlâ (c.c.)dan korkmak ve hakikat imânı, dürüstlük ve samimiyet ile Hakk Teâlâ (c.c.)'ya yönelmektir."Sultânü'l-ârifin Ahmed Yesevi "Şeriat, zâhiren uzuvlarla amel etmek; tarikat, kalp ile amel etmek; hakikat ise sır (kalbin içindeki cevher, gönül) ile amel etmektir" sözü ile bu izahı genişletir. "Bu Miratü’l-kulûb risâlesinin yazılmasının sebebi şu idi ki, tüm sûfiler, sabah ve akşam belki sürekli zikir halkasında doğru bir hâl içinde iken, günlerden bir gün Hazret Sultân Ahmed Yesevi'ye: "Şeyhlik ve müridlik hakkında ve bu yüce silsilenin sülük (usûlü) ve tarikatı konusunda bilgi verseniz, sizden sonra ehl-i tarikata hâtıra kalır", diye arzettiler. Sonra bu risâleye Miratü'l-kulûb adı verildi yani 'Gönüller Aynası'. Her kim aynaya baksa yüzünü görür ve gayb aynası olsa onu da (= gaybı da) görür. Binâenaleyh her kim bu kitabı okusa ve kendi kusurunu görüp bilse, onu telâfiye çalışıp tevbe ve istiğfar ile benliğinden geçse, ümit edilir ki Allah Teâlâ o kusur ve günâhı afveder. Her sâlik ki bu risaleyi okusa veya okuyandan dinleyip amel etse, kalp gözünü açsa, onsekiz bin âlemdeki acâib ve gariblikleri görse, kıyâmette -inandık ve tasdik ettik- Allah Teâlâ Zülcelâl (c.c.) ile buluşup keyfiyetsiz olarak Vechullah'ı görse, (bu) hiç acâib ve garib (bir hâl) olmaz. Sultânü'l-ârifin Hz. Hâce Ahmed Yesevi buyururlar ki: Şeriat, uzuvlarla yani zâhirle amel etmektir. Uzuvlarla (bi'l-erkân) kelimesinden maksad, farz, vâcib, sünnet ve edeblerin tümü olur. Ama şeriatla yürüdüm deyip iddiada bulunanlar, Müslüman olarak adlandırıldılar. İddiâlara maneviyât gerekir. O maneviyât da şudur ki. Hakk Teâlâ (c.c.)'nın emri kullarına iki şekilde olur: Emredilen iyi işler (farz) ve yasaklanan kötü işler (haram). "Siz, insanların iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; iyiliği emreder, kötülükten menedersiniz"(Âl-i İmrân, 3/110) buyurdu. Mü'min ve Müslüman diye adlandırılanlar, tüm emredilenleri yerine getirip yasaklananlardan sakınsalar, şeriatta iddiâları doğru, mü'min ve Müslümanlıkları da dürüst olur. Hakk Teâlâ (c.c.)'nın hakikî kulları olurlar[10].

Ahmed Yesevî'nin ifadelerinde, nasihat, irşâd ve tenkid iç içedir. O. böylece, yalnız ideal olanı normatif "iyi" ve "iyilik" değil, üniversel olanı "kötü" ve "kötülük'ü de tanımlamıştır. Bu tanımlamaları, sadece dini bir çerçeve içerisinde yorumlamak doğru olmaz. Çünkü Türk milletinin milli değerlerini ve asli müştereklerini İslamî değerlerden ayrı düşünmek de eksik ve yanlış bir anlayışın neticesi olur. Yesevî'nin ifade etmeye çalıştığı “Türkler; millî ve manevi değerler manzumesinde dünyada gerçek anlamda." iyi insan ve lider insan olma" niteliğini tarihin her safhasında sürdürmüşlerdir.[11]Abdurrahman Güzel, Ahmed Yesevî düşüncesinde tespit ettiği insan tiplerini şöyle ifade etmektedir: 

1. İyi-Kötü İnsan Tipi:"O şeyhler ki müritlerinden açgözlülükle bir şeyler dilerler ve canlarını küfür ve dalâletten ayırmazlar ve bid'at ehlini iyi görürler ve sünnet ehlini kötü görürler ve şeriat ilmi ile amel etmezler ve nâ mahremlere göz salarlar (bakarlar) ve kötülüğü âdet edip Allahu Taâlâ'nın rahmetinden ümitli olurlar ve şeyhlik işlerini değersiz görürler. (onların) müritleri de dinden çıkmış olur. kendileri de dinden çıkmış olur " "Şeyh odur ki yardım alsa,  hak etmiş olanlar verir. Eğer alıp kendi yese, murdar et yemiş gibi olur. Eğer elbise yapıp giyse, o elbise eskiyene kadar Hak Teâlâ(onun) namaz ve orucunu kabul etmez. Ve eğer aldığı yardımdan ekmek yapıp yese, Hak Teâla onu Cehennemde türlü azaba uğratır."   metinde ki açgözlülük, küfür, dalâlet, bid'at, başkasına kem bakma. Fena işlerle iştigal etme, kötü insanlarınpaylaşma, sadelik, mütevazılık ve doğruluk da iyi insanların temel vasıflarından olagelmiştir.

2. Aydın İnsan Tipi:" Yine sûfî o kimsedir ki her işten gönlü soğuk olmalı, nefis ve şehvetlerden arınmış olmalı, içi âfetlerden arınmış olmalı, davranışları temiz olmalı, içi pişkin, gözü(her) iki dünyaya kapalı, kafası aydınlanmış olmalı" 

3. Alp-Eren İnsan Tipi:"Fakr makamı sekizdir: İlki tevbe'dir, ikincisi ibadet'tir, üçüncüsü sevgi'dir, dördüncüsü sabır'dır, beşincisi şükür'dür, altıncısı rızâ'dır, yedincisi züht'tür, sekizincisi âfiflik(namuslu)'tir"29.Zikredilen sekiz fakr makamı, asırlardan bu yana insanlar, ister derviş olsun, ister kadı: ister bey olsun, ister kara budun Türk milletini günümüze kadar şan ve şeref dolu sayfalar bırakarak taşıyan "Alperenler'in" "erenlik" vasıflarıdır. Bu son derece kıymetli manevi özellikler, islâmiyet'le beraber milletimizin aldığı ve kendi bünyesine uyarladığı, ihtişamlı, fakat mütevazı parıltılardır. Hoca Ahmed Yesevî'nin tarif ve işaret ettiği işte bu "erenlik"tir. "Fakr mertebesi yedidir:Civanmert'tiktir, sipahilik'tir, gariplik'lir, hırka'dır, sabır'dır, kanaat'tır, tevekkül'dür''  Hoca Ahmed Ycsevî. bu sözleriyle "madde ve ruh" dünyasını birleştirmektedir; "erenlik" manevi âlemin, "alplik" ise maddi âlemingereğidir. Başlangıcından itibaren "alp" olan Türkler, islâmiyet'in verdiği dinamizmi "erenlik'e katıp daha büyük işleri, daha mukaddes amaçlar için gerçekleştirmişler ve alp-eren olmuşlardır.

4. Nefsini Terbiye Eden İnsan Tipi:Ahmed Yesevi"Ey derviş, şeyhler daha önce gelenlerin fakirliğini kabul edip sözlerine uyup, ahkam ve erkânlarını bilip geçici istekleri terk edip, nefsi mücahede yayı ile parçalayıp, kendisine naat ettirip ve kanaatı âdet hâline getirip, kazasına razı olup, belâsına sabredip, nimetine şükredip, bildirilen risâleye göre amel edip Hüdâ-yi Taâlâ 'nın emirlerini yerine getirse dervişlik adı ona uygun olur." "Ve şeyhlik mücahede makamıdır ve dünya ehli yüceliği diler ve öbür dünya ehli alçak gönüllü olur ve hakirliği diler." “Türk, nefsine hâkim olduğu, büyük ve küçüğünü bildiği, alçak gönüllülüğü elden bırakmadığı ve Kur'an 'a uyduğu sürece büyük işleri başarabilmek azmini kendinde bulmuş ve başarmıştır.” demektedir[12].

III

Işk bâbını Mevlâm açkaç menge tekdi

Tufrak kılıp hâzır bol dep boynum eğdi

Bârân-sıfat melâmetni okı tegdi

Peykân alıp yürek bağrım teştim mena[13]

Tanrım aşkının kapısını bana açtı; açar açmaz, aşkı (bütün benliğimi) kapladı. (Bu sevgi) benliğimi aldı gitti; (beni) Hakk ın huzuruna götürüp kul etti.

(Bu halimden ötürü de) kınama okları (üzerime) yağmur gibi yağdı.

(Bana değen bu okların) sivri uçlarını, yüreğime ve ciğerime sokarak delik deşik ettim ben hey![14]

Comments powered by CComment

Günümüzde geçmişte hiçbir zaman olmadığı kadar fazla insan tarih yazmanın, aynı şekilde hiçbir zaman olmadığı kadar insan da geçmişe dair bilgi edinmenin peşindedir. Bu...
Türk dünyası edebiyatlarının önemli bir parçasını teşkil eden Özbek edebiyatı, Özbekistan’ın bağımsızlığa kavuşmasıyla birlikte, kendine özgü metotlar geliştirerek dünya...
Türk illeri dünyanın en eski illerinden olarak, dört bin yıla yakın keçmişl a rind a Asya, Afrika ve Avrupa qitelerine yayılmışlar ve oralarda büyük millet ve devletler...
Tarih bazen anlatılmalı, bazen gerçeklerin içine gitmemiz gerekiyor yoksa geleceğin ne olacağını kestiremiyoruz. Biz sadece Orta Asya’yı demiyoruz, Türkiye dâhil Osmanlı’nın...
Ömer Seyfettin, “11 Mart 1884 günü -Rûmî takvimle 28 Şubat 1299- Balıkesir’in Gönen ilçesinde doğdu.”[2]Ömer Seyfettin’in ilerleyen yaşlarında Gönen özlemini ve çocukluk...
Bireyi kendilik hissiyle yakınlaştıran/ uzaklaştıran olgular dizgesi, toplumsal sorumluluklar ve ihtiyaçların bir-biriyle olan uyumu/çatışmasıyla doğru orantılıdır. Bireyi...
1865 yılında Fatih’in Sarıgüzel Mahallesi’nde doğdu. Babası Menteşeoğulları’ndan Bahaeddin Efendi, annesi zengin bir ailenin yanında evlatlık olarak yetişen Nevber Hanım’dır....
Yoksa başlığa gene “Oğuz Uykusu” mu demeliydim… Son yıllarda bâzı muhâfazakâr çevrelerde gittikçe genişleyen bir Mevlânâ aleyhtarlığı gözlüyorum. Esâsen bu üzüntü verici durumu...
Odlar Yurdu, Azerbaycan Bakü'de doğdu. Liseden beri edebi ve sanatsal etkinliklerle ilgilendi. Türk ve Irak Türkmen edebiyatının gazete, dergi, şiir koleksiyonları, dergileri ve...
XIX. yüzyılın ikinci yarısında Türk edebiyatı ve siyasî hayatında büyük tesirler meydana getiren vatan ve hürriyet şairi, dava ve mücadele adamı, edip, yazar, gazeteci ve...
Şevval 1290’da (Aralık 1873) İstanbul Fatih’te Sarıgüzel’de doğdu. Babası, küçük yaşta tahsil için Arnavutluk’un İpek kazası Şuşisa köyünden İstanbul’a gelmiş, “temiz” mânasına...
(1873 - 1936) 1 Mehmed Âkif Ersoy, şair, fikir adamı, veteriner, eğitimci, vaiz, hafız, milletvekili, İstiklal Marşı‘nın şairi, millî şair, vatan şairi. 1873‘te İstanbul‘da Fatih...
28 Ağustos 1977 yılında doğdu. Çocukluğunu doğanın kucağında konargöçer bir aile de geçiren Arsalan Mirzayı 1983’te Şiraz’a yakın olan Kevar şehrinde eğitme başladı. Eğitimini...
Nigar Rafibeyli (Azerice: Nigar Rəfibəyli, d. 23 Haziran 1913, Gence - ö. 10 Temmuz 1981, Bakü), Türk yazar ve şair. Roman ve kısa öykü yazarı olan Anar Rızayev'in annesi ve ünlü...
Orta Asya Türkleri'nin dinî-tasavvufî hayatında geniş tesirler icra eden ve "pîr-i Türkistan" diye anılan mutasavvıf-şair, Yeseviyye tarikatının kurucusu. Ahmed Yesevi’nin tarihî...