Edebi medeniyet 
Ebedi Medeniyet

ibrahimsagir   Rahmetli Rasim Köroğlu sık sık şöyle derdi; ‘’Bir küçük salon kiralayacağım, dernekteki arkadaşları, eşlerini, dostlarını arkadaşlarını çağıracağım. Herkesi tek tek anlatacağım, bakalım nasıl olacak?’’

          Eskişehir Şairler Derneği’nde her kişi başka bir dünyaydı. Hepimiz ayrı ayrı çok da normal olmayan işler yapıyorduk. Rasim’in niyeti yaptıklarımızı, yapmadıklarımızı o güzel üslubuyla anlatmaktı. Bir nevi tek kişilik gösteri yapmak istiyordu. Rasim Köroğlu’nun ömrü dediklerini yapmaya yetmedi. Ondan duyduklarımı, yaşadıklarımızı yazmak istedim.

          Eskişehir Şairler Derneği’nin başkanı, başkanımız İbrahim Sağır’dı, elbette onunla başlanmalıydı.

          İbrahim Ağabey 1936 yılında Bandırma’da doğmuş Türk Ordusunda yıllarca emek verdikten sonra Eskişehir’e yerleşmişti. Aynı zamanda Eskişehir’in en iyi saat tamircilerinden birisiydi. Eşin dostun bozulmuş, tamir ettirememiş saatlerini alır İbrahim Ağabey’e götürürdüm. Bizim gitmediğimiz yer kalmadı, boşuna zahmet etme diyenler hep mahcup olmuştu. İbrahim Ağabey ne yapar eder saatleri tamir ederdi. Eksik parçaları bir yerlerde bulurdu, üstelik para da almazdı.

          İbrahim Ağabey derneğe mesaiye gelir gibi gelirdi. Derneği açar gelecek insanları beklerdi. Bazende derneğin kapısına ‘’ İstanbul’a gidiyorum.’’diye ne zaman yazıldığı ne zaman geleceği belli olmayan bir kağıt yapıştırırdı, ama olsun. Derneğe şiir yazanlar, yazmaya çalışanlar gelir, arkadaşlarımız gelir, meraklılar gelir velhasıl her türlü insanla muhatap olurdu. Şiir yazdım diyen İbrahim Ağabey’e muhakkak dinletirdi. İstese de istemese de dinlemek zorundaydı, kimseyi kıramazdı çünkü. Bir gün pek de normal olmayan bir kişi geldi. Elinde iki klasör dolusu şiir. Utana sıkıla size bir iki denememi okuyabilir miyim diye sordu. Elbette, İbrahim Abi bunun için var, sandalyenizi şöyle çekeyim, yazdıklarınızın tamamını okuyun, dinler, beğenmediği yerleri söyler dedim. Gelen kişinin sandalyesini İbrahim Ağabey’in masadan dışarıya çıkamayacak şekilde koyarak acele çıktım gittim. Dursam dinlemek zorunda kalacağım. İki gün İbrahim Ağabey’e de görünmedim tabi.

          İbrahim Sağır Ağabey’in lisede edebiyat hocası Haşim Nezihi Okay’mış. Divan şiirinde anlamadığım kelime, mısra yoktu diye anlatıyor.

          Bir gün Mahmut beni aramak için derneğe geliyor. Rasim’le beraber gittiğimizi söyleyip cep telefonundan Rasim’i aramak istiyor İbrahim Ağabey. Ben de cep telefonu yok o zamanlar. R harfini buluyor bakıyor bakıyor Reşat’ın adını görünce hıh bakalım bir Reşat’ı arayalım ne yapıyormuş diyor. İbrahim Abi böyle biri işte. Aklına ne geliyorsa o…

          İbrahim Sağır Ağabey Eskişehir Şairler Derneği’nin başkanıydı. Elbette bu şiiri o yazacaktı.

    

                  Şairim

          Şairim, kaf dağı sırtımda yüküm,
          Sırların tahtına kurulan benim.
          Böylesi verilmiş ezelden hüküm,
          Kurşunsuz, silahsız vurulan benim.

          İçimde tufana döner gözyaşı,
          Söndürür yanardağ olsa ataşı,
          Yaya benzetirken incecik kaşı,
          Gizli bir el ile gerilen benim.

          Gökyüzünde burçtan burca gezerken,
          Yıldızları yâr boynuna dizerken,
          Beynimi mantığın örsü ezerken,
          Fikrin yokuşunda yorulan benim.

          Mevlânâ'da fikir, Yunus'ta sevi,
          Bir sözüm indirir tahtından dev'i,
          Sevgiyle dolarken gönlümün evi,
          Çağlayan, köpüren, durulan benim.

          Sebepler mülküne sermişim postu,
          Sezerim en gizli hileyi, kastı,
          Zalimin hasmıyım, mazlumun dostu,
          Adalet tığıyla örülen benim.

          Kalemim kılıçtır, şiirim kalkan,
          Köleyle köleyim, hakanla hakan,
          İçimde kaynarken binlerce volkan,
          Tasasız, kedersiz görülen benim.

          Bir gün hanımı Sevim Abla İbrahim eve gelmedi, nerede acaba biliyor musun diye telefon etti. Haberim yoktu. Acaba dernekte mi kaldı diye merak ettim, gidip derneğe baktım kapalı. Rasim Köroğlu’na telefon ettim, onunda haberi yok. Bizde de telaş başladı. Sağa sola telefon ediyoruz, gidebileceği yerlere bakıyoruz, yok. Rasim’de gitmiş Muharrem Kubat Hocanın evine bakmış, o da yokmuş, biz biraz rahatladık. Gece 23:00-24:00 oldu hala yok İbrahim Abi, Sevim Abla telefonda ağlıyor, elimizden bir şey gelmiyor. Gece 01:30 civarında evin telefonu çaldı, arayan İbrahim Abi. Telefonu açar açmaz ‘’ Mehmet Ali çok aslına uygun çalıyorlar.’’dedi. Arkadan Sevim Abla İbrahim Ağabey’e bağırıyor, onun sesi geliyor ama İbrahim Abi’nin hiç umurunda değil. Meğer Muharrem Kubat Hoca ile bir Türk Müziği Derneği’nin çalışmasını dinlemeye gitmişler. Onlar da Abdülkadir Meragi’den başlamışlar çalmaya, İbrahim Ağabey’inde çok hoşuna gitmiş. Aslına uygun çalıyorlarmış ya…

          İbrahim Ağabeyden bir şiir daha okuyalım.

          Sulara

          Güneşin burcunda erirken zaman,
          Hayatın sırrını sordum sulara.
          Dağların başına çökünce duman,
          Gönlümün derdini kardım sulara.

          Hâl karma karışık,gelecek meçhul,
          Hayat paramparça, sevgiler pul pul,
          Hâyal mi gördüğüm kullar kula kul,
          Çelikten tuzaklar kurdum sulara.

          Günü böldüm yılı çarptım,topladım,
          Gönlüme kaç gece hançer sapladım,
          Bütün rüyaları sırla kapladım,
          Düğüm üste düğüm vurdum sulara.

          Ne dostta vefa var, ne yârda vefa,
          Yenildim bahtıma bilmem kaç defa,
          Mermeri eritir çektiğim cefa,
          Yılların yükünü sardım sulara.

          Düşmanı sevmişim can bile bile,
          Şah mat deyip çekti resti gam çile,
          Yüzümde beliren çizgiler ile,
          Pişmanlık hırkamı serdim sulara.

          Hayat zıtlar ile sınav kuyusu,
          Kederdir, neşedir gözyaşında su,
          Efkârlı bir günde boşadım usu,
          Varımı yoğumu verdim sulara.

          Gönül kazanında çile pişirdim,
          Bir ok attım Kaf dağından aşırdım,
          Bulutları gökten yere düşürdüm,
          Yıkadım tül diye sardım sulara.

          Hicranımı çözdüm belekten bu gün,
          Aşkı çekip aldım felekten bu gün,
          Eleyip geçirdim elekten bu gün,
          Hasreti çarmıha gerdim sulara.

          Şairler Derneği olarak ayda bir Türkiye’de tanınmış büyüklerimizi şairleri Eskişehir’e davet ediyoruz. Hamamyolu’nda bulunan Petek Pastanesi’nde toplanıyoruz. Onların şiirlerinden, tecrübelerinden istifade ediyoruz. Davet ettiklerimizin biriside Göktürk Mehmet Uytun Ağabey’di. Mehmet Ağabey’in hanımı Eskişehir’liydi. Göktürk Mehmet Uytun Ağabey gelmeden önce İbrahim Ağabey’e mektup yazarak bir iki arkadaşının, akrabasının da yapacağımız toplantıda olmasını istemiş. Onların adlarını ve telefon numaralarını da yazmış. 

          Uytun Ağabey’in gelmesini istediği kişilerden biride Saadettin Güneş gibi bir isim. İbrahim Abi telefon ediyor karşısına bir hanım çıkıyor. Arayacağı kişinin adı Saadettin ama bir hanımın sesini duyunca ‘’ Saadet Hanım, Ankara’dan Göktürk Mehmet Uytun gelecek önümüzdeki Perşembe günü akşamı saat 20:00 de sizi Hamamyolu’ndaki Petek Pastanesinde bekliyor’’diyor. Sonrasını İbrahim Ağabey’e sormalı.

          Bir şiir daha okuyalım.

        

           Bu Bahar

          Arta kalmış bir gün bu sabah yazdan,
          Laleler gülümser, güller gülümser.
          Şarkılar çalınır rasttan, hicazdan,
          Bir yeni baharın meltemi eser,
          Allah’a ulaşır cümle dilekler,
          Hayaller gerçeğe yol bulur sırdan.

          Açılır rengârenk güller bahçemde,
          Kuru dal kalmadı ağaçlarımda,
          Bütün rüyalarım güzel gecemde,
          Çiçekler toplarım dağdan, bayırdan,
          Cümle saadetler avuçlarımda,
          Hakikat elimde, yoldaşım nurdan.

          Arzular maziden hatıra taşır,
          Zaman kanadında mutluluk bir kuş,
          Umutlarım doğar, büyür sabırdan,
          Gönlüme bir haber gelir ulaşır,
          Dertler bir amansız kışta buz tutmuş,
          Çıkmış acı günler bir bir hatırdan.

          Bu bahar ne varsa güzel içimde,
          Yaşamak uğruna ellerim açık,
          Bitmesin bu bahar başka biçimde,
          Gönlüm, keyfince gel seferlere çık,
          Selamlar gelmede o nazlı yardan,
          Ve onun nefesi bu rüzgar ılık,
          Esiyor ruhuma o şen diyardan.

 

          İbrahim Ağabey’in teknolojinin her türlüsüyle arası iyi değil. Bir zamanlar devlet dairelerine, kuruluşlarına, santrallerine tele sekreter bağladılar. Telefonun ucundaki ‘’….. yere hoş geldiniz. Aramak istediğiniz numarayı biliyorsanız tuşlayınız bilmiyorsanız….’’diye devam eder ya. İbrahim Ağabey  ‘’ Yeter ya kızım ben geri zekalı mıyım her açtığımda aynı şeyleri söyleyip durma’’ demişti. Bilgisayardaki yamuk yumuk doğrulama işaretleri oluyor ya, İbrahim Ağabey’in dediği şu; ‘’Bilgisayarı öğrendim bir de bu işaretleri yapmayı öğrenirsem tamam.’’ Onların göründüğü gibi yapılacağını sanıyormuş.

          Bir şiir;

 

          Güzelleme

          Bulutları gezdiren,
          Yağmur edip sızdıran,
          Sel güzel, selci güzel...

 

          İlham ile böceğe,
          Şeker koyan peteğe,
          Bal güzel, balcı güzel...

 

          Sarı-kırmızı açan,
          Mis gibi koku saçan,
          Gül güzel, gülcü güzel...

 

          Gönülleri coşturan,
          Sevgisine koşturan,
          Dil güzel, dilci güzel...

 

          Huzurda namaz kılan,
          Dua için açılan,
          El güzel, elci güzel...

 

          İbrahim Sağır Ağabey’in kelime hazinesi çok geniş. Bazı şiirlerini eline lugat almadan anlamak mümkün değil. Rasim Köroğlu İbrahim Ağabey’in Ney şiiri için ‘’ bu şiir çok güzel ama ben hiçbir şey anlamadım İbrahim Ağabey’’demişti.

 

          Ney

          Uhrevî âlemlerin nağme-i esrarı ney
          Daüssıla derdiyle ağlar zârı zârı ney.

          Vecde gelir yıldızlar nâle-i hazininden,
          Terennüm eyledikçe iftirakı nârı ney.

          Zevk alır sedasından hissi pespaye bile,
          Uslandırır ininde vahşiyanı mâr’ı ney.

          Savrulur tennureler, cuş eder semazenler,
          Ervah-ı muzdaripin âşiyân-ı dârı ney.

          Götürür duyguları sonsuzluk kervanına,
          Âlat-ı musikinin zannımca serdarı ney.

          Dillenir dergâhların küşe-i derununda,
          Sohbeti sufiyanın sebebi hüşyârı ney.

          Ezel-ebet sırrını taşır mâverâlardan,
          Silip süpürür kalpten dünyevî efkârı ney.

          En koyu gecelerin gül yüzlü şafağında,
          Dinletir badiye’ye nâtı neva kârı ney .

          Uhrevî âlemlerin nağmeyi esrarı ney,
          Daussıla derdiyle ağlar zârı zârı ney.

 

          İbrahim Sağır, Muharrem Kubat, Rasim Köroğlu Konya Aşıklar Bayramına gidiyorlar. Feyzi Halıcı Hocamın davetlisi olarak. Araba Muharrem Hocanın, direksiyonda Rasim. (Bu hikayeyi daha sonra yazalım.) Eskişehir’den yola çıkıyorlar arabanın ekranında bir kırmızı ışık yanıyor, az sonra sönüyor, tekrar yanıyor. Rasim elektrik arızası idi diyor. Yolda giderken bir ilçede yaptırmayı düşünüyorlar. Çiftelere geliyorlar ışık sönüyor, vazgeçiyorlar tamirci aramaktan. Az sonra tekrar yanıyor. Emirdağ’da, Bolvadin’de, Çay’da, Akşehir’de baktırırız diye diye Konya’ya varıyorlar. Konya’ya girişte sanayi çarşısına uğruyorlar, oto elektrikçi arıyorlar. Günlerden Pazar, dükkanların çoğu kapalı. Sokak sokak geziyorlar oto elektrikçi tabelası bakıyorlar. Epey bir müddet sonra İbrahim Ağabey işte Rasim bulduk diyor. Rasim bakıyor yok, hani diye soruyor. İbrahim Ağabey kızıyor ‘’kör müsün Rasim kocaman tabelayı görmüyor musun? ‘’ Rasim İbrahim Ağabey’in dediği yere bakıyor ‘’ Etli ekmek’’ yazıyor. İbrahim Ağabey çok acıkmış demek ki.

 

          Beyin Sancısı

          Uğursuz günlere gebe geceler,
          Sülükler emiyor beyin zarımı.
          Çözümsüz kafamda tüm bilmeceler,
          Çaldılar cadılar yıldızlarımı.

          Sefil duyguların anaforunda,
          Boğdum hâyalleri kendi elimle.
          Yakıp düşüncemi hicran korunda,
          Sıvadım ruhumu sönmüş külümle.

          Hoyrat rüzgarlara açtım yelkeni,
          Bulutlar gem vurdu mesafelere.
          Işığı emerken şeytan üçgeni,
          Zühal’i indirdim burcundan geri.

          Meydanlar maddenin sefil pazarı,
          Mekanlar ruhumu eriten kezzap.
          Nereye atfetsem, dönsem nazarı,
          Akıla pranga, mantığa azap.

          Bir forsayım, bağlı elim, ayağım,
          İçimde dehlizlerin küf kokusu.
          Sesimi denize fırlatacağım,
          Duysun hicranımı can evinde su.

          Kozamı örmeye yetmiyor ipim,
          Ve aklım kınından sıyrılmış kılıç.
          Beni benden böyle çekip alan kim,
          Sen söyle başımda uçan kırlangıç.

          Bizimde içinde olduğumuz bir ansiklopedi vardı, epey de fazla ciltten ibaretti. İsimleri olanlara satıyorlardı tabi. Ama fiyatı nasıl tuttururlarsa öyle. Bana geldiler, mesela beş yüz TL dediler. Bir ismin geçiyor diye o para da verilmez. Ben dedim ki yüz TL verirseniz alırım yoksa alamam. Düşe düşe yüz TL yi alıp gittiler. İbrahim Ağabey benim gibi yüzsüz değil, ona beş yüz TL ye satmışlar. İbrahim Ağabey’de diğer ciltlerin içinde kimler varsa onları bulup hediye etmiş. A cildini Ahmet’e, B cildini Bekir’e,  İ cildini kendi almış, K cildini Kemal’e gibi. Ansiklopediyi yapanlar diğer arkadaşlara satamadıkları için İbrahim Ağabey’e çok kızmışlar.

          İbrahim ağabey işte böyle verici bir insan. Bir gün ağabeyimizin birinden bir şiir dinledim çok güzel, ama kendisi de bu kadar yazamaz, şiir yabancıda gelmiyor. İbrahim Ağabey’e sordum ’’ ona verdim’’ dedi.

           İbrahim Ağabey Balıkesirli demiştik yazımızın başında. Bir gün hanımıyla Balıkesir’in dağlarına çıkıyorlar bakıyorlar şırıl şırıl su akıyor. Birer bardak içiyorlar, çok beğenince birer bardak daha. Şu suyun kaynağını bulalım birde oradan içelim diyorlar. Ahlaya, puflaya tırmanıyorlar bir tepeyi aşınca bakıyorlar ki içtikleri su bir otelin havuzunun gideri.

          İstanbul’a gidiyor, Haydarpaşa’da trenden iniyor, oturuyor denizin kenarına, martılara bakıyor ve şu müthiş beyiti söylüyor.

 

          Çektiğim ızdırabın zerresi düşse suya

          Ak kanatlı martılar haset kalır uykuya…

          Bu da şiirin tamamı;

 

          Sona Doğru

          Sana olan hasretim şu gökler kadar derin,
          Hiç gitmiyor çevremden o kapkara gözlerin.

          Hayalin dolaşıyor geceleri odamda,
          Bütün güzelliğinle sen gülüyorsun camda.

          Anılar gelir gider birer birer yâdıma,
          En buhranlı anımda yetişir imdadıma.

          Teselli verir bana sana inat her akşam,
          Yokluğunda bulurum seni nereye baksam.

          Gece gibi gözlerin çeker beni içine,
          Gönlümü bağlayalı kömür rengi saçına.

          Çektiğim ızdırabın zerresi düşse suya,
          Ak kanatlı martılar hasret kalır uykuya.

          Yakamozlar terk eder engin denizlerimi,
          Zaman denen sihirbaz silerken izlerimi.

          Belki de unutursun sana olan sevdamı,
          Gün gelir yâd edersin bu hüzünlü encamı.

          Böyle bir garip şair çıktı yoluma dersin,
          Soran olursa eğer hikâyemi söylersin.

          Seninde düşer bir gün siyah saçına aklar,
          Ömrüne hüzün döker yürüdüğün sokaklar.

          İşte o zaman beni daha iyi anlarsın,
          Gönlünün mahzeninde solan aşkı anarsın.

          Böyle mahzun olmazdım bu hayat girdabında,
          Beni zincirleseydin köle diye babında.

          Aşkının sarhoşluğu hiç gitmedi serimden,
          Umut yüklü bulutlar geçmedi göklerimden.

          Kader pranga vurdu visalin yollarına,
          Mahkûm eyledi beni hasretlerin nârına.

          Beni mazide kalan bir sönük hatıra say,
          Şiirinde yerini bulmamış bir mısra say.

          İbrahim Ağabey’in ezbere bildiği tek şiiri Gözlerin’dir. Onu da okurken takılır biz hatırlatırız. Konya Aşıklar Bayramının birisi İbrahim Ağabey’in bu şiiri ile başlamıştır.

          Gözlerine

          Kirpiğine inci dizmiş şebnemler,
          Aynada baktın mı hiç gözlerine? 
          Kime sorsam der ki dünyaya geğer,
          Lütfeyle bir fiyat biç gözlerine.

          İmkan var mı seni kalpten sileyim,
          Gece gündüz hep seninle bileyim,
          Muradın ne ise söyle bileyim,
          Kurbansa gel beni seç gözlerine.

          Ne düş der, ne hülya, ne gün, ne akşam,
          Sevda ikliminde sam estirir sam,
          Affet doya doya bakamıyorsam,
          Yetmiyor ki takat, güç gözlerine.

          Çeker beni sonsuz enginlerine,
          Çevirir gönlümü yangın yerine,
          Kapılırım büyüsüne, sihrine,
          Bulamam kabahat, suç gözlerine.

          Sıkılır gibiyim bir cenderede,
          Del oldum ararım Leylâm nerede? 
          Sormuyorsun bana Allah verede,
          Veririm dünyayı baç gözlerine.

          Yıllardır esirin, kölen oldum bak,
          Ya beni âzad et, ya narında yak,
          Ya yanayım kendi hâlime bırak,
          Külümü al savur, saç gözlerine.

          Yanında beraber gezerseniz hep dikkatli olmak zorundasınız, ne zaman ne yapacağı belli olmaz. Akademisyen bir hanım vardı, ona siz ne zaman yardakçı doçent olacaksınız diye safça sordu mesela. Bir yerden öyle duymuş.

          Şairler Derneği’ne üç- beş hanım gelmiş ama çok çıtı pıtı sosyete hanımlar. Ellerimiz bir yere değecek diye tedirgin oluyorlar, öylesine titizler. Bir arkadaş tatlı getirmiş, herkese ikram ettiler, İbrahim Ağabey’in elinde de bir tuvalet kağıdı rulosu koparıp koparıp insanlara veriyor, ellerini silsinler diye, İbrahim Ağabey’e sordum ‘’ucuz oluyor da’’ dedi.

          Pera Palas’taki o verdiği yüklüce parayı, seyahatlerde başına gelenleri, kar edeceğim diye saba kuyumcudan altın alıp akşam bozdurup zarar edince ‘’ bu maden bana hiç yaramıyor’’ dediğinden falan bahsetmeyeceğim.

          İbrahim Ağabey bir gönül insanı. Bizim kahrımızı ancak o çeker. Almakla hiç işi olmadı bu güne kadar. ‘’Vefat ettiğimde üzülecek bir şey bırakmayacağım geriye’’diyecek kadar vermiş. Allah uzun, sağlıklı ömür versin. O güzel şiirlerini yazmaya biz de onu yazmaya, şiirlerini okumaya devam edelim.

          Sessizlik Şehri

          Sessizlik şehrine bir dost götürdük, 
          Ne hatır sordular, ne hâl sordular.
          Hânesine husulünce yatırdık,
          Ne adres sordular, ne yol sordular.

          Bura sakinleri hepsi lâl olmuş,
          Kalkmış sen ben farkı,bir emsal olmuş,
          Geçmiş hayatları hep masal olmuş,
          Ne nakit sordular, ne mal sordular.

          Bir küçük tümseğe dönmüş bedenler,
          Saklanmış toprağın altına tenler,
          Unutmuş düyayı önce gidenler,
          Ne asır sordular, ne yıl sordular.

          Buraya gelenler atmış dertleri,
          Bir uzun sükuta katmış dertleri,
          Geride kalana satmış dertleri,
          Ne petek sordular, ne bal sordular.

          Adları kazınmış hece taşına,
          Yatmışlar uyurlar yalnız başına,
          Bakmazlar yabanın kurdu, kuşuna,
          Ne bülbül sordular, ne çil sordular.

          Gece nedir, gündüz nedir bilmezler,
          Güneş, sema, yıldız, bedir bilmezler,
          Üşümezler, urba, setir bilmezler,
          Ne aba sordular, ne çul sordular.

          Üstlerinde otlar bitmiş yolmazlar,
          Bayram gelir, seyran gelir gülmezler,
          Dost ahbabı ziyarete gelmezler,
          Ne zambak sordular, ne gül sordular.

          Nışanları sade şu taşlarıdır,
          Selviler çiçekler sırdaşlarıdır,
          Yağmurlar belkide gözyaşlarıdır,
          Ne deniz sordular, ne göl sordular.

MEHMET ALİ KALKAN

Bu yazarın diğer makaleleri

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile