Cumartesi 16 Kasım 2019
Edebi medeniyet 
Ebedi Medeniyet

namikkemalCemiyete yön veren ve tesir eden şahsiyetler, mısralarıyla hafızalarda yaşarlar ve ölümsüzleşirler. Onları canlı kılan şey, faaliyet ve fikirlerini manzum ve veciz bir şekilde ifade etmeleridir. Ziya Gökalp şiirin rolü hakkında şöyle diyor:

“Şuur devrinde şiir susar, şiir devrinde şuur seyirci kalır. İçinde bulunduğumuz za­man, galiba birinci devreye aittir: Şairler Müz’lerinden uzak düşmüş, vezin ile kafi­ye, şuurlu müteşairler eline geçmiş...

Bu hali çocukların hayatında da görürüz: Ders saatleri arasında oyun fasılaları var... Aynı zamanda, çocuk terbiyesinde bir takım dersler, oyun tarzında verilir; bunun gibi, halk terbiyesinde de bazı fikirlerin vezin kisvesinde arzedilmesi fena mı olur?“[1]

Kendi zamanını “şuur devri”, kendisi gibi cemiyetçi şairleri de “şuurlu müte­şairler’' olarak adlandıran Gökalp, fikirlerini yazılarda belirtmekle kalmamış, manzumeler halinde ifade etmiştir. İdealist şairler daima şiirin bu etkili gücünden faydalanmışlardır. Onlar şiiri estetik bir vakıa olarak değil, fikrin manzum ifadesi veya fikirlerini cemiyete yaymada en tesirli vasıta olarak düşünürler. Böylece Mehmet Kaplan’ın ifadesiyle “saf şiir”in yanında bir de “hayat şiiri” meydana gelir. “Yaşadığımız hayat gibi kusurlu, noksan, fakat hayatla dolu olduğu için sevilen ve tesir eden” “bu tarz şiir de ötekiler kadar nâdirdir”.[2] Hayat şiiri, beşerî ve hayatî olma vasıflarıyla, şairin duygu ve düşüncelerini aksettirmesiyle ve samimiyetiy­le, insan ruhunu tatmin edecek, estetik ihtiyacını giderecek niteliktedir. Namık Kemal’in şiirleri de bu türdendir.

Namık Kemal’in şiirleri bir bütün değildir ve hayatı içinde değişme ve gelişme göstermiştir. Önce klasik şiiri tanıyan Namık Kemal, zamanla dikkatini fertten topluma yöneltmiştir. Dışa dönük ve aktif bir mizaca sahip olan şair elbette klasik Divan şiirinin ferdî kalıpları içinde kalamazdı. O, mısralarıyla ve bütün faaliyetiyle cemiyete tesir etmeye çalışmış, fertleri iyinin, doğrunun ve değerli olanın yanında

mücadeleye çağırmıştır. Namık Kemal’in gür sesli, tok edalı, canlı ve mücadeleci tavrı, en çok şiirlerinin üslûbunda ortaya çıkar. Tanpınar onu “dizgini boynuna atılmış bir küheylan”a benzetiyor.[3]

Namık Kemal’in şiirlerini kronolojik olarak iki grupta toplayabiliriz: 1) Şinasi’den evvel (taklit ve gençlik devresi), 2) Şinasi’den sonra (olgunluk devresi).

Namık Kemal şiire çok erken başlar ve Sofya’da iken şiirler yazar. İlk olarak klasik şiirle temas eder. Taklit veya gençlik devresi diyebileceğimiz bu yıllar, Şinasi ile tanışıncaya kadar devam eder. Namık Kemal bu yıllarda şekil ve muhteva bakımından divan tarzına bağlı gazeller yazmaktadır. 1857’de İstanbul’a gelen şair, İstanbul’da tanınmış Divan şairleriyle tanışır. Encümen-i Şuara’ya katılır, her salı yapılan toplantılarına iştirak eder. Bu toplantılar bir yıl sürmüştür. Namık Kemal’in İstanbul’da ilk tanıştığı şair Eşref Paşa’dır. Kendisine Namık mahlasını o verir. Şair bundan soma şiirlerinde Namık mahlasını ve ileride de Kemal adını kullanmaya başlar. Aynca Encümen-i Şuara’dan Leskofçalı Galip, Hersekli Arif Hikmet, Osman Şems Efendi ona en çok tesir eden şairlerdir. Bu yıllarda yazdığı şiirlerinde Namık Kemal aşk ve tasavvuf gibi klasik konulan işlemiştir. Bunlar yenilik taşımayan manzumelerdir. Fakat bu şiirler arasında asıl Namık Kemal’i müjdeleyen mısralar da görülmektedir: Bunlar arasında,

“Bâis-i şekva bize hüzn-i umumîdir Kemal

Kendi derdi gönlümün billâh gelmez yâdına

Nâmık eyle himmetin âlî ise ağyarı yâr Bir denî dünya için dünya ile kavga nedir”

beyitleri, Namık Kemal’in sanatında değişmeyen vasıflan gösterdikleri için ilgi çekicidir. Tasavvufu iyi bilen ve bu yıllardan itibaren tasavvuf lügatini kullanan şair, daha sonraki şiirlerinde de bu davranışını bırakmaz. Bir mutasavvıf gibi bu dünyayı ve nefsi, “denî dünya” ile adlandınr ve onu, geçici heveslerle dolu, insanın aldanmaması gereken isteklerle dolu bir yer diye tarif eder. O, sosyal muhtevalı şiirlerinde tasavvuftaki gayeyi değiştirecek; “İlâhî aşk”m yerine vatan, hürriyet, zalimle mücadele gibi cemiyet değerlerini koyacak ve bir “cemiyet mistisizmi” yaratacaktır.[4]

Sofya’dan İstanbul’a geldiği zaman Namık Kemal zaten bir divan sahibidir. Bu divan, İstanbul’da yazdıkları ile daha hacimli bir hale gelir. Bu arada Namık Kemal, klasik şiir geleneğine uyarak pek çok da nazire yazar. Kendi devrindeki şairlere, Fuzulî, Bâkî, Nef’î gibi eskilere nazireler yazmıştır. Fuzulî’nin,

“Öyle sermestim ki idrak etmezem dünya nedir Ben kimem saki olan kimdir mey ü sahba nedir”

gazeline Namık Kemal,

“Şöyle hayranım ki bilmem hayretim hâlâ nedir Ben kimim idrâk ne dünya vü mâfihâ nedir”

diye başlayan gazelini; Bâkî’nin,

“Ferman-ı aşka can iledir inkıyadımız Hükm-i kazaya zerre kadar yok inadımız”

gazeline ise

“Yok iştikâ-yı cevr-i felekten nisâbımız Ser-levhasında hamd ile başlar kitabımız”

naziresini yazmıştır. Bakî ve Nefî’den gelen bu gür, tok ve yüksek perdeli ses, Namık Kemal’in bütün şiirlerinde görülür. O, kendi mizacına uygun olan bu tavrı daima muhafaza edecektir. Bu taklit devrinden onun şiirine kalanlar mutasavvıfın dünyaya aldırmayan tavrı ile hitabet edasıdır. Bu hitabet üslûbu, şiirimizde Tevfik Fikret ve Akif’le devam edecektir.

Namık Kemal, 1862’de Şinasi ile tanışır. Bir gün Sahaflarda dolaşırken tesa­düfen Şinasi’nin “Münâcât”ını gören şair, bunu önce Yunus Emre’nin şiirlerinden biri zanneder, sonra Şinasi’nin bir şiiri olduğunu öğrenir, çok heyecanlanır. Klasik şiiri iyice bilen şair, Şinasi’nin “Münâcât” ile birlikte şiirimizde yaptığı inkılâbı fark etmiştir. Gider, Şinasi ile tanışır ve Tasvîr-i Efkâr’da çalışmaya başlar. Bu tanışma, onun zaten dışa dönük dikkatini yönlendirir. Artık Namık Kemal cemi­yetin meseleleriyle ilgilenmeye başlamıştır. Şinasi’nin tavsiyesiyle Fransızcasını ilerletir, Fransız edebiyatını ve kültürünü yakından tanır. Edebiyatımıza yeni bir ses getiren şiirlerini, şahsiyetinin olgunlaştığı bu yıllarda yazar. Bunlar klasik nazım şekilleriyle yazılmış, sosyal muhtevalı şiirlerdir. “Hürriyet Kasidesi”, “Murabbalar” bunların en önemlilerindendir.

Namık Kemal, bu olgunluk devresinde Abdülhak Hâmid’le mektuplaşmaya başladıktan sonra onun tesiriyle yeni nazım şekillerini dener. “Hilâl-i Osmanî” ve “Vaveylâ” şiirlerini yazar. Bunlar hem şekil hem ruh bakımından yeni şiirlerdir. Bu yıllarda onun şiirlerinde bir kadın imajı da belirmiştir. “Vaveylâ”da tasvir edilen bu kadın, vatanı temsil etmektedir. Namık Kemal vatanı, anne veya güzel bir genç kız olarak tasavvur eder. Bu hayal, daha sonra Tevfik Fikret’le devam edecek ve şiirimizde yerleşecektir.

Namık Kemal, şiirlerinde vatan, hürriyet, tarih şuuru ve sevgisi, insan irade­si, zulüm ve haksızlıkla mücadele konularını işlemiştir. Sık kullandığı kelime ve ifadeler, bizi onun düşünce dünyasına götürür. Bunlar onun idealizminin anahtar kelimeleridir. Birkaçı şunlardır: sıdk ve selâmet, gayret, sebat, azim, sa’y, hürriyet, esaret, mürüvvet, mürüvvetmend, mazlum, zâlim, zulüm, vatan, ehl-i idrâk, mekîn, millet, hamiyet, denî dünya vs.

Bu şiirlerde kahramanlık duygusu ve düşüncesi hâkimdir. Namık Kemal şiirlerinde, uğrunda ölünecek yüce bir değerler dünyası sunar. Ona göre insan, iradeli, güçlü ve değerli bir varlıktır.

“Usanmaz kendini insan bilenler halka hizmetten Mürüvvetmend olan mazluma el çekmez ânetten”

beytinde şair hem insana verdiği değeri belirtiyor, insanı öbür mahlûklardan ayı­rıyor hem de insanın bu cemiyette vazifeleri olduğunu, onun zulüm ve haksızlık karşısında hassasiyet göstermesi gerektiğini ilâve ediyor. Burada Namık Kemal’in cemiyete yön veren aktif tavrını da görmekleyiz.

“Eder tedvîr-i âlem bir mekînin kuvve-yi azmi Cihan titrer sebât-ı pâ-yı erbâb-ı metanetten”

beytinde ise insan iradesinin kudretini tasvir ediyor. Dünyayı titretecek, dünyanın gidişini değiştirebilecek güçte olan insan azmi ve iradesi, Ziya Paşa’nm dile getir­diği klasik kader anlayışından ve pasif tavırdan ne kadar farklıdır.

“Ne mümkün zulm ile bîdâd ile imha-yı hürriyet Çalış idrâki kaldır muktedirsen âdemiyetten”

mısralarında hürriyetle idrâk arasında münasebet kurulmuş, hürriyet idrâke bağlı, tabiî ve yok edilemez bir değer olarak tasvir edilmiştir.

“Murabba”mn ilk dörtlüğü olan aşağıdaki mısralarda onun hem anahtar keli­melerini hem de hadiseler karşısında insanın aktif ve müdahaleci tavrını görebiliriz. Şair burada tasavvuf lügatinden ve vokabülerinden faydalanarak düşüncelerini anlatmaktadır.

“Sıdk ile terkedelim her emeli, her hevesi,

Kıralım hâil ise azmimize ten kafesi İnledikçe eleminden vatanın her nefesi,

Gelin imdada diyor, bak budur Allah sesi.”

Diğer “Murabba”da da şairin aynı kelimeleri ve ifadeleri kullandığını görüyoruz:

“Sipihrin bahtım, ikbalini hep pâymâl ettim Hamiyyet mesleğinde terk-i evlâd ü ıyal ettim Hayatımdan muazzezken vatandan infisal ettim Sebat ü azme hâil bir denî dünya mı kalmıştır?”

“Lâzımsa” redifli gazelinin şu mısraları insanın değerli bir varlık olduğunu ve dünyayı değiştirecek güçte olduğunu ifade etmesi bakımından ilgi çekicidir.

“Sana senden gelir biri işte ancak dâd lâzımsa Ümidin kes zaferden gayrden imdâd lâzımsa”

Namık Kemal kusursuz ve büyük bir şair olmamakla beraber şiirleri ile ede­biyatımıza yeni bir ses ve insan tipi getirmiş bir misyon adamıdır.

(Bilge ERCİLASUN-Gazi Üniversitesi, Gazi Eğitim Fakültesi Dergisi, Cilt 5, Sayı 1, 1989)

[1]         Fevziye Abdullah Tansel, Ziya Gökalp Külliyatı IŞiirler ve Halk Masalları, Türk Tarih Kurumu Yayını, Ankara 1952, s. 109.

[2]   Mehmet Kaplan, Şiir Tahlilleri 7, Dergâh Yayınları, İstanbul 1978, s. 44.

[3]   Ahmet Hamdi Tanpınar, 19. Asır Türk Edebiyatı Tarihi, İstanbul 1956, s. 328.

[4]   Mehmet Kaplan, Şiir Tahlilleri 1, s. 41.

Bu yazarın diğer makaleleri

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile