Cumartesi 7 Aralık 2019
Edebi medeniyet 
Ebedi Medeniyet

neviÖzel mektup konusu bazı istisnalar dışında Eski Türk Edebiyatı alanında araştırılması ihmal edilmiş konulardandır. Öyle ki bu konuda, bildiğimiz kadarı ile herhangi bir akademik çalışma yapılmadığı gibi, derli toplu bilgi veren bir kaynak da mevcut değildir ve bugün hâlâ özel mektupların bilhassa edebiyat tarihi, tarih ve kültür tarihi alanlarına sunduğu zengin malzeme araştırıcıları beklemektedir1.

NEV'İ KİMDİR

Şâir, müderris, mutasavvıf, şehzâde hocası Yahyâ Nev'î Efendi'nin1 2 3 Sadrazam Koca Sinan Paşa'ya4 yazdığı mektup bu konudaki en güzel örneklerden birisidir. İyi bir şâir olan Nev'î'nin olgun, dürüst, duygulu, bilgili ve kültürlü bir insan olarak özellikle III. Murat'tan çok büyük bir ilgi ve saygı görmüş olduğunu biliyoruz. Buna karşılık iri yarı, gür sakallı, sevimli bir görünüşe sahip olan Sinan Paşa iyi bir öğrenim görmemiş, haşin ve mağrur bir kişi olarak tanınmaktadır1.

Nev'î'yi Sinan Paşa'ya mektup yazmaya sevk eden olay 1580'li yıllarda ve büyük bir ihtimalle Sinan Paşa'nın 1580-1582 arasındaki ilk sadaretinde geçmiş olmalıdır. Çünkü Nev'î ömrünün o sırada elli yaş başlangıcını aştığını söylemektedir. Nev'î'nin doğum yılı olan hicri 940 yılına bu sayı eklenince hicrî 990 yılı elde edilmekte, bu da milâdî 1582/83 yıllarına tekabül etmektedir. Bu yıllarda Nev'î'nin henüz müderrisliğin aşağı kademelerinde görev yapmakta olduğunu biliyoruz. Olay şöyle cereyan eder: Görevinden azledilmiş olan Nev'î bir bayram günü biraz da bir şeyler umarak Sinan Paşa'yı ziyaret eder; fakat Paşa kendisini asık suratla karşıladığı gibi, «Şâir ehl-i ilm olmaz.» diyerek bir de derinden yaralar. Nev'î'nin, bu sözlere muhatap olduğu anda nasıl bir cevap verdiği, ne yaptığı bilinmiyor; fakat daha sonra bu konudaki düşünce ve duygularını Paşa'ya bir mektupla bildirmiştir5 6. Mektubun bir sûreti oğlu Atâyî'nin, Şakâik Zeyli diye tanınan Hadâiku'l-hakâik fî tekmileti'ş-şakâik isimli eserinde yer almaktadır7.

Mektup birçok bakımdan ilgi çekicidir. Nev'î bu mektupta herşeyden önce, görünüşte yumuşak; ama ince bir alayla örülü, bir ironi örneği sayılabilecek, yer yer çok sertleşen bir eleştiriyi de ihtiva eden bir tarzda Sinan Paşa'ya hak ettiği dersi vermektedir. Nev'î daha mektubun başında Sinan Paşa'ya dua eden cümlelerinde Paşa'nın huysuz, eli sıkı ve asık suratlı davranışıyla inceden inceye alay eder: «Hak subhâne ve taâlâ nihâl-i vücûdun libâs-ı hulk u atâ ile mülebbes ve mükerrem ve cemâl-i behçet-şiârun hilye-i beşâşet ve behâ ile muhallâ ve muhterem kılsun ki...»

Sonra kendi hâlini ve uğradığı hayal kırıklığını anlatır: Ömrünü fazilet, edep, maarif peşinde harcamıştır. Sinan Paşa'nın devlet bahçesine ihsan gülü koklamak için gelmişken dil dikeni ile yaralanmıştır. Emellerinin fidanı perişan olmuştur. Nev'î, Paşa'ya, «Bu davranış 'ebred min erbain'1, (yani karakışın en soğuk günlerinden daha soğuk) değil midir?» diye sorar. Hele hele cezanın bir yana bırakıldığı iyi olsun kötü olsun bütün kalplerin sevindirildiği bir bayram günü «Misafire kâfir bile olsa ikramda bulunun»8 9 sözüne güvenip Paşa'nın evinde misafirken ve ihsan umarken yapılan bu muamele ona çok dokunmuştur.

Nev'î duygularını dile getiren bu cümlelere Paşa'nın bilgisinin azlığını ima eden ve onun çevresindeki ulemânın seviyesizliğine sataşan cümleleri bağlar: «Ş'âir ehl-i ilm olmaz 'mukaddimesi gâlibâ saadetli Paşa'nın sem-i şerîfine ulemâ taifesinün âmîlerinden belki ümmîlerinden 'insan bilmediği şeyin düşmanıdur'10 hükmünce vâsıl olmuş gibi».

Nev'î bunun ardından ulemânın, özellikle belâgat ve fesâhatte seçkin kişilerin böyle saçma sapan şey söylemeyeceklerini belirtir, sonra şiirin tarihî, şer'î ve ilmî bir savunmasına geçer. Şiirin ne olduğunu da anlatır. Bunları yaparken araya Sinan Paşa'nın bilgisiz, anlayışsız ve kaba olduğu anlamını kolayca veren cümleler yerleştirir.

Söz gelişi: «Bu ma'nâ ehl-i ilm olanlara ma'lûmdur, cenâbınıza dahı ma'lûm olsun ki ifâde-i ilmde ulemânun küstahlıgı şer'en ma'zûrdur.» der; ince bir sanat eseri olan cinsten bir şiirin sınırsız güzellikleri ve yazıyla, tarifle ifade edilemeyecek vasıfları bulunduğunu söyleyip: «Meğer nazarda şi'r şi'rden mütefâvit olmaya» diyerek Paşa'nın doğru dürüst bir şiirle kötü bir şiiri biribirinden ayıramadığını imâ eder. Mektubun sonunda en ağır ifade yer alır: «Husûsâ tenâsüb-i savt dahı munzam

ola, hoş elhanlardan sudûr idicek müessir-i sudûr oldugın hayvan dahı idrâk ider».

Burada Sadi'nin bir hikâyesine telmih vardır. Hikâye şöyledir: Sadi, Hicaz seferindeyken bir grup kalbi uyanık genç dervişlerle yol arkadaşlığı yapar. Gençler zaman zaman güzel etkili şiirler terennüm ederler. Aralarında bir de ham âbit vardır. Onları kınamakta rahat vermemektedir. Medine yakınında Beni Hilâl kabilesinin olduğu yere gelince siyâhî bir çocuk obadan çıkar, yüksek sesle terennüme başlar. Sesin tesirinden havadaki kuşlar düşer, âbidin bindiği deve oynamaya başlar, âbidi atar çöle dalar. Sadi âbide ağır sözler söyler. Bunlardan bazıları şöyledir: «Ey şeyh! güzel ses hayvana tesir etti; fakat sana tesir etmiyor. Eğer sende zevk yoksa, garîbe-i hilkat olarak yaratılmış bir hayvansın. Devenin bile ruhunda sevdâ, zevk, şevk bulunurken insanda bulunmazsa, o, insan değil eşektir»1.

Nev'î araya, «Ulemânun ilmde küstahlığı şer'en ma'zûrdur.» gibi koruyucu ifadeler koysa ve kendisini koruyacak bazı kişiler bulunsa bile, bu satırları yazdığında daha sıradan bir müderristir ve muhatabı devrin en güçlü imparatorluğunun padişahtan sonra gelen en kudretli kişisidir. Bu durumda mektup, şahsiyetine ve sanatına saygısı olan bir bilim adamı ve şâirin medenî cesaretini göstermektedir.

Sinan Paşa'nın davranışında ve sözlerinde 16. yüzyılın sonlarına doğru medreselerde kültür seviyesinin düşmeye başlamasıyla ve çeşitli sebeplerin yol açtığı toplumsal huzursuzlukların baş göstermesiyle gitgide ağırlık kazanmakta olan taassubun izleri görülmektedir11 12. Çoğunu imam, vâiz ve benzerlerinin oluşturduğu bazı câhil, fanatik ve yaygaracı tipler, bozukluk ve işlerde kötüleşme arttıkça kültür seviyesi düşük olan çevrelerde ortaya şeriatin savunucusu olarak çıkıp ağırlık kazanmaktaydılar. Aralarında samimî olanlar, şeriati çok kuru, katı, hayatı donduran bir kalıp olarak görüyorlardı. Öyle ki söz gelişi ezan, nat, mevlid ve benzeri şeyleri bile makamla ve güzel sesle okumaya karşı idiler13. Bir de koyu bir taassupla zühd ve takvâ perdesi ardında kendilerine çıkar sağlamaya çalışan kurnaz, iki yüzlü, muhtekir, haris kişiler vardı. Bunlar her türlü yeniliğe kapalı, hiçbir tartışmaya yanaşmayan kişilerdi. En büyük hedefleri arasında mutasavvıflar bulunmaktaydı.

Osmanlı devletinin kuruluş yıllarında önemli roller üstlenmiş bulunan gâzi derviş tipi 15. yüzyıldan itibaren yerini şer'î ve tasavvufî konularda derin bilgi sahibi, sanatla yakından ilgili, günlük politikaya karışmayan, zikir, sohbet, vaaz, nasihat, sema, devr gibi yollarla iç olgunluğuna ulaşmağa çalışan yüksek bir kültürün temsilcisi bir zümreye bırakmıştı. Bunların çoğu şiirle de meşgul olmaktaydılar. Şiir konusunda ise Hz. Muhammed zamanından beri şiir sevenlerle aşırı mutaassıplar arasında bitmeyen bir polemik vardır1.

Hz. Muhammed zamanında bazı şâirler biribirini, bazıları Hz. Muhammed ve ashabını hicvediyor, bazıları Kur'ân'a karşılık olmak üzere şiir yazıyorlardı. İslâmiyete karşı çıkanların bazıları da Peygamber'i «mecnûn bir şâir» olmakla suçlamışlardı. Bu yüzden Kur'ân, Şuarâ Suresi'nde kötülüğe yol açan şiiri yasakladı. Sonra surenin devamında iman edip iyi amelde bulunan, Allahı çok zikredenler bu yasağın dışında bırakıldı14 15. Hadis'te İslâm'a ve ahlâka aykırı olmayan şiir beğenilir16. Bu sebepten mutaassıp zümreler şiire karşı her zaman şüpheci, hattâ müsâmahasız oldu. Yine bundan dolayı şiiri sevenler ve şiirle meşgul olanlar sık sık şiirin şer'î zemin üzerinde savunmasını yaparlar. Söz gelişi Fuzûlî, Rind ü Zâhid isimli eserinde Rind ile zâhidi şiir üzerine tartıştırır. Zâhid Allah'ın ve Peygamber'in şiiri reddettiklerini, şeriat yanlılarının da yalanının çokluğundan dolayı şiiri kötülediklerini ileri sürer. Rind de Kur'ân ve Hadis'e başvurarak şiiri savunur17. Şiirin savunmasını birçok tezkire önsözünde de bulmak mümkündür. Bu konudaki en etraflı yaklaşım Âşık Çelebi Tezkiresinin mukaddimesindedir18. Aynı şekilde mesnevilerde, divan önsözlerinde ve eğitici öğretici pek çok eserde sık sık bu konuya az veya çok değinmelerde bulunulur.

Nev'î de Sinan Paşa'nın tavrı ve sözleri üzerine mektubunun önemli bir kısmını bu konuya ayırmıştır. Nev'î şiiri mantık, dil, âyet, hadis, sünnet, gelenek ve insan yaratılışına dayanarak savunur. Önce kıyas ve bağlantı unsurlarının olmadığını söyleyip şiirle «adem-i ilm» arasında hiçbir mantık bağı bulunmadığını ortaya koyar, şiirin lügat anlamının «ilm» demek olduğunu hatırlatır ve Şuarâ Suresi'ndeki «İllellezîne âmenû»1 diye iman edenleri ötekilerden ayıran sözlere dayanarak iman sahibi şâirler ve onlara katılan ehl-i Hak kişiler hakkında yakışıksız söz söylememek gerektiğini belirtir. Hz. Muhammed'in Hassan b. Sâbit'e, onun kendisi için yazdığı şiirleri beğendiğini ifade etmek amacıyla «Şüphesiz sen Allah ve Resûl'ünü müdafaa ettiğin müddetçe Cebrâil seni desteklemeğe devam edecektir.» dediğini anlatır.19 20 Sahabenin, tâbiînin, eski ulemanın, daha sonraki fâzılların «Şiirde hikmet var, beyânda sihir var»21 hadisini naklettiklerini söyler.

Sagânî'nin Meşârık'ına dayanarak22, Hz. Muhammed'in bir gün ashabla beraberken Şerîd b. Suveyd Sakafî'ye23, Salt oğlu Ümeyye'nin24 beyitlerinden ardarda isteyerek yüz kadarını okuttuğunu ve her beyitin kafiyesinde behçet, redifinde sürûr izhâr ettiğini, Hz. Muhammed'in Salt b. Ümeyye'ye ait beyitleri ki Salt b. Ümeyye, Kur'ân'a karşılık yazmaya çalışanlardandı25, Arap fasihlerinin en fasihi olduğu için dinlemeyi istemiş olduğunu nakleder.

Necm Sûresi'nin 3 ve 4. âyetlerinden alıntılarla havadan konuşmayan ve söyledikleri vahy olan26 Hz. Muhammed'in şiir «hevâ olaydı» şiir dinlemekten böyle hazzetmeyeceğini hatırlatır ve bir keresinde Hz. Muhammed'in şiir dinlerken başını ve bedenini hareket ettirip, yani sema edip hırkasını yere attığını, çevresindekilerin hırkayı bölüp paylaştıklarını anlatır.

Zemahşerî'nin1 Keşşâf isimli eserine dayanarak şiiri kelâmın bir bâbı ve şiirin güzelliğini kelâmın güzelliği, çirkinliğini kelâmın çirkinliği olarak ilan eder27 28.

Mahud şâirlerin şiirleri dışında şiirleri yasaklayan bir hüküm olmadığını hatırlatır. Kalbi, Allah'ı zikretmekten ve şer'î hükümleri mülâhaza etmekten alıkoymadığı sürece şiirin mübah olduğuna şüphe bulunmadığını vurgular. Hz. Muhammed'in «Evlâdınıza şiir öğretin ki zihni açar ve şecaat ifade eder.» diyen bir hadisinden söz eder29.

Sözlerinin sonunda ilme dayanarak, şiir söyleyen kişinin, şiir söylediği için aklen ve şer'en, kınanmaya müstehak olmadığını; hattâ hünerinden dolayı kendisine iyi davranılması ve saygı gösterilmesi gerektiğini ileri sürer.

Nev'î şiirin savunmasını yaparken yer yer şiirin ne olduğu konusuna da değinir. Onun bu sözleri edebiyat teorisi açısından ilgi çekicidir. Ona göre şiir keremlerin hazineleri, savaş ve ziyafetlerin süsüdür. Fuhşiyyâtı kapsamadıkça çok zaman ilâhî bir ilham, bir Allah telkinidir. İrfanı ve hikmeti toplar. Kur'ân'ı anlamakta karşılaşılan zorluklarda şâhit olarak kullanılır. Nazım, nesrin aksine, değişmez bir şey olduğu için kalıcı şeyleri kayda yarar. İnsan yaratılışı nazmı nesre tercih eder. Nitekim Farsça'da Mevlânâ'nın Mesnevi'si, Türkçe'de de Muhammediyye ve Divân-ı Âşık Paşa30, ulemânın büyüklerinin diğer şiirleri havâs ve avâm arasında etkili olmuşlardır. Kaliteli şiirin güzelliklerini anlatmak, onu vasfetmek mümkün değildir. Münâsip, gayr-ı münâsipten evlâ olduğu için elfâzı mütenâsip olan nazım nesirden üstündür.

Görüldüğü gibi, Nev'î şiirin ne olduğunu anlatırken şiirin oluşumu, nitelikleri, fonksiyonları ve etkisi üzerine ilgi çekici görüşler ileri sürmektedir. Ayrıca Nev'î mektubun tamamında şiirin meşrûiyyetini, ne olduğunu ve ne olmaması gerektiğini anlatır, Sinan Paşa karşısında ilim adamı ve şâir olarak büyük bir medenî cesaret göstermek suretiyle haysiyyetini korurken bir yandan da zengin kültür birikimini ve ustaca dil kullanımını sergilemektedir. Nev’î'nin mektubu aynı zamanda ironik tarzın güzel bir temsilcisidir. Ayrıca devrinin toplum hayatındaki bazı ilişkilere ve gelişmelere de ışık tutmaktadır.

Nev'î'nin Sinan Paşa'ya Yazdığı Mektubun Metni

Mektubun metni yukarıda da belirtildiği gibi Nev'î'nin oğlu Atâyî tarafından yazılan Şakâik Zeyli'nde ve Süleymaniye Kütüphanesi, Tarlan Kitapları arasındaki tarihini bilemediğimiz muhtelif muhtevaya sahip bir yazmanın içerisinde bulunmaktadır31 . İki metin arasında muhteva farkı yoktur. Ancak aralarında kelime ve ek seviyesinde kalan ve bu yüzden bu iki metnin ayrı örneklerden kopya edildiklerini düşündüren çok sayıda ufak tefek nüsha farkları mevcuttur. Biz burada Nev'î'nin oğlu Atâyî'nin verdiği metni orijinale en yakın olması gerektiğini düşünerek esas aldık; fakat bir karşılaştırma imkânı vermek için Tarlan yazmasındaki farkları da gösterdik. Metinle ilgili açıklamalar, yardımcı notlar v.b. katkıları dipnotları halinde verdiğimiz için, bu çeşitten dipnotları ile karşılaştırmalı metin aparatının biribirine karışıp okuyucu açısından içinden zor çıkılır bir hal almaması gayesiyle baştan itibaren, metne her türlü müdahelemizi sırayla biribirini takip eden dipnotları halinde vermeyi uygun bulduk. Metnin noktalaması tarafımızdan yapıldı; ancak çeşitli ibareleri içine alan parantezler Şakâik Zeyli'nin matbu metninde bulunmaktadır.

Şüret-i Mektüb

Servera devletün mezid olsun Kevkeb-i tali'ün sa'id olsun Her ümidün Huda müyesser idüp Düşmenün zar ü na-ümid olsun

Hak subhane ve te'ala nihal-i vücüdun libas-ı hulk-i 'ata ile mülebbes ve mükerrem ve cemal-i behcet-şi'arun hilye-i beşaşet ü baha ile muhalla vü muhterem kılsun ki zu'efa-i 'ulema dest-i recaların damen-i ihsanuna dıraz ve a'nak-ı ümidlerin şavb-ı cenab-ı asuman nişanuna firaz kılmışlardur. ol zümreden bu hakir-i pür-taksir ki iktisab-ı fazl u edebde nevbehar-ı 'ömrüm ser-hadd-i hamsinden mütecaviz ve şebab-ı şecere-i vücüdum ezhar-ı ma'arif şimarıyla (ve'şte'ale'r-re'su şeyben)32 mertebesine fa'iz olmuşdur; çemen-zar-ı devletüne iştişmam-ı büy-ı gül ihsanı içüngelmiş iken sinan-ı har-ı zeban ile mecrüh idüp nihal-i amalimüz pejmürde kılmak ebred min erba'in3 degil midür? huşüşa yevm-i 'ıyd olup yevm-i terk-i ceza vü va'id, belki rüz4-ı tauyib-i kulüb-ı şaki vü sa'id ola ve huşüşa (ekrimu'z-zayfa ve lev kane kafiren5)6 manuükıncazayf-ı hane-i divan ve muntaoır-ı ihsan olavüz. şa'ir ehl-i 'ilm olmaz mukaddimesi aaliba sa'adetli paşa'nun sem7-i şerifine8 'ulema ua'ifesinün 'amilerinden belki ümmilerinden (el-mer'u 'aduvvun lima cahile)9 Hükmince vaşıl olmuş10 gibi; yohsa Haşa ki havaşş-ı 'ulema huşüşa büleaa vü füşeha bu maküle kelam-ı laav-ı bi-ma'na söyleyeler ki şi'r ile 'adem-i 'ilmün33 meyanında mülazemet yoaiken ve şi'r bi-Hasbi'1-luga 'ilm iken,zıddına ki 'adem-i 'ilmdür12, nice 'illet olur? Ve aHaduhuma aharı nice müstelzim olur? Bu ma'ni ehl-i 'ilm olanlara ma'lümdur, cenabunuza dahı ma'lüm olsun ki ifade-i 'ilmde13 'ulemanun küstahlıaı şer'en14 ma'öürdur. Silk-i cevahir-tanoim Kur'an-ı 'aoimde15 (ille'leöine amenü)16 istisnasıyla müstesna olan havâtim-i ma'arife dürer-i nigin-i şu'ara-yı mü'minin, rızvanallahu te'ala 'aleyhim ecma'in Hakkında ve anlara mülHak olan fırka17-i ehl-i Hak şanında kelam-ı na-seza söylenmez. (Kale resülu'llahu 'aleyhi ve sellem: İnne rühe'l-Kudsi la-yezalu yu'eyyiduke18 ma nafahte 'ani'llahi ve resülihi)19.

Hadis-i mezbür aşHabdan Hassan b. reâbit'ün Resül-i ekrem şalla'llahu 'aleyhi ve sellem vaşfında34 vakı' olan eş'arını teraib içündür. Pes şahabe ve tabi'in rızvanallahu te'ala 'aleyhim ecma'in ve 'ulema-i mütekaddimin ve fuzala-yı müte'ahhirin süyüf-ı elsinelerin (inne mine'ş-şi'ri le-Hikmeten)2 cevahiri ile muraşşa' ve kelam-ı cevahir-intioamların (ve inne mine'l-beyani le-sihren)3 şanayi'i ile muşanna' ide gelmişlerdür4. Lakin şi'r zemanede lisan-ı ahissaya düşmegin eşraf-ı 'ulemâ damen-i 'işmetlerin aubar-ı şi'rden müberra tutarlar, (beyt):

Şi'r der nefs-i hiyşten bed nist Nale-i men zi hisset-i şürekast5

(Nesr): İmam Şaaani rahimehu'llah Meşarık'da Şerid b. Suveyd Şakafi'den rivayet ider6, razıya'llahu te'ala anhu7: Birgün ol hurşid-i sema-yı feşaHat ü beyan8 ve uüui-i şekeristan «er-rahmanu 'alleme'l-Kur'an»9 Resül-i Hazret-i SubHan makam-ı beşeriyyete tenezzül idüp tauyib-i kulüb-i aşHab içün Şerid'e hiua buyururlar10 ki (Hel ma'ake min şi'ri Ümeyyeti'bni Ebi'ş-Şalti şey'un fe-kale fe-enşedtuhu beyten fe-kale hihi summe enşedtuhu beyten fe-kale hihi Hatta enşetdu mi'eten beytin35). El-Hadis: Hihi lafoı kesr-i ha'eyn ile kelime-i istizadedür; ya'ni ziyade ualeb12 itmek içündür. Pes Ümeyye efşaH-ı füşeHa-i 'Arab olmaaın Hazret-i Peyaamber anun şi'ri istima'ın taleb idüp her beyt okındıkça şekker13 gibi mükerrer olmasın emr itdi;

hatta Şerid'e yüz beyt okıdup her beytün kafiyesinde behcet36 ve redifinde sürür2 iohar kıldı3 pes inşaf olınsun eger muulaka4 şi'r heva olaydı ol5 hauib-i minber-i «vema yentaku 'ani'l-hevâ»6, enis-i meclis7-i «kabe kavseyn ev edna»8, bülbül-i nagme-sera-yı «İn hue illa vaHyun yüHa»9 istima'-ı neva-yı şi'rden böyle ihtizaz ve inbisau mı inşa10 iderdi37. Hatta rivayet olunur ki bir def’a12 istima'-ı şi'rden ser ü kametleri Hareket ve sema' idüp rida'-ı mübareklerini saye-şıfat hake şaldılar, üftadeler ol ridayı taksim idüp aldılar; her Hişşenün nice rüzgar bereketi mevrüşe oldı kaldı. «Kale şahibu'l-Keşşaf; velkavlu fihi: inne'ş-şi're babun mine'l-kelami fehsenuhu keHüsni'l-kelami ve kabihuhu ke-kabiHi'1-kelami»13. Muulak, şi'rün nehyinde naşş yokdur; meger şu'ara-i ma'hüdanun şi'rleri ola ve şi'r mübaH olduaında şübhe yokdur; madam ki kalbi öikru'llahdan ve mülaHaoa-i aHkam-ı şer'iyyeden meşaül kılmaya. MuHaşşal-ı kelam şi'rün14 kemmiyyet-i medH ü öemmi ve tiryak ü semmi beyanında kümeyt-i kaleme meydan-ı şaHife teng ve uüui-i nauıka kafeş15-i tende lal ü dengdür; zira fevai'd-i celilesi çokdur. Şi'r hizane-i mekarim ve zinet-i melaHim ve velayimdür16. Ekseri ilham-ı Rabbani ve telkin-i SübHani ve madam ki fuHşiyyatı müştemil olmaya ve eHadis-i nebeviyyeden bu dahı varid olmuşdur ki ('allimü evladekume'ş-şi're fe-innehu yeftiku'ö-öihni ve yürisu'ş-şeca'ate)17 ya'ni evladunuza şi'r ögredün18 ki öihni küşade ider ve şeca'at ifade kılur19 ve bi'1-cümle şi'r mecami'-i hikem ü 'irfan ve şevahid-i müşkilat-ı Kur'andur. (Şi'r):

İza et-tenzilu üşkile minbu Harfun Fe-şahidu zalike'ş-şi'ru'l-makülu38

(Nesr) ve naom içün kaydü'l-evabid2 dimişlerdür; zira naom müteaayyir olmaz3 nesr olur ve uıba'-ı merdüm nesrden naoma artuk ma'ildür4, meger selim olmaya. Görülmez mi ki Farisi'de Mesnevi-i Mevlana ve Türki'de MuHammediyye ve Di-van5-ı 'Âşık Paşa ve sa'ir eş'ar-ı ekabir-i 'ulema nüfüs-i havaşş u 'avamda teraib ve terhibe müte'allik aHkamda te'sir-i belia itmişdür. Şi'r-i dakikun meHasini fevka'1-Had6 ve sevad-ı vaşfı da'ire-i taHrir ü ta'rifden evsa'u eb'addur; meger naoarda şi'r şi'rden mütefavit olmaya; zira naom-ı mütenasibü'l-elfao nesr gibi7 degüldür8. Münasib aayr-ı münasibden evladur; Huşüşa tenasüb-i şavt dahı munoam ola, hoş-elhanlardan südü idicek9 mü'essir-i südür10 oldıaın Hayvan dahı idrak ider. Bu cümleden aaraz-ı 'ilmi budur ki şi'rün ka'ili maHza şi'r söylemek ile 'aklen ve şer'an melamet olunmaaa39 müsteHak olmaz; belki hüneri Hasebi ile tevkir ü ri'ayet olınmak gerek12 vesselam13.

KAYNAK :Nev’î Efendi’nin Sadrazam Sinan Paşa’ya Ders Veren Bir Mektubu, The Journal of Ottoman Studies, C. XI, İstanbul 1991, s.215-228.

1

Bu yazı 22-26 Eylül 1986 tarihinde yapılan Onuncu Türk Tarih Kongresi'nde sunulmuş bulunan tebliğin genişletilerek baskıya hazırlanmış şeklidir.

2

Eski Türk Edebiyatı'nda mektup konusunda çok sınırlı olmakla beraber şu makalelerde yararlı bazı bilgiler bulmak mümkündür: Fevziye Abdullah Tansel: «Türk Edebiyatında Mektup Nev'î», Tercüme (Mecmuası), c.16 (1964), s.386-413; Haluk Şehsuvaroğlu: «Eski Mektuplar», Tercüme (Mecmuası), c.16 (1964),s.414-419; Haluk Şehsuvaroğlu: «Osmanlı Hükümdarlarının Aşk Mektupları», Tercüme (Mecmuası), c.16, s.420-422; Orhan Şaik Gökyay: «Tanzimat Dönemine Değin Mektup», Türk Dili Mektup Özel Sayısı XXX/274 (Temmuz 1974), s. 17-87.

3

   Malkara'da Turhan Bey Camii imamı ve sıbyan mektebi muallimi iken 1545'te ölen Halvetî Şeyhi Pir Ali Efendi'nin oğlu olan Nev'î, 1533 yılında Malkara'da doğmuştur. İlk eğitimini babasından almış, sonra 15 50'de İstanbul'a gidip medrese öğrenimine başlamıştır. Kardeş oldukları için Ahaveyn denilen Karamanlı Ahmet ve Mehmet Efendilerden ders gören Nev'î'nin medrese arkadaşları arasında Hoca Sadeddin, büyük şâir Bâkî ve devrin daha birçok ünlü ismi bulunmaktaydı. Nev'î 1566'dan itibaren çeşitli medreselerde görev almış, 1590'da Bağdat kadılığına tayin edilmiş; fakat Bağdad'a gitmeden III.Murat tarafından şehzâde hocalığına tayin edilmiştir. III. Murat 1595'te ölünce III. Mehmet, Nev'î'nin öğrencisi olan şehzâdeleri öldürtmüş; fakat Nev'î’ye gösterilen itibar devam etmiştir. 1599'da ölen Nev'î tasavvufa küçük yaşta meyletmiş, ilk tasavvufî bilgileri babasından aldıktan sonra önce Sarhoş Bâlî Efendi, sonra Kurt Mehmet Efendi ve daha sonra da Şeyh Şaban Efendi'ye intisap ederek tasavvufta derinleşmişti. Nev'î'nin çeşitli konularda otuz kadar risale yazdığını oğlu Atâyî, Şakâik Zeyli’nde kaydetmektedir; bkz. Abdülkadir Karahan: «Nev'î», İA, c.9 (1970), s.224-226; krş. Tunca Kortantamer: Nev’îzâde Atâyî ve Hamsesi, (basılmamış doçentlik tezi), İzmir 1982, s. 20, 21, 27, 53-54, 63, 72, 93, 99, 101-105, 108-112, 117, 119, 200, 256, 275, 353, 356, 387, 389, 393.

4

Koca Sinan Paşa 1520 yıllarında Arnavutluk'ta doğmuş, devşirme olarak enderuna girmiş ve ağabeyi Ayas Paşa'nın yardımı ile kısa zamanda ilerlemeye başlamış, Yemen ve Tunus'taki başarıları ile temayüz etmiş, birkaç defa sadrazam olup azledilmiş, 1593 yılında üçüncü sadaretinde imparatorluğu, Avusturya'ya karşı savaşa sokmuş, arada azil ve yeniden tayinlerden sonra 1596'da ölmüştür. Ekonomik, mâlî ve idarî olumlu icraatı bulunan Paşa servetinin büyüklüğü ile ün salmış; fakat servetini imparatorluğun çeşitli yerlerindeki pek çok han, hamam, çeşme, cami v.b. hayır işlerinde kullanmaktan da geri durmamıştı. Sinan Paşa ömrünü devletin çeşitli kademelerinde Lala Mustafa Paşa, Ferhat Paşa gibi rakipleriyle sürekli bir iktidar mücadelesi içinde geçirmişti; bkz. Şerafeddin Turan: «Sinan Paşa», ÎA, c.10 (1966), s. 670-675.

5

   Hammer, Gelibolulu Alî'nin onun için «bed-hûy, bed-gûy, tünd-rûy» dediğini söyler. Onun âlimleri ve şâirleri hiç sevmediğini ve bundan dolayı onların da Sinan Paşa'dan nefret ettiklerini yazar ve Sinan Paşa'nın çok haksızlığına uğrayan Gelibolulu Alî'den naklen şâirlerin Sinan Paşa'-nın ölümünden sonra onunla nasıl alay ettiklerini anlatır: Sinan Paşa'nın hayattayken kendisi tarafından yaptırılan haşmetli türbesi ve türbenin Parmakkapı semtinde birçok şâirin mezarına yakın oluşu şâirlerin bu konuda alaylı ifadelerine yol açmıştır. Ayrıca Sinan Paşa'nın ölüm günü o civarda çıkan bir yangın dolayısıyla şâirler Sinan Paşa'nın türbesini alevler fışkırtan bir cehennem kuyusuna, dumanları ise onun kara bir karga gibi gaklayarak uçup giden kapkara ruhuna benzetmişlerdir; bkz. Joseph v. Hammer: Geschichte des Osmanischen Reiches, 4. cilt (1574-1625), Pest 1829, s. 258, 647.

6

Nev'î bu davranışı ve sözleri hiç affetmemiş olmalı ki çok daha sonra da III. Murat ile yakın ilişkileri dolayısıyla bir defasında Sinan Paşa'nın değil Ferhat Paşa'nın sadrazamlığa getirilmesi hususunda ısrar etmiş ve hükümdarı razı etmiştir; bkz. Nev'îzâde Atâyî Hadâiku'l-hakâik fi tekmileti'ş-şakâik (= Şakâik Zeyli), İstanbul 1288, s. 422.

7

   Atâyî: Şakâik Zeyli, s. 424-425. Mektubun bir başka sûreti Süleymaniye Kütüphanesi, Ali Nihat Tarlan Kitapları arasında 34 Sü-Tarlan 89/4 numarada kayıtlı bir yazma eserin 24. yaprağının a ve b yüzlerinde «Nev'î Efendi ile Sinan Paşa'nın şiire müteallik olan macerâlarıdır» başlığı altında yer almaktadır. Bu sûret TÜYATOK 1-34, s. 76/T. 810 I'de «Tahkîk-i Şiir ve Şâir» adı altında kaydedilmiştir.

8

Erba'în, Rûmî Kânûn-ı evvel'in (Aralık) dokuzundan Kânûn-ı sânî'nin on yedisine kadar süren ve kışın en soğuk zamanı sayılan 40 gün. Bu sırada esen şiddetli rüzgâra da Erbaîn Fırtınası denirdi; bkz. Mehmet Zeki Pakalın: Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, 2. baskı, 6. fasikül, Millî Eğitim Basımevi, İstanbul 1971, s. 542.

9

   Bu söz muteber hadis kitaplarında aranmış bulunamamıştır. Nev'î Efendi'nin bu sözü kullanış tarzı, sözün onun devrinde tanındığını göstermektedir. Ancak sözün kaynağını bulamadık.

10

Bu sözün de kaynağını bulmak mümkün olmadı. Ancak aynı mealde bir âyet bulunmaktadır: «Onlar ilmini kavrayamadıkları ve henüz yorumu da kendilerine bildirilmemiş olan şeyi yalanladılar.», Sûre 10 (Yûnus), Âyet 38.

11

Hikâye, Gülistan'ın dervişler ahlâkını anlatan ikinci bölümündedir, bkz. Şeyh Sadi-i Şîrâzî Bostan ve Gülistan, tercüme: Kilisli Rifat Bilge, İstanbul (?), s. 389-390.

12

   Bu konuda ayrıntılı bilgi için bkz. Tunca Kortantamer: Nev'îzâde Atâyî ve Hamse'si, s. 10 ve öt., 52 ve öt., 79 ve öt., 93 ve öt., 441 ve öt.

13

   Nitekim Nev'î'nin saray imamı Abdülkerim ile arasında geçenler bu konuda bir fikir verir. Atâyî tarafından «Garip tavırları ile meşhûr, ilmi orta karar, öfkeli, kaba, kibirli, dili uzun» diye tanıtılan Abdülkerim bir gün sarayda Nev'î ile karşılaşır. Nev'î'yi bıyığının şeriate aykırı olduğunu söyleyerek küstahça azarlar. Nev'î o anda sesini çıkarmaz; ama sonra muteber kitaplara dayanarak, bıyık kesme konusunda, terbiyesiz imama mektupla esaslı bir ders verir. Bkz. Kortantamer: Nev'îzâde Atâyî ve Hamse'si, s. 53.

14

   Bkz. T. Kortantamer: Nev'îzâde Atâyî ve Hamse'si, s. 93; Renate Jacobi: «Dichtung und Lüge in der arabischen Literaturtheorie», Der islam 49 (1972), s. 85 ve öt.

15

R. Jacobi: «Dichtung und Lüge», s. 86; krş. H. Tahsin Emiroğlu: Esbâb-ı Nüzul, c. 8, Konya 1975, s. 336 ve öt.

16

Nihad M. Çetin: «Şiir», İA, c.11 (1970), s. 531-532; Ali Yardım: «Peygamber Efendimiz'in Şiir ve Şâirlere Karşı Tutumu», Kubbealtı, Yıl 12, nr. 4 (Ekim 1983), s. 13-19.

17

   Fuzûlî, Rind ü Zâhid, nşr. Kemal Edip Kürkçüoğlu, Ankara 1956, s. 7-8.

18

   Bkz. Meredith-Owens : Meşairü'ş-şuara or Tezkire of Aşık Çelebi, London 1971.

19

   Âyetin tamamı: «Ancak imân edip iyi ameller işleyenler ve Allah'ı çok zikredenler ve kendilerine zulmedildikten sonra öçlerini alanlar müstesnâ», bkz. Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kuran Dili, Eser Neşriyat ve dağıtım, (?) 1979, c. 5, s. 3644.

20

   A. J. Wensinck, Concordance et Indices de la Tradition Musulmane, Çağrı yayınları, İstanbul 1988, c. 5, s. 320.

21

   A. J. Wensinck, Concordance., 3, s.140, 6.2, s.435; kaynaklarda değişik şekillerde görülmekte, bkz. Kâmil Mirâs, Sahîh-i Buhârî Muhtasarı Tecrîd-i Sarih Tercümesi, Ankara 1978, s. III., 31, c. IV, s. 127-130, c. VIII, s. 225, c. XII, s. 94-95.

22

   Ebu'1-fazl Hasane's-Sagânî (1181-1252), Lahor'da doğdu, muhaddis ve fakih; Gazne'de büyüdü, Bağdat'ta kaldı; 1220-1236 arasında Hindistan'da halifenin diplomatik temsilciliğini yaptı; Bağdat'ta öldü; bkz. Brockelmann: Geschichte der arabischen Literatur (= G AL), Suppelement I, Leiden 1937, s. 613.

23

Şerîd için bkz. İzzeddin b. el-Asîre'1-Cezerî, Usde'l-gâba fî ma'rifeti's-sahâba, c.II, Dârü'ş-şa'b (Kahire), s. 520-521. Âbu'1-fazl b. Hacara'l-Askalânî, al-İsâba fî tamyîze's-sahâba, Kahire 1972, c. III, s. 340.

24

   Salt b. Ümeyye bir Sakîf şâiridir. Hz. Muhammed onun Bedr'de ölenler için yazdığı mersiyeyi yasaklamıştır; bkz. Brockelmann: G AL, Suppelement I, s. 55.

25

   Bkz. T. Emiroğlu, Esbâb-ı Nüzul, c. 8, s. 338.

26

   «Ve havadan söylemiyor. O sade bir vahydır ancak vahyolunur.» Sure 53 (Necm), Ayet 2-3, bkz. Yazır, Hak Dini Kuran Dili, 6. 7, s. 4568.

27

   Ebu'l-Kâsım Câr Allah Mahmûd b. Omar b. Ahmede'z-Zemahşerî el-Hârizmî (1075-1144) tefsir hadis kelâm âlimi olup aynı zamanda edip ve şâirdi. Hakkında ayrıntılı bilgi için bkz. Nuri Yüce: «Zemahşerî», İA 13 (1988), s. 509-514.

28

   Krş. ez-Zemahşerî el-Hârizmî, el-Keşşâf an Hakâik Gavâmıza't-tenzîl, Süleymaniye Kütüphanesi, Amcazâde Hüseyin, No: 27, yk. 482 a (Şuarâ Sûresi'ne ayrılan kısmın son yaprağı).

29

Nev'î açıkça «ve ehâdîs-i nebeviyyede bu dahi vârid olmuşdur ki...» demektedir; ancak hadis kaynaklarında bulamadık.

30

   Âşık Paşa'nın Garipnâme'si söz konusu ediliyor olmalı. Nev'î'nin sözleri bu eserin 16. yüzyılın sonlarında bile ne kadar ünlü olduğunu göstermesi bakımından çok ilgi çekicidir. Âşık Paşa için bkz. Fahir İz-Günay Kut, AşıkPaşa, Büyük Türk Klasikleri, I, Ötüken Yayınevi, İstanbul 1985, s. 298-301.

31

Bkz. yukarıda s. 3, dip notu 7.

32

«Ve baş bembeyaz alev aldı (= Saçlarım ağardı.)»; bkz. Sure 19 (Meryem), Ayet 4.

2 Metinde «ihsan içün» şeklinde yazılmış; ancak anlam gereği «ihsanı içün» olmalı.

3    Bkz. yukarıda s. 4.

4    «Rüz» kelimesi Tarlan nüshasında yok.

5    «Kafiren» kelimesi Tarlan nüshasında yok.

6    Bkz. yukarıda s.4.

7 Metinde «şem'» yazılmış; ancak anlam gereği «sam'» olmalı.

8    Tarlan nüshasında «şeriflerine».

9    Bkz. yukarıda s. 4.

10    Tarlan nüshasında «olmalı».

33

   Tarlan nüshasında «'ilmün ma'nası meyanında».

12    Tarlan nüshasında «'ilmdür dimek».

13    Tarlan nüshasında «'ilmden».

14    Tarlan nüshasında «şer'en» kelimesi yok.

15    Tarlan nüshasında «Silk-i cevahir-i naom-ı Kur'ân'da».

16    Bkz. yukarıda s. 7.

17    Tarlan nüshasında «fam».

18    Tarlan nüshasında «yu'eyyidu».

19    Bkz. yukarıda s. 8.

34

Tarlan nüshasında «Resül-i ekrem şalla'llahu 'aleyhi ve sellem vaşfında» yerine «Resülallah haûüında».

2    Bkz. yukarıda s.9.

3    Bkz. yukarıda s.9.

4    Tarlan nüshasında «idüp gelmişlerdür».

5    Şiirin kendisi kötü değildir/Benim şikâyetim dostların cimriliğindendir.

6    Tarlan nüshasında «iderler».

7    «Ra0ı Allahu te'ala anhu» Tarlan nüshasında yok.

8    Tarlan nüshasında «öurşid-i sema-yı belaaat ü feşahat».

9    «Rahman öğretti Kur'an'ı», Sure 55 (Rahmân), Ayet 1-2.

10    Tarlan nüshasında «öiüab idüp buyururlar».

35

«Ümeyye b. Ebî's-Salt'ın şiirinden birşey biliyor musun; dedi, bir beyit okudum; dedi, devam et; sonra bir beyit (daha) okudum; dedi, devam et; böylece yüz beyite kadar okudum.»; Tarlan nüshasında metin «fe-üale hihi hihi lafzı» şeklinde devam etmektedir. Krş. yukarıda s. 9.

12    Tarlan nüshasında «üalebi».

13    Tarlan nüshasında «sükker».

36

   Tarlan nüshasında «yüz behcet».

2    Tarlan nüshasında «bin sürür».

3    Tarlan nüshasında «idüp».

4    Tarlan nüshasında «muülaüa» kelimesi yok.

5    Tarlan nüshasında «o».

6    Bkz. yukarıda s. 9.

7    Tarlan nüshasında «meclis» kelimesi yok.

8    Miraçta Hz. Muhammed'in Allah'a «iki yay (kaş) arası kadar, hatta daha bile çok» yaklaştığını anlatan ünlü söz.

9    Bkz. yukarıda s. 9.

10    Tarlan nüshasında «inşa’»kelimesi yok.

37

   Tarlan nüshasında «iderdi» kelimesinden sonra «ve inşa' ider mi idi» kelimeleri bulunmaktadır.

12    «Def’a» kelimesi Tarlan nüshasında yok.

13 Keşşâfın yazarı dedi: Bu konuda şöyle bir söz vardır: «Şüphesiz, şiir sözün bir bölümüdür. Onun güzeli sözün güzeli gibidir ve çirkin sözün çirkini gibidir.», Bkz. yukarıda s. 10.

14    Tarlan nüshasında «şi'rün» yerine «şu'ara».

15    «Üafeş» kelimesi Tarlan nüshasında yoktur.

16    Bu cümle Tarlan nüshasında yoktur.

17    Bkz. yukarıda s. 10.

18    Tarlan nüshasında «ögredün» yerine «ta'lim idün».

19    Tarlan nüshasında «üılur» yerine «ider».

38

«Kur'ân'ın bir harfini bile anlamak zor olduğundan, şu söylenen şiirler (Kur'ân'ı açıklamada) şâhit olurlar.»; beytin kime ait olduğunu bulamadık.

2    Tarlan nüshasında «el-evâbid» yerine «el-eva'id» bulunmaktadır.

3    Tarlan nüshasında «müteaayyir olmaz» yerine «müteaayyir ve muötel olmaz».

4    Tarlan nüshasında «ma'ildür yerine «ma'il olur».

5    Tarlan nüshasında «divan» kelimesi yoktur.

6    Tarlan nüshasında «fevka'l-haddür».

7    Tarlan nüshasında «gibi» kelimesi yoktur.

8    Tarlan nüshasında bu cümle şu şekildedür: «Zira naom mütenasib elfaodur, neâr degildür».

9    Tarlan nüshasında «idicek olursa».

10    Tarlan nüshasında «südür» kelimesi yoktur.

39

   Tarlan nüshasında «melamet ve tahüir olunmaaa» şeklindedir.

12    Tarlan nüshasında «gerekdür».

13    «ves-selam» kelimesi Tarlan nüshasında yoktur.

NEV'İ KİMDİR?

Osmanlılar zamanında yetişen, asrının allâmesi ve reîs-üş-şu’arası (Şâirler reîsi) sayılan fazilet ve hikmet sahibi âlimlerden. Şakâyık-ı Nu’mâniyye zeyli’nin müellifi olan Atâî Efendi’nin babasıdır. İsmi Yahyâ’dır. Nev’î diye şöhret bulmuştur. Babası Halvetiyye yolunun ileri gelenlerinden Pîr Ali’dir. Yahyâ bin Ali Nev’î’nin dedesi Nasûh Efendi, Ankara’dan gelip Malkara’ya yerleşen, Hoca Kemâl isminde bir zâtın oğludur. 940 (m. 1533) senesinde bugünkü Tekirdağ iline bağlı Malkara’da doğdu. 1007 (m. 1599) senesinde İstanbul’da vefât etti. Kabri, İstanbul’da Şeyh Vefâ Câmii bahçesinde, Şeyh Şa’bân Efendi’nin kabrinin yanındadır.

Nev’î, ilk tahsilini babasının yanında gördükten sonra, 957 (m. 1550) senesinde İstanbul’a gelip, medrese tahsiline başladı. İlk önce Karamanlı Ahmed Efendi ve onun kardeşi olan Mehmed Efendi’den ilim tahsil etti. Sahn-ı semân Medresesi müderrislerinden olan Karamanlı Mehmed Efendi’den çok istifâde etti. Hocası Mehmed Efendi, 962 (m. 1555) senesinde Edirne Bâyezîdiyye Medresesi’ne ta’yin olununca, Nev’î de onunla beraber gitti. 971 (m. 1563)’de İstanbul Süleymâniye Medresesi’ne nakledilince, hocasıyla birlikte tekrar İstanbul’a döndü. Onun yanında mülâzim (stajyer) olarak çalıştı.

Bu arada babasının telkiniyle tasavvufa yönelen Nev’î, ilk önce Sekrân Bâli Efendi, daha sonra Kurt Mehmed Efendi’nin sohbetinde bulundu. Son olarak Şeyh Şa’bân Efendi’ye talebe olup feyz aldı ve tasavvufta kemâle erdi.

Zâhirî ve bâtınî ilimlerde yüksek dereceye ulaştıktan sonra, ilk olarak 973 (m. 1566) senesinde Gelibolu Balaban Paşa ve Gelibolu Mesih Paşa medreselerinde müderris olarak vazîfelendirildi. 979 (m. 1572) senesinde İstanbul’da Şah Kulu Medresesi, 982 (m. 1574)’de Murâd Paşa Medresesi, 988 (m. 1580)’de Ca’fer Ağa Medresesi, 991 (m. 1583)’de de Mihrimâh Sultan Medresesi’nde müderris olarak vazîfelendirildi. 995 (m. 1587)’de Sahn-ı semân medreselerinden Çınarlı Medresesi müderrisliğine terfi ettirildi. 998 (m. 1590) senesinde Bağdad kadılığına ta’yin edildiyse de, kısa bir müddet sonra, Sultan Üçüncü Murâd Hân tarafından Şehzâde Mustafa’nın muallimliğine getirildi. Daha sonra da Şehzâde Bâyezîd, Osman ve Abdullah’ın da muallimi olarak vazîfelendirildi. Sultan Üçüncü Murâd Hân’ın ihsân ve iltifâtlarına kavuştu. Nev’î bu vazîfede Üçüncü Murâd Hân’ın vefâtına kadar kaldı. Sultan Üçüncü Murâd Hân, Nev’î’ye çok iltifât ve saygı gösterirdi. Şehzâde hocalarının bayramlarda huzûra kabûl edildiği zaman, pâdişâhların ayağa kalkması Osmanlı gelene ğinde olmadığı hâlde, Nev’î geldiği zaman ayağa kalkarak saygı gösterirdi. Ba’zan onunla başbaşa sohbet eder, karşılıklı şiirler söylerlerdi. Sultan Üçüncü Murâd Hân’ın vefâtından sonra pâdişâh olan Üçüncü Mehmed Hân zamanında, Şehzâde hocalığı vazîfesinden alındı. Nev’î, emekli olarak İstanbul’da bulunup; ibâdet, tâat ve zikrle meşgûl iken vefât etti.

Yahyâ bin Ali Nev’î Efendi; âlim, fâzıl, tevâzu ve güzel ahlâk sahibi, devlet ve hükümet erkânı tarafından sevilen, görüşlerine dâima başvurulan, ileri görüşlü ve keskin zekâ sahibi bir zât idi. Pâdişâhdan gelen hediye ve ihsânlardan başkasını kabûl etmezdi. Kâdılık (hâkimlik) hizmetinin mes’ûliyetine vâkıf olduğu için, bu vazîfeye getirilmekten kaçınırdı. Hattâ Bağdad kadılığına ta’yini için emir yazılırken ağlamış, şehzâde hocalığına ta’yin edildiği haberini duyunca, sevinip secdeye kapanmıştı. Pâdişâhtan gelen, hediyeleri ve almış olduğu bol maaşı fakir fukaraya hediye olarak dağıtırdı.

Vefât ettiği zaman malı ve serveti çıkmadığı için, cenâze masrafları pâdişâh tarafından ödenmiş idi.

Dünyâya önem vermez, haramlardan ve şüphelilerden şiddetle kaçınır, Allahü teâlânın emirlerini yerine getirmekte çok titiz davranırdı. İlmî üstünlüğü yanında, tasavvufda ve ma’rifet derecelerinde de yüksek idi.

Aynı çağda yaşamış olan, Sultân-üş-şu’arâ diye bilinen Bakî Efendi’den sonra, zamanının şâirleri arasında en yükseği idi. Nev’î, şiirlerini sâde, külfetsiz yazan, edebî san’atlara fazla önem vermeyen hisli, içli, Allah aşkı ve şevki ile dolu bir şâirdir. Hikmetli ve tasavvufî mâhiyette şiirleri çoktur. Nitekim bu husûsu;

“Bu sâde nazmı, ehl-i sanayi’ beğenmese,
Nev’î ne gam, bizim sözümüz âşikanedir”

beytiyle kendisi de tasdik etmiştir.

Eserleri: Yahyâ bin Ali Nev’î Efendi; kelâm, tasavvuf, akâid, fıkıh, mantık ilimlerine dâir otuzu aşkın kıymetli eser yazmıştır. Bu kıymetli eserlerinin ba’zıları şunlardır: 1-Fusûs-ül-hikem tercümesi, 2- Hadîs-i Erba’în tercümesi: 977 (m. 1569) senesinde Gelibolu’da Mesih Paşa Medresesi müderrisi iken yazdığı manzûm tercümedir. 3- Hâşiye-i Evâil-i Mevâkıf, 4- Şerhu Risâle-i kudsiyye li Molla Fenârî, 5- Muhassal-ül-Kelâm fî ilm-il-kelâm, 6- Tehâfüt-ül-felâsife ve Heyâkil-ün-Nûr haşiyeleri, 7- Nevây-ı Uşşak, 8- Risâle-i kelâm-ı nefsî, 9-Rısâle-i ilmiyye, 10- Tercüme-i Akâid, 11- Risâle-i mantık, 12- Şerh-i dû beyt-i mesnevî, 13- Gevher-i Râz, 14- Sûre-i Mülk tefsîri, 15- Risale fî ilm-il-münâzara, 16- Hâce Cihân’ın münşeâtının tercümesi, 17- Netâyic-ül-fünûn: Târih, hikmet, siyâset, hey’et, astronomi, kelâm, usûl, hılâf, tefsîr, tasavvuf, rü’yâ ta’biri, tıb, tevhîd, nahiv, sarf, şiir, lügat, hat (yazı san’atı) fıkıh ilimlerinden bahseden Türkçe bir eserdir. 18- Hasb-i hâl: İlâhî aşkın cezbelerinden bahseden manzûm bir eserdir. 19- Münâzara-i Tüti ve zâg, 20- Dîvân: içinde, girişten sonra 13 kaside, 5 Terci-i bend, 1 murabba, 2 tahmis, 421 gazel ve çeşitli şiirler vardır. 21 Îsâgûcî şerhi, 22- Fezâil-ül-vüzerâ ve Hasâil-ül-ümerâ, 23- Ta’likâtün alet-Telvîh vel-Hidâye vel-Miftâh, 24- Şerh-ut ta’lîm vel-müteallim, 25- Risâletün fil-fark-ı beyn-el-Eş’ariyye vel-Mâturîdiyye.

1) Mu’cem-ül-müellifîn cild-13, sh. 215

2) Hulâsat-ül-eser cild-4, sh. 474

3) Esmâ-ül-müellifîn cild-2, sh. 531

4) El-A’lâm cild-8, sh. 156

5) Şakâyık-ı Nu’mâniyye zeyli (Atâî) sh. 419-420

6) Osmanlı Müellifleri cild-2, sh. 437

7) Kâmûs-ül-a’lâm cild-6, sh. 4621

8) Tezkiret-üş-şu’arû cild-2, sh. 1008

9) Esâmi sh. 329

Bu yazarın diğer makaleleri

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile